Site İçi Arama

analiz-ve-raporlar

Askeri sanayiin gelişimi bir ülkeyi güçlendirir mi yoksa zayıflatır mı?

Son yıllarda çeşitli platformlarda yapılan konuşmalarda; savunma sanayimizin çok güçlendiği, ordumuzun da buna bağlı olarak eskiye göre daha güçlü olduğu, bunun sonucunda birçok yabancı ülkede askerimiz bulunduğu bu sayede ülkemizin çok geliştiği ve güçlendiği iddia edilmektedir.

İç siyasete dair yorum yapmaktan özellikle kaçınıyorum ama bazen bir konuyu ele almak için iç siyaseti ilgilendiren tartışmalara değinmeden bir değerlendirme yapmak mümkün olmuyor. Bu yüzden, başlıkta bahsedilen konuya giriş yapabilmek için mecburen iç siyasette çok kullanılan bazı argümanları ortaya koyarak yazıma başlayacağım.

Son yıllarda çeşitli platformlarda yapılan konuşmalarda; savunma sanayimizin çok güçlendiği, ordumuzun da buna bağlı olarak eskiye göre daha güçlü olduğu, bunun sonucunda birçok yabancı ülkede askerimiz bulunduğu bu sayede ülkemizin çok geliştiği ve güçlendiği iddia edilmektedir. 

Bu tür argümanları destekleyenler, başta ekonomik çöküş olmak üzere ülkede yaşanan çeşitli sorunlardan bahsedildiğinde hemen bağırarak; “Ama SİHA yaptık, ama tank yaptık, Türkiye büyüyor, Türkiye güçleniyor, dünya gücü olacağız!” vb. sözlerle buna şiddetle karşı çıkmaktadır. 

Sadece SİHA, tank veya başka silahlar üretebiliyor olmanın bizi dünya gücü yapmayacağı, Sovyetler Birliği’nin bir zamanlar kıtalararası balistik füzeler, uçaklar, toplar, tanklar ve daha birçok silahlar ürettiği, hatta uzayda üs bile kurduğu ama buna rağmen dağıldığı söylendiğinde ise genellikle Almanya örnek verilerek Prusya’nın 1800’lerde silah sanayii sayesinde güçlenip Alman İmparatorluğu’nu kurduğu ileri sürülmektedir. 

Ayrıca, Amerika, İngiltere ve Fransa gibi dünya çapında güç sahibi olan devletlerin de silah sanayileri güçlü olduğu için bu kadar güçlü oldukları söylenmektedir. Sözüm ona bu devletler, sanayilerini de savaş sanayii sayesinde geliştirmişlerdir.

Peki gerçekten öyle mi?

Bunu anlamak için başta ABD olmak üzere dünyanın en güçlü ülkelerini incelemekte fayda olduğunu düşünüyorum. 

Bu devletlerin başında gelen ABD’ye baktığımızda; bu ülkenin, 1. Dünya Savaşı sırasında ilk defa kıta dışında büyük bir savaşa katıldığı ve bu süreçte hem kendi ordusu hem de bazı Avrupa orduları için çok büyük miktarda üretim yaparak askeri sanayisini güçlendirmeye başladığı anlaşılmaktadır. Böylece, daha önce Avrupa ordularıyla kıyaslanamayacak kadar zayıf bir güç olan ABD ordusu ve savaş sanayisi hızla ön plana çıkmıştır. 

Ancak yine de ABD’nin asıl güç kazandığı alan ordusu değil ekonomisi olmuştur. Çünkü, dört yıl boyunca kıyasıya savaşan Avrupa ülkeleri, sivil sanayilerini askeri üretim yapacak şekilde dönüştürdüklerinden, sivil halkın günlük ihtiyacını karşılayan sanayi ürünlerinde kıtlık yaşanmış ve buna çare olarak bu ürünler ABD’den ithal edilmiştir. 

Bazı askeri malzemelerin de satışıyla ABD’nin ihracatı, savaş sonuna kadar devasa boyutlara ulaşmış ve bunun soncunda dünya altın rezervinin büyük kısmı ödeme olarak ABD’ye akmıştır. Ayrıca ABD, savaş süresince ilk defa yabancı ülkelere borç veren bir ülke haline gelmiştir. Böylece, savaş sona erdiğinde insan gücü ve ekonomi açısından çöküşün eşiğine gelen Avrupa devletlerinin aksine ABD, artık herkesin dikkate almak zorunda olduğu bir dünya devleti haline gelmiştir.

Benzer bir gelişme 2. Dünya Savaşı sırasında da yaşanınca ABD, dünya üzerindeki en büyük ekonomik güç haline gelmiştir. Ayrıca, savaşta dize getirdiği Japonya ile savaşın oldukça yıprattığı Batı Avrupa’nın SSCB’ye karşı askeri hamiliğini de üstlenmiştir. 

Yani ABD hem askeri hem de ekonomik açısından Batı’nın ve hatta dünyanın en güçlü ülkesi olmuştur. Fakat 1980’lere gelindiğinde Japonya ve Batı Avrupa devletleri, ekonomik açıdan hızla gelişerek ABD ile rekabet edebilecek konuma yükselmişlerdir. Bununla birlikte ABD, askeri ittifaklar sayesinde bu ülkelere karşı liderlik konumunu korumayı başarmıştır. 

ABD, bu hamilik rolünü, bazı zorunluluklar sebebiyle üstlenmek zorunda kalmıştır. Örneğin Japonya savunma harcamalarını ikiye katlasa, bu durum savaştan kısa süre sonra yeniden ABD’nin Pasifikteki güvenliği için ciddi bir tehdide dönüşebilirdi. Bu sebeple Japonya, askeri harcamalarını minimum seviyede tutmak mecburiyetinde tutulmuştur. Batı Avrupa’nın hamiliğini zorunlu kılan en temel unsur ise Sovyet tehdidi olmuştur.

Savaşı kaybeden taraf olarak kendisine dayatılan silahsızlanmayı kabul edip mahmiliğe (korunmaya) razı olan Japonya için bu durum ilk bakışta onur kırıcı bir şey olarak görülmüştür. Ancak, güvenliği ABD tarafından garanti altına alınan Japonlar, askeri harcamalardan yaptıkları tasarrufla sivil sanayi alanında hızla gelişmiş ve kısa sürede ekonomik bir dev haline gelmiştir. Benzer sebeplerle aynı gelişmeyi Avrupa’da gösteren devlet ise Batı Almanya olmuştur. Bu iki devlet kısa süre içinde ABD’den sonra dünyanın en büyük iki ekonomisi ve en saygı duyulan devletleri olmuştur. Halbuki doğru dürüst bir orduları bile yoktur.

2. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan Soğuk Savaş döneminde ABD’nin liderliğini üstlendiği Batı dünyasının karşısındaki hegemonik güç ise SSCB olmuştur. ABD, mahmilerine belli oranlarda askeri malzeme yardımı yapsa da bu ülkelere yoğun bir silah ihracatı yaptığı için kendi silah sanayisini ülkeye çok fazla yük olmadan finanse edebilmiştir. Bu sebeple sivil sanayisini de geliştirerek ülkesindeki refah seviyesini Almanya ve Japonya kadar hızlı olmasa da istikrarlı olarak artırmayı başarmıştır. 

SSCB’de ise bu böyle olmamıştır. Çünkü SSCB’de, askeri güç ABD’ye göre çok daha önemli bir yer işgal etmiştir. Batı’da ABD dışındaki bazı gelişmiş ülkeler de savunma sanayii alanında neredeyse kendi kendilerine yeterli hale geldikleri halde Demir Perde ülkelerinde ana silah üreticisi SSCB olmuştur. 

Üstelik, ABD’nin kendi müttefiklerine yaptığının aksine SSCB, ürettiği silah ve teçhizatın önemli bir kısmını kendi peyk ülkelerine satmamış, ücretsiz olarak vermiştir. Ama peyk ülkeler, SSCB gibi kendi güçlerine göre oldukça büyük ordular kurduklarından, silah ve teçhizat üretimiyle uğraşmak zorunda olmamalarının avantajlarından yararlanarak gelişmiş bir sivil sanayi kurmayı başaramamışlardır. 

Bu durum, başta SSCB olmak üzere tüm demir perde ülkelerinin yeterli oranda refah artışı sağlayamamasına ve ekonomik olarak Batı ülkelerinden geri kalmalarına sebep olmuştur. Sovyet ekonomisi çökmeye ve Sovyet komünizmi siyasi cazibesini yitirmeye devam ettikçe, SSCB’nin dünyaya sözünü geçirmesi için tek unsur askeri gücü olmuştur. 

Bunun sonucunda; 1919-1939 yılları arasında GSMH’sının sadece yüzde 1’ini savunmaya harcayan ABD’de 1950-1989 yılları arasında bu oran yüzde 9’a yükselirken, aynı dönemde SSCB, GSMH’sının yüzde 33’ünü askeri harcamalara ayırmıştır. Bu yüksek harcama, SSCB’in önce ekonomik ve sonra da siyasi çöküşünü hızlandırmıştır. Yani SSCB, silah sanayiinde geliştikçe fakirleşmiş ve fakirleştikçe silah sanayisini daha da geliştirmiştir. Bunun sonucu ise büyük bir çöküş olmuştur.

Bununla birlikte Soğuk Savaş, sadece Demir Perde ülkelerini değil tüm dünyada refah artırıcı sivil sanayinin gelişmesine zarar vermiştir. Çünkü, iki kutuplu dünyanın silahlanma yarışı sebebiyle askeri teknoloji ve silah üretimi dünya ekonomisinde tarih boyunca ilk defa en ön plana çıkmış ve bu durum, bazı önemli yan etkilere sebep olmuştur. 

Örneğin, sivil havacılık endüstrisi askeri sektöre yapışık hale gelmiş ve onun gölgesinde kalmıştır. Bilgisayar teknolojisi gibi devrimsel gelişmeleri tetikleyecek teknolojiler ise 1970’lere kadar ağırlıklı olarak balistik füzelerin hesaplarını yapma ve şifre çözme alanlarıyla sınırlı kalmıştır. 

Bu durum, uluslararası ticaret üzerinde de etkili olmuştur. Gelişmiş ülkeler askeri teçhizatlarını kendileri üretmek istemelerine rağmen aralarında ancak bir-iki tanesi silah şirketlerini ayakta tutmaya yetecek kadar sipariş verebilmişlerdir. Bunu başaramayan ülkeler silah ihtiyaçlarını ithal ederek karşılamaya çalışmış ve böylece uluslararası silah ticareti en üst seviyeye çıkmıştır. Bu sayede modern silahlar tüm dünyaya yayılmış ve bunun ağır bedelleri olmuştur. 

Buna ekonomik açıdan bakıldığında; silaha verilen para, üretime, yani refaha hiçbir katkısı olmayan bir harcamadır. Silah AR-GE’si ve üretimine yapılan yatırım, kaçınılmaz bir zorunluluktur ancak yan sanayileri dikkate aldığımızda bile, GSMH’yı ciddiye alınacak kadar yükseltmez.  

Tam aksine, diğer sanayi kollarının gelişmesini olumsuz yönde etkileyerek GSMH üzerinde olumsuz bir etki yaratır. Örneğin, 1980’lere kadar ABD’deki mühendislerin yüzde 30’u savunma sanayii ile ilgili alanlarda çalışmış ve sivil sanayi alanlarında mühendis sıkıntısı yaşanmıştır. 

Bu yüzden Japonya, Almanya ve Kanada gibi savunma harcamalarını en düşük seviyede tutan ülkelerin ekonomik büyüme oranlarının, savunma harcamaları en yüksek seviyede olan ABD ve İngiltere’den daha fazla olması tesadüf değildir. 

Son yıllarda askeri sanayinin değil de sivil sanayinin bir ülkeyi güçlendiren en önemli unsur olduğunu gösteren başka önemli örnekler de ortaya çıkmıştır. Mesela Çin, 1970’lerin sonlarına kadar savunma odaklı bir stratejisi uygularken bu dönemde refah artırıcı sivil sanayiye önem vermeye başlamıştır. Bu yeni yaklaşım Çin’i GSMH açısından hızla ön sıralara taşıyarak ABD’den sonra en büyük ikinci ekonomi haline getirmiştir.

Üstelik Çin, bu kalkınma hamlesine çok basit ürünleri üreterek başlamıştır. Çin mallarının Türkiye’de giderek artan oranda kullanılmaya başlandığı 1970’lerin sonlarında, hatırladığım kadarıyla bunlar asma kilit, çalar saat ve oyuncak gibi basit ürünlerdi. Bu tür ürünler zamanla daha da çeşitlendi ve Çin, yüksek teknoloji ürünleri de üretmeye başladı. 

Çin, sivil sanayinin yanında askeri sanayi alanında da gelişti ancak sivil sanayi her zaman önden gitti. Örneğin, dünyanın en büyük üretim merkezi haline gelen ve GSMH’sı 2010 yılında ABD’nin ardından ikinci sıraya yükselen Çin, ilk uçak gemisini 2017 yılında kullanıma soktu.

Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: Silah sanayii her ülke için önemlidir. Kendi ihtiyaçlarını kendi üretebilen ülkeler güvenlik ve savunma konularında daha bağımsız hareket edebilirler. Ancak sadece silah sanayisinde gelişmekle güçlenmek mümkün değildir. Sivil ekonomik sektörler ihmal edilmemeli ve daima ön planda olmalıdır. Askeri sanayi ise sivil ekonomik sektörleri takip etmelidir. Çünkü Sivil sektörlerin güçlü olmadığı bir ülkede askeri sanayi uzun süre finanse edilemez. 

Dr. Mehmet ÇANLI
Dr. Mehmet ÇANLI
Tüm Makaleler

  • 07.08.2023
  • Süre : 5 dk
  • 908 kez okundu

Google Ads