Site İçi Arama

analiz-ve-raporlar

Fransa’da Macron Yönetimine Halk Neden Öfkeleniyor

Marie Antoinette’e atfedilen “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” sözü, iktidardakilerin halktan tamamen kopmasını ve sarayın halkın ne durumda yaşadığından bihaber olmasını anlatan bir söz olarak tarihte yerini almıştır. Şimdi aynı halk yine iktidarın politikalarında kendilerinin görülmesini istiyorlar. Pandemiden sonra yaşanılan ekonomik zorluklarla boğuşan var olma savaşı veren mazlum halk alanlarda sesini yükseltiyor, sarı yelek giyiyor, sağı solu yakıyor, Macron'a bizi gör artık diyor.

Hiç düşündünüz mü? Neden trafikte motosiklet ya da scooter sürerken kullanmak zorunda olunan ‘Sarı Yelek’ (Gilet Jaune) Fransa’da 2018’den bu yana başkaldırının simgesi haline gelmiştir? Hiç düşünmeden söyleyelim, “Sarı Yelekliler Hareketi” iktidar tarafından “kaale” alınmanın bir simgesidir. Bunun gerekçesi “Niçin trafikte sarı yelek giyeriz?’ de gizlidir. Malum, trafikte ‘Sarı Yelek’ giymenin gerekçesi karşıdan gelen araçlar tarafından tanınabilmek ve karşı tarafa bir farkındalık yaratabilmek, değil midir? Aynen onun gibi. İşte ekonomik zorluklarla boğuşan halkın ekonomik ve siyasal sorunlarının çözümünde dikkate alınmasını, kaale alınmasını isteyen bir sembole dönüşmesinin sebeb-i hikmeti budur. Başka bir ifadeyle mazlum halkın zalim bir yönetimden beklentilerini ve istemlerini simgeleyen “Sarı Yelek” yaygın, ucuz olduğundan sembolik hale gelmiştir. Bunun Fransa Kraliçesi Marie Antoinette ekmek bulamayan halka hitaben söylediği “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler’ sözünden ne farkı vardır? Bence hiçbir farkı yoktur. Her ne kadar onun söylediğine dair kanıt olmasa da Marie Antoinette’e atfedilen “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” sözü, iktidardakilerin halktan tamamen kopmasını ve sarayın halkın ne durumda yaşadığından bihaber olmasını anlatan bir söz olarak tarihte yerini almıştır. Fransa dışında da evrenselliğe kavuşarak insanın olduğu her yerde kullanılır hale gelmiştir. Paris’te ekmek krizinin dorukta olduğu bir dönemde söylendiği kabul edilen söz, halkın yoksulluğunu anlamaktan uzak şatafat içindeki saray yaşantısına da acayip bir gönderme yapmaktadır.

Bu sözlerle gün ışığına çıkan, yoksulluktan kırılan ve ekmek dahi bulamayan halka “Ekmek bulamıyorlarsa o zaman “brioche” (yumurta ve tereyağı ile yapılan bir tür Fransız ekmeği) yesinler” diyecek kadar bir halden anlamama durumunu anlatır. Kısacası söz, aşırı zenginlikten sarhoş olmuş iktidar sahipleri ile yoksulluktan kıvranan halk arasındaki uçurumu anlatmak için kullanılageliyor. (1)  İktidarın halkın halini anlamama haline de bu şekilde atıf yapılmaktadır. Kısaca Fransa’da da durum bundan ibarettir, sevgili okurlar. Pandemiden sonra yaşanılan ekonomik zorluklarla boğuşan var olma savaşı veren mazlum halkın alanlardaki sesidir, sarı yelek de bunun simgesidir.

Fransız Devriminin önde gelen isimlerinden Maximilien Robespierre’in ifadesiyle söyleyelim. “Mazlum halk (alanları dolduran) olmasaydı monarşi devam ederdi.” Eski Fransız Ulusal Konvansiyonu Başkanı Robespierre, Fransız İhtilali esnasında mecliste burjuvazinin sesi olan Kral'a yakın bir grup olan Girondenler (Jirondenler) ile çatışma halinde olmuştur. Robespiere alanları dolduran mazlum halkın ya da Fransız devrim terminolojisi ile söyleyelim, “külotsuzların, ayağına giyecek don bulamayanlar (sans culottes)”ın zalim iktidardan istemlerini alanlarda karşı koyması olarak algılamaktaydı, tüm bu karşı koymaları. Onun söylemek istediği halk ayaklanması ya da halk isyanından başka bir şey değildir, Fransa’da yaşanan bugünkü kaos ortamına benzer olaylar.  Kısaca sesini duyurmak isteyen bir türlü tutunamayanların narasıdır, haykırısıdır. Ancak böylesine kalkışanlara külotsuz diyenlerin bile dilini düzeltecek deyişi Türk aydını siyasi tarihe yansıtmıştır, mazlum halka külotsuzlar yerine “baldırı çıplak” diyerek. Bizdeki terbiyeye dikkatini çekerim, sevgili okurlar. “Edep yahu” özdeyişini eden bir toplum dünya siyasi tarihine “baldırı çıplak” terimini nezaket ve nezahetle sokmasını bilmiştir. Ne diyelim, bu çeviriyi kazandıranların ruhları şad olsun.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un “Çevre Vergisi” adı altında 1 Ocak 2018’den itibaren uygulamaya koymayı kararlaştırdığı vergiler Fransa’da yaşanılan eylemlerin fitilini ateşlemiştir. Bu vergiler, özellikle özel araçlarla işe gidip gelenlerin cebinden daha fazla para çıkmasına neden olmuştur. Arkasından emeklilik yaşının yükseltilmesi ve çiftçilerin başkent Paris’e yürüyüşleri ve son olarak da Fransa'da bir polis memurunun 'dur' ihtarına uymadığı gerekçesi ile 17 yaşındaki ‘Nail M.’ isimli genç sürücüyü şehit etmesine tepki bir anda büyümüştür. 4 kentte 3 Temmuz'a kadar sokağa çıkma yasağı ilan edilmesine karşın protestocuların sokakları birbirine katması sonucunda, polis protestoları bastıramayınca Fransız Ordusu sokağa inmek zorunda kalmıştır.

Paris'in doğusunda Defencé bölgesinde belediye binası ateşe verilirken araçların kundaklandığı ve marketlerin, grosmarketlerin dükkanların yağmalanmasına girişilmiştir. 15 Temmuz 2018 tarihinde Paris’te oynanan final maçında Hırvatistan'ı 4-2 mağlup eden Fransa’nın dünya kupasını kazandığı akşam Champs-Élysées” (Şanzelize Caddesi) dükkanların nasıl yağmalandığına birebir şahit olmuş bir kişi olarak söylüyorum. Büyük çoğunluğu siyahi göçmen ailelerinin çocuklarından meydana gelen Fransız milli takımı bu şampiyonlukla birlikte ikinci kez kupayı evine götürmüştü. Sarı yeleklilerle beraber Müslüman Fransız halkının öfkeli sesi Fransa’nın gerçek sahibi olduklarını haykırıyorlardı. Onları gördüm, birebir yaşadım. Ben de aralarında kaldım. Concorde meydanına kadar birlikte yürüdük, gaza maruz kaldım, isyancıların ellerindeki koç başları ile dükkanların kapı pencerelerinin kırıldığına birebir tanıklık ettim. St. Etienné gitmek için Pariste’ki Gare de Lyon’a ulaşabilmek için sabaha kadar Champs-Élysées metro istasyonunda nasıl beklediğimi dün gibi anımsıyorum.

Evet Paris bir zamanlar demokrasinin merkezi olmuş ama, Macron’un Paris’i kesinlikle demokrasinin merkezi değil. ‘Küçük Napolyon’ lakaplı Macron ülkesini kanun hükmünde kararnamelerle yöneten polise vur emri veren eli kanlı bir diktatör olduğunu söyleyelim. Afrika’ya Çin’in, RF’nın girişini ve hatta Büyükelçilik düzeyinde 44 diplomatik misyonla Afrika’da kendisini gösteren Türkiye Cumhuriyeti’ni bir türlü kabul edemeyen Macron ÇHC hariç başta RF olmak üzere Türkiye’ye meydan okumaya devam etmektedir. Anımsayalım, 2002 yılında sadece 12 Büyükelçiliğimiz bulunan Afrika’da faaliyet gösteren Büyükelçilik sayımız 2022 yılında 44’e yükselmiştir. (3)  

Putin’e “Afrika’dan elini çek” ültimatomunu veren Macron, Putin’in tüm dünya kamuoyuna gösterdiği biçimde tahterevalli masanın azizliğine uğramış, ancak ucuna ilişmek zorunda bırakılmıştır. Çin Lideri Şin Çi Ping’in yanında elini cebine koymaya yeltenen ÇHC Protokol Müdürünün ikazıyla ürkek bir tavırla elini ancak cebinden çıkarabilmiş olduğuna da bütün dünya şahit olmuştur. Fransız polisinin 17 yaşındaki ‘Nail M.’ isimli bir Cezayirli genci şehit etmesi III. Nesil Cezayirli Müslüman gençlerin toplumsal travmasını ortaya koymuştur. Çünkü insanlığa karşı işlenen suçlar meyanında ortaya konulan soykırım ve soykırım mertebesindeki katliamlar, III Nesil Cezayir Müslüman Halkın Öfkesini tüm Fransa’ya yansıtmış ve yaşatmıştır. Gerçekten de sevgili okurlar, Fransa her zaman yapageldiği gibi II. Dünya Savaşının bitmesine yakın ortaya çıkan fırsattan istifade ile Afrika’nın kuzeyinde ve Sahraaltı bölgelerdeki halka soykırım ve genel katliamları yaşatmıştır. Bunlardan birincisi ve en önemlisi, Cezayir’deki Sétif ve Guelma katliamıdır. 8 Mayıs 1945 tarihinde Fransızların Setif ve Guelma'da 45 bin Cezayirliyi öldürmesiyle sonuçlanan gerçek bir soykırımdır. Çok sayıda insan işkence ve kötü muameleden geçmiştir. Cezayirliler bu nedenle, 1945'te meydana gelen ve 1968'e kadar süren toplu saldırıları "soykırım" olarak ifade etmektedirler. Bu olaylarla beraber hemen sonrasında Fransa’ya, soykırımcıların memleketine zorunlu olarak göç edenlerin ilk nesli Fransa’da tutunmaya çalışırken, az da olsa bulundukları bölgede tutunanların çocukları II. Nesil de kendi bildikleri doğruları III. Nesil çocuklarına anlatarak büyütmüşler, intikam alevlerini ateşlerini çoğalmasına ve çoğaltılmasına neden olmuşlardır. Toplumsal travmanın öznesi durumundaki bu III. Nesil çocuklar şimdilerde alanlardadır. Öte yandan şiddet olaylarının Belçika’ya da sıçramış, milliyetçiliğin yükseldiği Avrupa’nın hemen her yerinde ayrışma kutuplaşma devam etmektedir.

Peki kutuplaşmayı önlemek için ne yapılmalıdır? Kutuplaşma bu şekilde devam ederse Avrupa’nın bundan zararlı çıkabileceği açıktır. Öncelikle ABD’nin bu ayrışmayı Avrupa’daki milliyetçiliği körüklediğini ifade edelim. Onların planı NATO’yu konsolide edip RF’nın karşısına koymalarıdır. Arkasındaki güç silah sanayicileridir, RF oligarklarına benzer biçimde ABD’nin Silah Sanayicileri kısaca ‘Savaş Lordları’dır. Dünya savaş sanayiinin yüzde 55’ini elinde tutan Savaş Lordları insanlığa karşı suç işleyip sebeplenmektedirler.

Evet ne yapılmalıdır? Oryantalistler, oksidantalistler savaş lordları tarafından alabildiğine kullanılmaktadırlar. İnsanlığın Edward Said gibi şarkiyatçılara gereksinimi bulunmaktadır. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, Avrupa İslam’a karşı bir oryantalist yaklaşım sergilemektedir.  Bu bir paradigmadır. Batı bilimleri kuşanarak doğuya akli yaklaşım getirmeye çalışmak demektir. Diğer bir deyişle batı gözlüğü ile doğudaki sorunları çözme girişimidir. Aynen İslam dünyasının batıya oksidantalizmle yaklaştığı gibidir. İnsanlığın “Akli, Vehbi ve Kesbi bilimleri” mecz eden şarkiyatçılığa ve şarkiyatçılara ihtiyacı bulunmaktadır. Yaşanan olaylara da multidisipliner bakmak zorunluluğu tam da bu çözümlemenin odak noktasıdır. Bu ılımlaştırmayı sağlayacak olan da Goethe, Schiller ve Tolstoy’dur. İslam dünyası ile Batı dünyasını ılımlaştıracak olan bu dev filozoflardır. Ancak Goethe ve İslam’la ilgili konular günümüzde Avrupa’daki üniversitelerin müfredat programlarından çıkarılmış, maalesef Avrupa üniversitelerinde işlenmez değil, işlenemez duruma getirilmiştir. Goethe’nin İslam’ın kutsal kitabına olan hürmeti, diğer birçok etkenin yanında, bilhassa onun kendine özgü dilsel değerine olan hayranlığından kaynaklanmaktadır. Kur’an ile olan ilişkisi entelektüel boyutu aşan Goethe, onu dışarıdan değil, kendi özünden bir anlama çabası içerisindeydi. Batı düşüncesinde aydınlanma dönemi (Aufklärung) ile birlikte diğer kültürlere karşı oluşmaya başlayan açılım ve hoşgörü zemininde Herder, Lessing ve Goethe gibi edebiyatçılar Kur’an’a daha önyargısız ve özel bir ilgiyle yönelmişlerdir. Kur’an’ın günümüzde yakıldığı ortamda Goethe’nin Kur’an’a olan ilgisi genç yaşlarında, Johann Gottfried von Herder’in (1774-1803) onu Kur’an’ı okumaya özendirmesi ile başlamıştır. Goethe 1772’de Herder’e yazmış olduğu bir mektubunda şunları diyecektir:

“Mûsâ’nın Kur’an’da dua ettiği gibi dua etmek istiyorum: ‘Rabbim! Göğsümü genişlet!’” (4)

Goethe’nin Kur’an’a yönelmesinin arkasında özellikle dinî bir ilgi de söz konusu olmuştur. Kur’an’ın tevhit gibi temel öğretileri onun dinî ve felsefi kanaatleriyle örtüşmekteydi. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, onun İslam üzerine yaptığı araştırmalarla ilgili bazı gerçekler yüzyıllardır tavan aralarında saklanıyor, Goethe günümüzde bile yanlış yorumlanmaktadır. Oysa onun, İslam hakkında birçok Müslümandan çok daha fazla şey bildiğini açıkça ifade edelim. Goethe'nin aklında Almancaya yeni Kuran çevirilerinin yanı sıra, kendilerini kilisenin İncil çalışmalarından kurtaran ve Avrupa'da ‘İslami-Oryantalizm'e yönelik küçümsemeye karşı Doğu dillerinin ve şiirinin güzelliğini teşvik eden çağdaş Doğu ve İslam çalışmaları vardı. Schiller başlangıçta Fransa'daki değişimleri memnuniyetle karşılamış ve ancak 1793'teki Jakoben terörüyle birlikte Fransız Devrimi'yle arasına mesafe koymaya başlamıştı. Goethe ise Yunan klasisizmi idealiyle Fransa'daki devrime karşı bir imge yaratmıştır. Her ikisi de toplumun gelişiminin zorla yeni bir yöne itilmemesi gerektiği görüşünde olmuştur. Aslında bu tutum dostluklarının temelini oluşturmuştur.

Bir türlü anlaşılmayan ‘Lev Tolstoy’a gelince, onun en önemli özelliği, evrensel bir ahlak arayışı içinde olmasıdır. İslam’ı bazı özellikleri bakımından Ortodoksluktan üstün görmesidir, ama sonuçta bütün dinlere eşit mesafededir. Ortodoks Hıristiyanlığın kurumsallığını sorguladığı ve dinde reformu savunduğu için 1901 yılında kilise tarafından aforoz edilen Tolstoy aydınlanma felsefesinin etkisinde olmuştur. Onun İslam’a bakışı, özellikle 15 Mart 1909 tarihinde, Azeri kökenli General İbrahim Ağa ile evli olan Rus asıllı Yelena Vekilova’ya yazdığı mektupta aşağıdaki şekilde özetlenmiştir:

“Hıristiyan ideallerini ve gerçek anlamıyla Hıristiyan öğretisini her şeyden üstün tutan benim gibi birinin söylemesi çok tuhaf görünse de harici biçim bakımından Muhammedîliğin kilise Hıristiyanlığına göre karşılaştırılamayacak ölçüde üstün durduğuna hiç kuşkum yok. Bir insandan kilise Hıristiyanlığı ve Muhammedîlik arasında bir tercihte bulunması istense, her aklı başında insanın, tek Tanrı ve onun yegâne peygamberi şeklinde tek bir dogması olan Muhammedîliği; üçleme, günah çıkarma, Tanrı’nın annesi, ermişler, onların tasvirleri ve karmaşık tapınma ritüelleriyle anlaşılmaz, içinden çıkılmaz bir ilahiyatı olan kilise Hıristiyanlığına yeğleyeceği konusunda hiç kuşku yok. Müslümanlığın, kilise Hıristiyanlığına girmiş ve öğretinin özünü gölgelemiş pek çok batıl inançtan ari olmasını da bir yana bırakalım, bu dinin Hıristiyanlıktan 600 yıl sonra ortaya çıkması –yalnızca bu neden bile– tercihin böyle olacağına hiç kuşku bırakmıyor.”(5)

Bütün bunlardan sonra demem odur ki, Karl-Josef Kuschel ve Shahid Alam’ın “Goethe und der Koran” eseri tüm büyükelçiliklere yurtdışındaki Türk Kültür merkezlerine gönderilmeli, yurtiçinde de derhal Türkçeye çevrilmeli ve bu konuda seminerler, paneller ve sempozyumlar yapılmalıdır.

Bütün bunlardan sonra demem odur ki, 229 yıl önce 28 Temmuz 1794 tarihinde giyotinle idam edilen 1789 Fransız Devrimi'nin liderlerinden Robespierre’in de veciz bir şekilde ifade ettiği gibi, adeta günümüz Türkiye Cumhuriyeti için söylemiş olduğu bir başka sözü de ‘Ya cumhuriyetin içeride ve dışarıdaki düşmanlarını boğacağız ya da cumhuriyetle birlikte yok olup gideceğiz. Bu durumda politikamızın ilk adımı halkı akıl, düşmanları da zor yoluyla yönetmek olmalıdır.'(3) Sevgili Okurlar, duyurulur.

Dipnotlar:

(1) Ayşen Uysal, “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler”, Evrensel gazetesi, 02 Mart 2021; https://www.evrensel.net/yazi/88264/ekmek-bulamiyorlarsa-pasta-yesinler/ Erişim Tarihi 02.07.2023/

(2) İbrahim Varlı, “Robespierre olmak!” Birgün Gazetesi, 28.07.2020; Https://Www.Birgun.Net/Makale/Robespierre-Olmak-309839/Erişim Tarihi 02.07.2023/

(3) Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Türkiye-Afrika İlişkileri; https://www.mfa.gov.tr/turkiye-afrika-iliskileri.tr.mfa/ Erişim tarihi 02.07.2023/

(4) Serdar Aslan, “Goethe’nin Kur’an okumaları”, 19 Ağustos 2021; https://www.gzt.com/nihayet/goethenin-kuran-okumalari-3560551/Erişim Tarihi 01.07.2023/

(5) İhsan Yılmaz, “Tolstoy Müslüman mıydı?”, Hürriyet Gazetesi, 06 Şubat 2023;  https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ihsan-yilmaz/tolstoy-musluman-miydi-42215487/Erişim Tarihi 02.07.2023/

Prof.Dr. Esat ARSLAN
Prof.Dr. Esat ARSLAN
Tüm Makaleler

  • 03.07.2023
  • Süre : 6 dk
  • 781 kez okundu

Google Ads