Site İçi Arama

analiz-ve-raporlar

Afetler ve Kentler Üzerine Düşünceler

Ünlü Fransız sosyolog ve filozof Henri Lefebvre, "kapitalizmin yirminci yüzyılın sonunu görebilmesini kent mekanını keşfetmesine borçlu olduğunu" söyler. Gerçekten de kentler sanayi üretiminin artışının mekansal ifadesidir. Bunun yanında kitlesel tüketimin de mekânı olmuştur.

Sevgili dostlar, ülkemizde nüfusun %80'inden fazlası kentlerde yaşamaktadır. Kentlerde yaşayan nüfusun, ülkenin üretim tarzı da dikkate alındığında, kırsal ile belirli bir dengeyi koruması beklenir. Bunun yanında kentler, avantajlarının yanında birçok dezavantajı da yapısal olarak barındırır. Bunlardan belki de en önemlisi, kentlerin afetlere karşı hassasiyetinin yüksekliğidir. Ünlü Fransız sosyolog ve filozof Henri Lefebvre, "kapitalizmin yirminci yüzyılın sonunu görebilmesini kent mekanını keşfetmesine borçlu olduğunu" söyler. Gerçekten de kentler sanayi üretiminin artışının mekansal ifadesidir. Bunun yanında kitlesel tüketimin de mekânı olmuştur. Kentlerin büyümesindeki hızlı artış, özellikle Avrupa'da sanayi devrimiyle birlikte gerçekleşmiştir. Nüfusu binlerle ifade edilen kentler, 100-150 yıl gibi bir sürede yüz binlerle ifade edilir olmuştur. İşte bu yüksek nüfus artışı, kentlerin işlevlerini dönüştürürken, bu büyük nüfusun yaşam alanına uygun binaların ve alt yapının oluşmasını da zorunlu kılmıştır. Ancak afetler ve onların yönetimi konusundaki bilgilerimiz oldukça yeni sayılır. Yani afet olgusu mevcut kentleşme olgusunun planlamasına doğrudan etki edememiştir. Tarihte her ne kadar yaşanan afetlerden edinilen tecrübeler yerleşim mekanlarını ve yapıları etkilemiş olsa da, bunların bütüncül olarak ele alındığını söylemek zordur. Dolayısıyla kentler afetlere karşı hassas mekanlar olarak kabul edilmeye başlanmıştır. 

Kentler Neden Afetlere Karşı Daha Hassastır?

Afetler, doğal ya da insan kaynaklı olayların sonuçlarının toplumların ve insanların yaşantılarını kesintiye uğratan ve olumsuzluk yaratan boyutudur. Her şiddetli yağış, her deprem, her çığ düşmesi bir afet olmayabilir. Bunları afete dönüştüren, toplumların ve insanların bu olaylardan etkilenme derecesidir. Kentler, bu tür olaylar karşı birkaç nedenden dolayı hassastır: 1. Her şeyden önce yaşayan nüfusun yoğunluğu, etkilenme derecesini artırır; 2. Üretimin yoğun olduğu mekanların etkilenmesi durumunda ekonomi bundan zarar görür; 3. Altyapının zarar görmesi neticesinde kamu zararı ortaya çıkar ve milli gelir kaybı yaşanır; 4. İnsan kaynağı olumsuz etkilenir ve telafisi uzun zaman alır. Afetlerin müteakip etkilerini de dikkate aldığımızda bu faktörlere yenilerini eklemek mümkündür. Kentlerin büyümesine ve kentleşmenin artışına bağlı olarak yirminci yüzyılda yaşanan afetlerde maddi kayıpların sürekli olarak arttığı tespit edilmiştir. Bu artışın sebepleri, kentlerin barındırdığı nüfusun artışına ve teknolojik gelişmeye bağlı olarak, üretim tesislerinin, altyapının ve eşyaların maliyetlerinin artmasıdır. Kent mekânında gerçekleşen afetlerde, afetin ikincil ve müteakip etkileri de daha fazla olmaktadır. Örneğin altyapısı zarar gören bir kentte, su kıtlığına bağlı olarak salgın hastalık riski yükselmektedir. Ya da toplu halde bulunulan mekanların fazlalığı nedeniyle can kayıpları kitlesel boyutlara ulaşabilmektedir. Afetin şiddetine bağlı olarak toparlanma çok uzun zaman alabilmekte ve müteakip etkiler artabilmektedir. Bu ve benzeri nedenlerle kentler afetlere karşı daha hassas mekânlardır. 

Afet yönetimi kent planlamasıyla başlamalıdır. Eğer kentleşme plansız olursa, yetersiz altyapı sorunları kaçınılmaz olarak afet riski yaratan bir unsur olarak karşımıza çıkabilir. Örneğin bir semtte nüfus 50.000 kişi olsun. Bu kentin altyapısı oluşturulurken 100.000 kişilik bir kenti taşıyabilecek bir altyapı oluşturulmuş olsun. Eğer gerekli planlama yapılmaz ve rant uğruna bu kentin nüfusu 500.000 kişiye ulaşırsa, doğal olarak altyapı yetersiz kalacaktır. Normal koşullarda sıradan bir yağmur, kar yağışı ya da fırtına büyük bir keşmekeşe hatta afete bile yol açabilecektir. Altyapının yenilenmesi ise, kamu kaynaklarının verimsiz kullanımına neden olacaktır. Çünkü aynı altyapı 50 yıl sorunsuz kullanılabilecekken, 10 yılda yetersiz duruma gelecektir. Bundan dolayı, plansız kentleşme afet riskini ve afet kayıplarını artırmanın yanında başka riskleri de artırır. Örneğin bir ülkenin bütün sanayi tesislerinin bir bölgede yoğunlaşması, afet ve savaş gibi durumlarda çok büyük milli güvenlik riski doğurur. Aynı durum nüfusun yoğunlaştığı bölgeler için de geçerlidir. 

Ülkemizde Kentleşmenin Artışı Nasıl Olmuştur?

İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD tarafından "küresel işbölümü" olarak tasarlanan yapıya uygun olarak Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere girdilere bağımlı ve makineleşmiş tarımsal üretim tarzı dayatılmıştır. 1950'li yıllardan itibaren Amerikan traktörlerinin yardım adı altında verilmesiyle, tarımsal üretimde hızlı bir verimlilik artışı yaşanmıştır. Verimlilik artışının doğal sonuçlarından biri, köylerdeki işgücünün boşa çıkması olmuştur. Bu yıllardan başlayarak köyden kente hızlı bir göç dalgası başlamıştır. Kentlerdeki nüfus artış hızı bu dönemde yaklaşık %7 civarındadır. Bu kadar yüksek oranda nüfus artış hızı, kentlerde birçok sorunu da beraberinde getirmiştir. Hızlı konut ihtiyacı, çarpık yapılaşmayı ve gecekondulaşmayı artırmıştır. Hatta 1966 yılında gecekondu kanunu çıkarılmıştır. Hızlı yapılaşma, bir taraftan altyapı sorunları yaratırken, diğer taraftan rant alanları yaratmıştır. Bu rant alanları, iktidarların sırtını dayadığı sermaye sınıfı tarafından istismar edilmiştir. Planlama, denetim ve teknik düzenleme eksiklikleri de eklendiğinde kentler, afetlere karşı aşırı hassasiyet taşıyan mekanlara dönüşmüştür. Elbette bütün bu gelişmeler, birçok detay ve birçok boyut içermektedir. Burada kısaca özetlemeye çalıştığım sürecin sonucu afetlere ancak olduktan sonra müdahale edebilen bir afet yönetim anlayışı olmuştur. 

Ülkemizde plansız kentleşmenin en somut örneği İstanbul'dur. 1950'li yıllarda hazırlanan raporlarda 10 milyonu geçmemesi gerektiği belirtilen kentin nüfusu plansız büyüme nedeniyle 20 milyon gibi yönetilmesi zor rakamlara ulaşmıştır. 1973 yılında açılan birinci köprü yapılırken kentin ulaşım planının genel kent planı içerisinde bütüncül olarak ele alınması gerektiğini savunanlar, iş bilmezlikle suçlanmıştır. Sonuçta kentin nüfusu on yılda ikiye katlanmıştır. Aynı durum ikinci köprüde de yaşanmıştır. Rant uğruna kentin dokusu bozulmuş, sanayisi ve nüfusuyla afete karşı artan hassasiyetin yanında milli güvenlik risklerini de artıran bir metropol ortaya çıkmıştır. Bugün, akşam saatlerinde otoyol güzergahı olan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'ne her iki yönden geliş ve geçiş, özellikle yağışlı havalarda 2 saate kadar uzayabilmektedir. Bu araç trafiği, ülke kaynaklarının israfının yanında olası bir afete karşı da aşırı hassasiyet yaratmaktadır. Ancak bu durum, bir kişinin ya da bir hükümetin sorunu değildir. Özellikle 1950'lerden itibaren bilime ve bilimin gerektirdiği planlama ilkelerine uyulmadan kent mekânı adeta yağmalanarak içinden çıkılamaz hale getirilmiştir. Olası bir İstanbul depremi konusunda mevcut yapı stokunun yenilenmesi çok büyük bir sorun alanı olarak önümüzde dursa da, aslında kent her yağışta küçük bir afet yaşamaktadır. Diğer kentlerde durum farklı mıdır? Kesinlikle hayır. 

Sonuç

Afet yönetiminin en önemli özelliği, yaşanan afetlerden sonra örgütsel öğrenmenin çok ön plana çıktığı bir çalışma alanı olmasıdır. Günümüzde teknolojinin sağladığı imkanlarla, her afet türüne karşı alınabilecek tedbirler kolaylıkla tespit edilebilirken, aynı yerde iki yıl arayla sel baskınına vatandaşların kurban verilmesi, "kader" diyerek geçiştirilemeyecek kadar vahim bir durumdur. Yönetim sorumluluğu, merkezi ve yerel yönetimler tarafından üstlenilmesi gereken bir sorumluluktur. Her yönetim kademesinin afet yönetimi konusunda görevleri vardır. İdarenin bütünlüğü ilkesi gereği, yerel ve merkezi yönetim bir bütündür. Dolayısıyla afetlere karşı alınacak tedbirler kapsamında, bir bütünün parçaları olan bu iki yapının koordinasyon içerisinde çalışması gerekir. Bu durum, kimsenin inisiyatifine kalmayacak olan anayasal bir zorunluluktur.

Afetler her zaman doğal olaylar sonucunda ortaya çıkmaz. Bazen insan yapısı olaylar da afete dönüşebilir. Bu tür olaylara karşı alınabilecek önlemler, daha kesine yakın olarak belirlenebilir. Çünkü afete yol açabilecek faktörlerin tamamı kontrol edilebilir düzeydedir. Bu nedenle, doğal afetlerde (çok sınırlı bir değerlendirme açısından) "mücbir sebep" sayılabilecek kayıplar için, insan kaynaklı olaylarda bu nitelemeyi yapmanın hukuki zemini yoktur. Örneğin maden kazalarının önlenmesi için yapılması gerekenler büyük bir kesinlikle bilimsel olarak belirlenmiştir. Eğer bunlar yapılmamış ve ortaya kayıplar çıkmışsa, burada yönetim sorumluluğu mutlaka vardır. Bu yönetim sorumluluğu sıralı olarak işletmeden başlar ve afetin özelliğine bağlı olarak devletin en üst kademesine kadar uzanır. Eğer yönetim dizgesindeki kişiler bu sorumluluğu kabul etmekte isteksizlerse, bunun açıklamasını hukuki olarak yapmak imkansızdır. Bu durumda yapılabilecek tek açıklama, bundan bin yıl önceki gibi afetlerin "tanrısal bir takdir" olduğudur. 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ
Dr. Özkan LEBLEBİCİ
Tüm Makaleler

  • 18.10.2022
  • Süre : 4 dk
  • 891 kez okundu

Google Ads