Site İçi Arama

analiz-ve-raporlar

Bir Kuzey Akım Hikayesi

Doğal gaz kaynaklı enerji güvenliği sorunları 2000’li yılların başından itibaren uluslararası siyasetin başlıca gündem maddeleri arasında yer almaktadır. Bu doğrultuda sorunların çözümüne yönelik küresel ölçeğe uzanan boyutlarda eylemlerin hayata geçirildiğine yıllardır tanıklık edilmektedir. Buna karşın etkin bir çözümden şu an için bahsetmek tam anlamıyla mümkün değildir. Öyle ki 2006 yılında Rusya’nın Ukrayna üzerinden Avrupa Birliği üyelerinin de aralarında bulunduğu birçok kıta ülkesine giden doğal gazı kesmesiyle geçtiğimiz günlerdeki Kuzey Akım 1’i durdurmasıyla yaşanan kriz ortamı arasında zaman dilimi dışında büyük bir farklılık görülmemektedir.

1973 Küresel Petrol Krizi, dünya genelinde birçok olgunun gözden geçirilmesine neden olan başlıca gelişmeler arasında yer almaktadır. Bu durum şüphesiz uluslararası siyaset için de geçerlidir. Öyle ki yaşanan krizin yıkıcı etkileri uluslararası sistemin halihazırdaki egemen aktörleri devletlerin birçok şeyi farkına varmasında başlıca rol oynamıştır. Bunlardan belki de en önemlileri şüphesiz savaşın sadece ordular aracılığıyla olmadığı ve diplomasinin işlevinin sadece silahlı çatışmalar sonrasında “barış” düzeninin oturtulmasıyla sınırlı olmadığıdır. Bu bağlamda küresel petrol krizini bir nevi orduların ve askeri mühimmatın yerine başka tür silahların kullanıldığı bir savaş hali olarak nitelendirmek mümkündür. Söz konusu silah, sonraki dönemlerde stratejik enerji kaynakları başlığı altında türevlerini çeşitlendirebileceğimiz ekonomilerin hayati girdilerinden birisi olan petroldür. Nitekim İsrail cephesine kaşı savaşan başta Arap petrol üreticilerinin yapmış olduğu hamleler kriz sürecinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

1973 Küresel Petrol Krizi öyle ya da böyle dünyanın hemen hemen her yerinde bir şekilde etkisini göstermiştir. Şüphesiz bu sürecin etkileri bir takım olguların daha önemli hale gelmesine de neden olmuştur. Enerji güvenliğinin devletlerin fonksiyonel işlevselliğinin sürdürülebilirliği noktasındaki anahtar rolü bu noktada ortaya çıkmaktadır. Öyle ki yaşanan petrol kriziyle birlikte uluslararası sistemin başat aktörlerinden başlayarak hemen hemen her devlet enerji güvenliğine yönelik stratejilerine politika ajandalarının en önemli gündem maddeleri arasında yer vermeye başlamışlardır. Öyle ki enerji güvenliği süreç içerisinde devletlerin ulusal güvenliklerinin temel bileşenleri arasında yer alır hale geldiğine tanıklık edilmiştir. Bu bağlamda özellikle 1973 Küresel Petrol Krizi’yle birlikte enerji güvenliği olgusunun devletler için hayati önem taşıyan konulardan birisi olarak ele almak mümkündür.

Küresel petrol krizinin sonucu olarak ele alabileceğimiz gelişmeler şüphesiz enerji güvenliği olgusunun öneminin anlaşılmasıyla sınırlı değildir. Çünkü böyle bir yaklaşımın sorunların çözümü noktasında son derece teorik bir nitelikte olacağı göz ardı edilmemelidir. Zaten devletlerin ilerleyen süreçteki girişimleri pratikteki durumun enerji güvenliğinin öneminin anlaşılması gibi teorik bir çerçevenin ötesinde olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. Pratik bağlamında ele alındığında en önemli ilerlemelerden birisi devletlerin enerji güvenliklerini sağlamak amacıyla atmış olduğu stratejik adımlar çerçevesinde görülmüştür. Bu kapsamda enerji güvenliğini sağlamaya yönelik atılan adımlarla ilişkili olarak arz temelinde gün yüzüne çıkan tehditlerin bertaraf edilmesi gayesine dayanan çeşitlendirme stratejileri başlığı altında değerlendirebileceğimiz bir takım girişimlerden söz etmek mümkündür. Çeşitlendirme stratejileri kapsamındaki girişimler iki farklı koldan yürütülmüştür. Bunlardan ilki tedarikçilerin çeşitlendirilmesi noktasında karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda birçok devletin sınırlı sayıdaki tedarikçiye bağımlı olmanın neden olduğu enerji güvenliği sorunlarının aşılması noktasında ithalat kanallarını alternatiflere yönelimlerle aşma yolunu tercih ettiklerini ifade etmek mümkündür. Bununla birlikte devletlerin bir diğer seçeneği enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesine yönelik girişimler şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla devletlerin enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi doğrultusundaki başlıca uygulamalarını krize neden olan petrolü ikame edecek yakıtlara yönelimle birlikte enerji tüketim sepetlerinin çeşitlendirilmesi gayesine dayandığını ifade etmek mümkündür. Bu bağlamda doğal gaz tüketimindeki küresel çaptaki hızlı artış şüphesiz söz konusu stratejilerin doğal bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyle ki yaşanan petrol krizinden kısa bir süre sonra küresel doğal gaz tüketiminde hızlı bir artış göze çarpmaktadır.

Doğal gaza yönelik küresel ölçekteki talep artışının nedeni sadece petrolün ikamesi olmasıyla sınırlı değildir. Dolayısıyla diğer bir takım dinamiklerin yaşanan artış trendinde etkisinden söz etmek mümkündür. Bunlardan belki de en önemlisi petrolle kıyaslandığında doğal gazın kirletici olmamasıdır. Çünkü doğal gaz en temiz yanan hidrokarbondur ve elektrik üretmek üzere yakıldığında kömürün neden olduğu karbondioksitin (CO2) yaklaşık yarısını ve hava kirleticilerin sadece onda birini üretmektedir. Bu bağlamda diğer kirletici yakıt türlerine nazaran doğal gazı çevreye en az zarar veren fosil enerji kaynaklarından birisi olarak nitelendirmek mümkündür. Dolayısıyla devletlerin petrole alternatif olarak doğal gaza yönelimi ilk aşamada en rasyonel tercihlerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kriz sonrası süreçteki gelişmeler bu yöndeki girişimleri doğrular niteliktedir. Ancak orta vadeden itibaren yaşananlar bu seçeneği tartışma konusu haline getirmiştir. Öyle ki doğal gazın artan tüketiminin kriz ertesi süreçteki enerji güvenliği tehditlerine çözüm bağlamındaki etkilerinin kısa vadeli olduğu ortaya çıkmıştır. Özellikle 2000’li yılların başından itibaren yaşanan gelişmeler doğal gazın petrol gibi küresel enerji krizlerinin başlıca aktörlerinden birisi olabileceğini tüm dünyaya göstermiştir.

Doğal gaza yönelimin enerji güvenliği bağlamında yeni sorunları beraberinde getirdiği tartışmasızdır. Çünkü özellikle Rusya kaynaklı krizler petrol gibi doğal gazın da uluslararası siyasette silah olarak kullanılabileceği gerçeğiyle yüzleşmemize neden olmuştur. Devletlerin elinde silah haline dönüşmesinde doğal gazın nitelikleri son derece önemli rol oynamaktadır. Dolayısıyla doğal gazın dezavantajları olarak ifade edebileceğimiz bir takım özelliklerinin enerji güvenliği tehditlerini farklı bir boyuta taşıdığını söyleyebiliriz. Bu kapsamda başlıca dezavantajlar taşıma ve depolama noktasında ortaya çıkmaktadır. Öyle ki doğal gaz hali hazırda en verimli şekilde boru nakil hatları vasıtasıyla taşınmakta ve büyük miktarlarda depolanamamaktadır. Tüm bunlar göz önüne alındığında doğal gazın boru hatları savaşlarının kaçınılmaz bir parçası haline gelmektedir. Dolayısıyla doğal gazın artan tüketimi ve yüksek oranlardaki ithalat bağımlılığı başta gelişmiş ekonomiler başta olmak üzere bir çok devlet için enerji güvenliği sorunu haline dönüşmüştür.

Doğal gaz kaynaklı enerji güvenliği sorunları 2000’li yılların başından itibaren uluslararası siyasetin başlıca gündem maddeleri arasında yer almaktadır. Bu doğrultuda sorunların çözümüne yönelik küresel ölçeğe uzanan boyutlarda eylemlerin hayata geçirildiğine yıllardır tanıklık edilmektedir. Buna karşın etkin bir çözümden şu an için bahsetmek tam anlamıyla mümkün değildir. Öyle ki 2006 yılında Rusya’nın Ukrayna üzerinden Avrupa Birliği üyelerinin de aralarında bulunduğu birçok kıta ülkesine giden doğal gazı kesmesiyle geçtiğimiz günlerdeki Kuzey Akım 1’i durdurmasıyla yaşanan kriz ortamı arasında zaman dilimi dışında büyük bir farklılık görülmemektedir. Ancak bu ifade yaşanan süreçte hiçbir şeyin değişmediği anlamına gelmemektedir. Öyle ki doğal gazın artan önemi ve silah haline dönüşebilmesi ihtimali doğrultusundaki gelişmeler süreç içerisinde bir takım şeylerin değişmesine neden olmuştur. Enerji güvenliği bağlamında doğal gaz akışın sürekliliğinin hayati öneminin farkına varılmasını bu kapsamda ele almak mümkündür. Bu bağlamda doğal gaz nakil hatları başta olmak üzere stratejik enerji kaynaklarının iletiminin gerçekleştirildiği tesisler devletlerin kritik altyapıların güvenliğinin sağlanması yönündeki girişimleri kapsamına dahil edilmiş ve ulusal güvenlikleri açısından casus belli olarak görülmeye başlamıştır. Öyle ki son yıllarda bu kapsamdaki girişimlerin küresel boyutta işbirliği mekanizmaları çerçevesinde ele alındığı görülmektedir.

Doğal gaz başta olmak üzere daha bir çok stratejik enerji kaynaklarının neden olduğu enerji güvenliği sorunlarının çözümü kapsamında küresel ölçekli çeşitli işbirliği mekanizmaların halı hazırda işler durumda olduğu görülmektedir. Buna karşın gerek kritik altyapı gerekse stratejik enerji kaynaklarının diplomatik silah olarak kullanılmasına yönelik tam anlamıyla etkili bir sonuç elde edilmemiştir. Özellikle geçtiğimiz aylarda patlak veren Ukrayna-Rusya Savaşı sürecindeki yaşanan hadiselerin Avrupa’da enerji krizine dönüşmesi bunun göstergelerindendir. Öyle ki söz konusu hadiselerin enerji krizine dönüşme olasılığı daha savaş öncesinde kendisini hissettirmiştir. Bu bağlamda Avrupa ülkelerinin birçoğuyla Rusya arasındaki doğal gaz anlaşmaları çerçevesindeki müzakerelerin olası bir krizin habercisi olduğunu ifade etmek mümkündür. Dolayısıyla Ukrayna-Rusya arasında savaşın patlak vermesiyle zaten habercisi olan enerji krizinin gün yüzüne çıktığını söyleyebiliriz. Bununla birlikte ilerleyen süreçteki gelişmeleri ise bir nevi krize benzin dökmek şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Rusya-Ukrayna Savaşı, Brüksel-Moskova hattında karşılıklı restleşme ve birbirlerini hedef alan yaptırım uygulamalarıyla birlikte Avrupa’da enerji krizi olarak nitelendirebileceğimiz farklı bir cephenin açılması gibi bir takım gelişmelerin tetikleyicisi olmuştur. Buna karşın enerji bağlamında son dönemde kriz haline dönüşen gerginlik ortamı yeni karşılaşılan bir durum değildir. Öyle ki 2000’li yılların başından itibaren özellikle Putin’in iktidara gelişiyle birlikte Rusya’nın dış politika anlayışındaki değişimin de etkisiyle, başta AB olmak üzere kıta ülkeleri için enerji güvenliği tehdidi her an potansiyel bir sorun halini almıştır. Buna karşın Ukrayna-Rusya Savaşı’yla söz konusu durumun tehdidin ötesinde bir gerçekliğe dönüştüğü görülmektedir. Bu bağlamda AB’nin Rusya’yı hedef alan yaptırımlarının ülkenin enerji sektörüne zarar verici boyutlara ulaşmasıyla yaşanan gelişmeleri tehditlerin gerçeğe dönüşmesi olarak nitelendirmek mümkündür. Dolayısıyla daha önceki tarihlerde Kuzey Akım 2’nin devreye sokulması sürecinde gerekli olan lisans sürecinin AB tarafından askıya alınmasıyla başlayan gerginliklerin savaşla birlikte farklı bir boyuta ulaştığını söyleyebiliriz. AB-Rusya arasındaki enerji ilişkilerindeki gerginliğin var olan krizi daha da derinleştirmesini bu kapsamda ele almak mümkündür.

AB-Rusya enerji ilişkilerindeki krizi derinleştiren gelişmelerden en önemlisi Kuzey Akım hatlarıyla ilişkili karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda öncelikle teknik nedenlerden dolayı Rusya’dan Avrupa’ya doğal gazın ana iletim hatlarından Kuzey Akım 1’in teknik nedenlerden dolayı tam kapasiteyle çalışmayacağının açıklanması enerji ilişkileri açısından son derece önemli dönüm noktalarından birisi olmuştur. Yapılan açıklamayla birlikte Rus tarafı Avrupa’ya giden gaz akışını kademeli olarak düşürmüş ve Kuzey Akım 1’in türbinlerinin yaptırımlar nedeniyle bakım sürecindeki aksaklığa vurgu yapmıştır. Yaşanan bu gelişme başta AB olmak üzere dünya genelinde yankılara neden olmakla birlikte kısa bir süre sonra Avrupa Komisyonu’nun Rusya’ya yönelik yaptırım uygulamalarını açıklamasıyla kalıcı bir kesintiye dönüşmüştür.

Rusya’nın Kuzey Akım 1’deki akışı kesmesi AB’nde ciddi ölçüde panik havasına neden olmuştur. Öyle ki birçok üye ülke bir dizi krizin en az zararla atlatılması çabasına girişmiş ve bir dizi eylem planları bu kapsamda hayata geçirmiştir. Söz konusu eylem planı kapsamındaki uygulamaların bireysel tüketim alışkanlıklarını ciddi ölçüde kısıtlayacak boyutlara ulaşan geniş bir yelpazeyi kapsaması dikkat çekicidir. Ancak 27 Eylül 2022 tarihinde yaşanan kritik bir gelişme “kış büyük geliyor” şeklindeki öngörülerin temelden sarsılmasına neden olmuştur. Bu bağlamda Kuzey Akım 1 ve 2 hatlarının İsveç ve Danimarka ekonomik bölgelerinden geçen kısımlarında sızıntıların meydana geldiği yönündeki çıkan haberlerin, Avrupa enerji kriziyle ilişkili öngörülerin yerini yeni bir senaryoya bırakmasına neden olduğunu ifade etmek mümkündür.

Kuzey Akım 2 boru hattındaki basıncın bir anda 105’ten 7’ye düşmesi Avrupa enerji krizinde yeni bir senaryonun başlangıcı olarak karşımıza çıkmaktadır. Gizemli düşüş sonrası ilk açıklama Almanya'dan gelmiştir. Almanya Ekonomi Bakanlığı yapmış olduğu açıklamasında, basınç düşüşünün nedeni hakkında net bir bilgiye sahip olmadıklarını ve incelemelerin devam ettiğini duyurmuştur. Bununla birlikte Danimarka’nın yapmış olduğu açıklamayla birlikte bir takım şeyler netleşmeye başlamıştır. Öyle ki Danimarka, Baltık Denizi’nde Rusya’dan doğal gaz taşıyan Kuzey Akım 2 boru hattında deniz trafiğini tehdit eden sızıntıya rastladıklarını açıklamıştır. Ancak yaşanan gelişmeler bununla sınırlı olmamıştır. Bu bağlamda Danimarka’nın bir başka açıklaması olayın sanıldığının ötesinde olduğunun anlaşılmasına neden olmuştur. Danimarka Enerji Bakanlığı yaptığı açıklamada şu anda çalışmayan boru hattındaki basınç düşmesi ihbarını aldıktan sonra harekete geçildiğini belirtirken kısa bir süre sonra gelen son açıklamada Kuzey Akım 1'de de benzer şekilde iki sızıntı olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla Rusya’nın belki de AB’ye karşı en büyük kozlarından birisinin hedef alındığı bir durum ortaya çıkmıştır.

Kuzey Akım 1 ve 2 doğal gaz boru hatlarındaki sızıntıların nedenleriyle ilişkili kesin bir sonuca varılmamış olmakla birlikte yaygın kanı sabotaj olduğu yönündedir. Kremlin Sözcüsü Peskov’un yaşanan hadisenin sabotaj olduğuna dair duyumların olduğuna dikkat çekmesi söz konusu düşünceyi destekleyici niteliktedir. Öyle ki bu denli ciddi bir olay karşısında hiçbir ihtimalin göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Bunun yanı sıra hatlarda meydana gelen sızıntıların sabotaj olduğunu güçlendiren argümanlar bir biri ardına ortaya çıkmaktadır. Örneğin Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen’in Polonya ziyareti sırasında yaptığı açıklamada sızıntıların şüpheli olduğuna dikkat çekerek “Birbirinden uzakta üç sızıntı olması alışılmadık bir durum. Bu nedenle tesadüfi olduğunu hayal etmek zor” şeklindeki ifadelerini bu kapsamda ele almak mümkündür.

Kuzey Akım 1 ve 2 doğal gaz boru hatlarının geçtiği Bornholm Adası yakınlarında meydana gelen sızıntılar toplam dört noktada karşımıza çıkmaktadır. Deniz yüzeyinden net bir şekilde görülen söz konusu sızıntılara karşı ilk aşamada bir takım uygulamalar devreye sokulmuştur. İsveç Denizcilik İdaresi’nin yayınladığı Navtex ile gemilere bölgeye yaklaşmamaları uyarısında bulunmasını ve boru hatlarının geçtiği Bornholm Adası yakınlarında 9 km’lik bir girişe yasak bölge oluşturulmasını bu kapsamda ele almak mümkündür. Bununla birlikte sızıntıların nedenleri ve boyutları hakkında kesin bir bilgiye henüz ulaşılmış değildir. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov’un, Kuzey Akım 1 ve Kuzey Akım 2 doğal gaz boru hatlarında yaşanan sorunların son derece rahatsız edici bir gelişme olduğunu vurgulayarak, "Hatlarda bazı hasarlar söz konusu ancak ne tür bir hasar olduğu netlik kazanmadı. Basınç önemli oranda düştü. Bu, acil araştırma gerektiren benzeri görülmemiş bir durum. Gelişmelerden ötürü son derece endişeliyiz" şeklindeki açıklamaları kesin bir sonuca varılamadığının göstergelerindendir.

Yaşanan hadisenin nedenleri ve boyutları hakkında kesin bir sonuca varılamamasına rağmen bir takım senaryoların türetildiğine tanıklık edilmektedir. Hatların patlama sonucunda hasar gördüğü iddialarıyla birlikte bir daha kullanılamaz hale geldiği yönündeki ifadeleri bu kapsamda ele almak mümkündür. Ancak yine de kesin deliller olmadan bir sonuca varmak imkansızdır. Dolayısıyla eldeki veriler “yargı dağıtmak” için son derece yetersizdir. Bununla birlikte kesin olan tek şey kritik altyapıların enerji güvenliğinin hayati bileşenlerinden birisi olduğudur. Öyle ki bu hadisenin hatların tam kapasiteyle işlediği bir ortamda daha farklı sonuçlara neden olacağı tartışmasızdır. Bu bağlamda hatlardaki aynı sızıntı durumu farklı bir konjonktürde yaşanmış olsa belki de daha büyük zararlardan bahsediyor olacaktık. Dolayısıyla yaşanan bu hadiseyle enerji nakil hatlarının güvenliğinin hayati önemi bir kez daha anlaşılmıştır. Tüm bunlar ışığında benzer sorunların dünyanın başka bir yerinde yaşanabilmesi ihtimalinin göz ardı edilmemesi gerektiğini söyleyebiliriz.

Dr. Anıl Çağlar ERKAN
Dr. Anıl Çağlar ERKAN
Tüm Makaleler

  • 30.09.2022
  • Süre : 6 dk
  • 797 kez okundu

Google Ads