Site İçi Arama

analiz-ve-raporlar

Gazze ve Ötesi-7: İsrail İçin İçinde Bulunduğu Akdeniz ve Ortadoğu’nun Önemi

1948 yılında, özellikle Almanya’da yaşanan Yahudi karşıtlığı eylemler nedeniyle bölgeye sonradan monte edilen İsrail; hem kendi içinde hem de etrafındaki topluluklarla uyum sorunu yaşıyor. İsrail bölgede hem kendisi hem de komşuları yönüyle güvenlik ikilemine neden oluyor.

Yüzde 73,6'sı Yahudi, yüzde 21.1'i Araplardan oluşan İsrail, 14 Mayıs 1948 tarihinde kurulmuştur. İsrail, Akdeniz'in güneydoğu kıyısında ve Kızıldeniz'in kuzey kıyısında yer alan bir ülkedir.

Kuzeyinde Lübnan, kuzeydoğusunda Suriye, doğusunda Ürdün, güneybatısında Mısır ve hem batı hem de doğusunda sırasıyla Filistin toprakları olan Gazze Şeridi ve Batı Şeria ile komşudur.

1096 ve 1921 yılları arasında, bölge, Hristiyan ve Müslümanlar arasında odak savaş noktasıydı.

Haçlı Seferlerinin bitiminden 1917 İngiliz fethine kadar Mısır, Memluk Sultanlığındaki Suriye vilayetinin bir parçasıydı ve 1517 yılından sonra Yavuz Sultan Selim hükümdarlığındaki Osmanlı İmparatorluğunun bir parçası olarak kaldı.

19. yüzyılın sonlarına doğru, Avrupa’daki Yahudilere karşı zulüm, Siyonist hareketi doğurdu ve antik krallıkların bulunduğu, Filistin olarak adlandırılan bölgede Yahudilere ait bir anavatan kurulmasına yönelik uluslararası destek arttı.

Suriye’nin İngilizler tarafından fethedilmesinden sonra, I. Dünya Savaşını takip eden Balfour Deklarasyonu ve Filistin mandasının kurulmasıyla birlikte, Aliyah (İsrail topraklarına diaspora Yahudilerinin geri dönmesi) artmıştır. Sonuç olarak da Arap ve Yahudi milliyetçiliğinin bölgede karşı karşıya gelmesinden dolayı Arap-Yahudi gerginliği artarak günümüze kadar ulaşmıştır.

1948 yılında İsrail Bağımsızlığının ilan edilmesiyle, Avrupa ve Müslüman ülkelerden birçok sayıda Yahudi, İsrail’e göç etmiştir. Aynı dönemde birçok Arap da İsrail’den göç etmiştir.

Arap-İsrail sorunu, Birleşmiş Milletler ’in Filistin’i taksim kararının ardından 1948’de kurulan İsrail devletine karşı Arap ülkelerinin savaş açmasıyla başlamış görünmekle birlikte, temeli 1917’de Balfour Deklarasyonu’yla Filistin’de bir “Yahudi milli yurdu” kurmayı taahhüt eden İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki Ortadoğu politikalarına dayanmaktadır.

Filistin sorununun ilk evresi, Yahudilerin Yahudi milli yurdunu kurma, Arapların da bunu engelleme mücadelesi etrafında 1948’e kadar sürmüş ve İsrail devletinin kurulmasıyla neticelenmiştir. 1948’den sonraki evre ise İsrail ile Arap devletleri arasındaki savaşlar ve sonuç getirmeyen barış girişimleriyle şekillenmiştir.

Arap-İsrail sorunu; 1948, 1967 ve 1973’te üç büyük savaşa, Filistin ve Arap topraklarının işgaline, yurtlarını kaybeden Filistinlilerin mülteci durumuna düşmesine yol açmış, bölgede kamplaşmalar yaratmış, silahlanmayı arttırmış, radikalizmi güçlendirmiş, büyük güçlerin bölgeyi nüfuz alanlarına bölmesine zemin hazırlamıştır.

Orta Doğu topraklarında II. Dünya Savaşı’na kadar İngiltere, SSCB, Fransa söz sahibi olmalarına karşın, II. Dünya Savaşı sonrasındaki süreçte bölgede ABD, SSCB, Almanya ve İngiltere hâkimiyetine devam ettirseler de en büyük pay ABD’nin olmuştur.

ABD, bölgedeki bu nüfuzunu hâlen devam ettirmekte ve bütün kontrolleri ellerinde bulundurmaktadır. Özellikle 1990’dan sonra SSCB’nin parçalanma sürecine girmesiyle birlikte ABD, bölgede tek başına hareket eder duruma gelmiştir ve bölgenin kontrolünü tamamen ele geçirme mücadelesine girmiştir.

Bu amaca yönelik olarak da Büyük İsrail projesi için adımlar atılmaya başlanmıştır. İsrailli siyasiler de bu durumu dinsel bir zorunluluk olarak göstermeye ve bölgedeki konumlarını ve kazanımlarını her durumda genişletmeye çalışmaktadırlar. Bu amaçla nükleer tehdit dâhil her türlü söylem medyadan okunur hale gelmiştir.

Asırlar boyunca hiçbir zaman önemini kaybetmeyen Mezopotamya ve verimli Nil toprakları günümüzde de birçok ülkenin nüfuz ve strateji planları içerisinde yer almaya devam etmektedir.

Orta Doğu'daki güvenlik dinamiklerine bakıldığında, en yoğun mücadelenin, ABD başta olmak üzere Batılı müttefiklerinin desteğiyle İsrail ve İran arasında devam ettiğini söyleyebiliriz. 

Dolayısıyla, son yıllarda bölgesel güvenlik ilişkilerinin en önemli unsurlarından birisi, İran'ın vekâlet savaşı olarak Hizbullah ile sürdürdüğü çatışmalardır. Bir diğeri ise İsrail ve Filistin arasında yaşanan toprak işgalleri dâhil sorunlardır. İran ve İsrail’in Ortadoğu’da büyük bir devlet kurma, dini ve siyasi bir kazanım elde etme odaklı mücadeleleri de devam eden gerilimlerdir.

İran, askeri konularda nitelik ve sayı olarak üstünlüğe sahip hasımlarını dengelemek adına mücadelesini ve Hizbullah’ı bölgeye yaymaya, bu amaçla da Basra Körfezi'nden Akdeniz'e kadar nüfuzunu artırmaya ve stratejik derinliğini genişletmeye çalışmaktadır. 

İsrail de topraklarında bulunan Filistin halkını baskı ve zorla başka bölgelere taşıma ve dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan Yahudileri bu topraklara taşıyarak Yahudileri bu bölgede toplama emelini gütmektedir.

ABD-Çin rekabetinin dünyanın birçok coğrafyasında ve çok farklı alanlarda ortaya çıkması ile beraber dünya üzerindeki mücadele alanları daha karmaşık ve belirsiz bir alana doğru kaymaktadır. İki ülke ve müttefikleri arasında devam eden bu mücadele sadece Asya-Pasifik özelinde değil dünyanın farklı kıtalarında farklı şekillerde de kendini göstermektedir.

Karşılıklı olan bu rekabetin yoğun ama örtülü olarak devam ettiği yerlerden birisi de Ortadoğu’dur. Tarihsel olarak büyük güçlerin temel rekabet alanı olmuş olan Ortadoğu bugün de mevcut olan bu rekabette de önemli pozisyonunu muhafaza etmektedir.

Öncelikle Çin devletinin bölgeye olan ekonomik etkisi ABD'nin Ortadoğu'daki etkisini de gün be gün azaltmaktadır. 

Çin, bölge ülkelerine verdiği kredilerde anlaşma yaptığı ülkelerdeki mevcut altyapıların yeniden inşasına katkı vermeyi ve böylelikle de konu ülkelerin ekonomik kalkınmalarını da yakından takip etmeyi amaçlamaktadır.

Çin, müşterek kalkınma modeli olan bu tarz yaklaşımını Afrika kıtasında bulunan ülkeler için de uygulamaya çalışmakta ve Ortadoğu’da İran ve İsrail de dâhil olmak üzere Afrika’da birçok ülke ile de işbirliğine gitmektedir.

Çin, ticaret üzerinden bu ülkeler ile işbirliği yaparak kendisine ekonomik bir zemin oluşturma çabası içerisindedir. 

Çin, bir yandan İran ile 400 milyar dolarlık anlaşma imzalarken diğer yandan Suudi Arabistan ile SİHA fabrikası kurma anlaşmaları imzalamakta ve sonrasında da İsrail ile liman anlaşmaları yapmaktadır.

Rus - Ukrayna savaşı sonrasında AB ile Rusya arasında doğalgaz ve petrol ithalatının sınırlanması sonrasında AB’nin enerji ithalatı konusunda AB tarafında gözler yeniden Ortadoğu'ya dönmüştür.

1948 yılında, özellikle Almanya’da yaşanan Yahudi karşıtlığı eylemler nedeniyle bölgeye sonradan monte edilen İsrail; hem kendi içinde hem de etrafındaki topluluklarla uyum sorunu yaşamaktadır. İsrail’in ulusal bilincinde, savaşlar, sayısız çatışmalar, terörist eylemler, nefret yüklü söylemler, Yahudi soykırımı ve Arap devletlerinin düşmanlığı düşünceleri bulunmaktadır. İsrailli yetkililer, kendi ülkeleri ve Ortadoğu bölgesi hakkında da şöyle düşünmektedir: İsrail, coğrafi olarak yalnızlaştırılmıştır. Müttefiklerden yoksundur. Coğrafi açıdan dış tehditlere açıktır. Bu nedenle daha fazla askeri güce ihtiyaç duymaktadır.

Soğuk Savaş döneminde Arap ülkeleri, İsrail’in varlığına şiddetle karşı çıkmışlardır. Bölge ülkeleri; Türkiye, Mısır ve Ürdün hariç, İsrail’i tanımaktan sakınmış ve İsrail yönetimiyle her türlü iletişim kurmayı reddetmişlerdir. Hatta bölge ülkeleri, İsrail ile birkaç kez silahlı mücadeleye de girmiştir. Bu devletler, aynı zamanda İsrail’i uluslararası arenada yalnızlaştırmaya çalışmış ve bu ülkeye karşı ekonomik ve diplomatik alanlarda boykot uygulamıştır. İsrail’in üstün askeri gücünün yansıra, ABD’nin sağladığı kesintisiz siyasi, askeri ve ekonomik destek, İsrail’in günümüze kadar varlığını sürdürmesine yardımcı olmuştur. 

Bölgede yaşadığı yalnızlık ve nüfusunun sayıca az olması nedeniyle İsrail, her ne koşulda olursa olsun, ABD’den koşulsuz destek elde etme arayışı içerisindedir. Bu bağlamda, ABD’den askeri teçhizat, teknik işbirliği, ekonomik yardım ve uluslararası siyasi destek elde etmeyi, dış politikasının temeli olarak görmektedir. İsrailli yöneticiler, büyük ve güçlü bir devlet ile ittifak ilişkisi içerisinde olmamaları halinde, bölgede çok fazla tutunamayacaklarını ve yok olup gideceklerini düşünmektedir. Bu nedenlerle de askeri strateji savunmalarının temelinde Nükleer silahların yanı sıra, kapsamlı ve ölçüsüz / aşırı misilleme kavramı yerleştirmişlerdir. 

Soğuk Savaşın sona ermesi ve Arap-İsrail barış süreci, İsrail’in, dış politikada daha rahat hareket etmesine neden olmuştur. 1990’ların başından 2011 yılına kadar, İsrail hükümetleri, barış sürecine öncelik vermişlerdir. Komşu Arap ülkeleriyle barışçıl ilişkilerini geliştirme arzusu, İsrail’in geleneksel stratejisinden ciddi anlamda ayrılma anlamı taşımaktaydı. Çünkü İsrail, Arap-olmayan devletler ile ittifak ilişkilerini geliştirerek, kendisini güvence altına almaya çalışmıştır. Özellikle Kuveyt krizi, İsrail’in en büyük düşmanı olan Saddam rejiminin ve Irak’ın eski gücünü kaybetmesine neden olmuştur. Diğer yandan Ürdün ile barış antlaşması imzalayan İsrail, Suriye ile de doğrudan görüşmelere başlamıştır. Filistinliler ile barış sürecini canlandıran İsrail, Körfez ülkeleri ve Kuzey Afrika devletleri ile de ilişkilerini geliştirmeye çalışmıştır.

İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn arasındaki diplomatik ilişkileri normalleştiren Abraham Anlaşmaları, eski ABD Başkanı Donald Trump'ın Beyaz Saray'da düzenlediği resmi bir törenle 15 Eylül 2020 tarihinde imzalanmıştır. Bu normalleşme adımları aynı yıl içerisinde genişleyerek Fas ve Sudan’a da ulaşmıştır. Bu diplomatik atılımların gerçekleşmesinde İsrail’in ekonomik açıdan güçlü bir ülke olmak isteği ve anlaşmaya katılan diğer ülkelerin ABD ile daha yakın ilişkiler içerisinde bulunma umutları bu anlaşmanın imzalanmasında en önemli etken olmuştur. 

İsrail’de Netanyahu hükümetinin yüksek yargıda kontrolünü artırmaya yönelik adımına karşı ülke içinde yüzbinlerce kişi protestolarına devam ederken, son araştırmalar aynı zamanda birçok İsrail vatandaşının ülkeyi terk etmeyi düşündüğünü de ortaya koymuştur. İsrail’in ve siyasilerinin son dönemde İsrail’de ayrışmayı başlatan bu olaylara karşı önlem alabilmesi halkını bir arada tutabilmesi için bir çıkış noktası gerekmekteydi. 

İsrail’in neredeyse tamamen dışa bağımlı olan enerji yönetimi ve politikaları, Doğu Akdeniz ve Leviathan, Afrodit ve Tamar bölgesinde bulduğu doğalgaz yatakları ile yeniden şekillenmeye ve değişmeye başlamıştır. Dışa bağımlı olan enerji politikasını yeniden şekillendirmeye çalışmakta ve bu dışa bağımlılıktan kurtulmak için enerji politikalarında değişiklikler yapmak istemektedir. Aradığı bu fırsatı da Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya’nın AB ülkeleri ile olan doğalgaz ve petrol ihracatının kısıtlanması İsrail’e aradığı bu fırsatı sağlamış görünmektedir. Akdeniz’de bulduğu doğalgaz rezervleri ile İsrail de bu fırsatı değerlendirmek istemektedir.

İsrail; yıllar boyunca Filistin topraklarını işgal etmiştir. Bu işgal ettiği Filistin topraklarında yerleşim birimleri kurmuş ve bu bölgelere İsraillileri yerleştirmiştir. İsrail bu davranışlarıyla da Filistin topraklarında kalıcı olmak istediğini ve daha da genişlemek istediğini göstermiştir. Batı Şeria’yı, Gazze’yi, Doğu Kudüs’ü, Golan Tepelerini işgal eden İsrail’e karşı BM; kararlar alsa da İsrail alınan bu kararları dikkate almamıştır. Yakın gelecekte de İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekileceğine ilişkin işaret olmadığı gibi Gazze’nin bombalanmasının da bu amaç için olduğu değerlendirilebilir. 

Bugün için İsrail’in Gazze’yi aldıktan sonra da duracağını düşünmek kesinlikle yanlış bir düşünce olacaktır. Geçmişte olduğu gibi, bundan sonra da Büyük İsrail için dini söylemleri ve kendisine söz verilmiş topraklar olduğunu ileri sürerek Türkiye de dâhil olmak üzere hep daha fazla toprak isteyecektir. İşgal ettiği Golan tepelerini Suriye’ye geri vermeyecek, Filistin’de iki devletli çözümü kabul etmeyecektir. Avrupa’nın içinden kovduğu bir halk olarak kendisine Ortadoğu’da bir yer edinmeye ve bölgede enerji, su, toprak ve nüfus yaratmak için ABD ve İngiltere’yi de arkasına alarak daha fazla bölgede sorun yaratarak kendi menfaatine uygun olarak çözmek isteyecektir. 

Bölgede hem Mısır devleti hem de ABD’nin söylemleri ile 7 Ekim olaylarının beklenmesi gerektiğine dair ciddi istihbaratların İsrail hükümetine bildirilmiş olmasına rağmen İsrail’in bu bildirimleri ciddiye almadığı anlaşılmaktadır. Tıpkı Kimyasal silahları bahane ederek Irak’a saldıran ABD gibi davranmaktadır.

Gazze, ABD’nin 11 Eylül olaylarının bir benzeri olarak Ortadoğu’da kurgulanmış ve bu olaylar neticesinde Gazze bölgesini bölgeyi ele geçirmek için bu saldırı, bilerek de kullanılmış denilebilir. 

Bölgeden bugüne kadar sadece 6.5 milyon dolayında Filistinli vatanlarını terk etmek zorunda kalmıştır. Irak ve Suriye’de mezhep çatışmalarının körüklenerek milyonlarca insanın yer değiştirilmesi gibi de aşama aşama tamamlanmaktadır. 

İsrail’in hedefi, bölgede bulunan ve Yahudi olmayan, kalan Filistinlilerin tümünü vatanlarının dışına çıkarmak, demografik yapıyı tamamen İsrail lehine değiştirmek istemektedir. 

Avrupa’daki Yahudi toplumların yerini de artık Ortadoğu’dan savaşlar nedeniyle Avrupa ülkelerine yeni gelen İran, Irak, Suriye, Arap ve Afrikalı çoğunluğu da Müslüman nüfuslar almaktadır. Demografik yapı artık Avrupa kıtasında da değişmeye başlamıştır.

Sonuç olarak, İsrail yönetimi, aşırı güvenlik ihtiyaçlarına yönelik uygun bir dış politika amacına bağlı olarak hareket etmektedir. Bölgede büyük bir ülke olmak ve bu büyük ülkenin ihtiyaç duyacağı enerji, su ve ekonomik gelişme için ticaret yollarına ulaşmak istemektedir. Akdeniz’de özellikle de enerji havzalarında söz sahibi olmayı amaçlamaktadır. Büyük İsrail devleti olabilmek için toprak, su, enerji, ekonomi ve nüfus sorunlarını çözmeyi amaçlamakta bu amaçla da belirlediği politikaları uygulamaya çalışmaktadır.

Aynı zamanda İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Savunma Bakanları askeri işbirliğini arttırma konusunda anlaştıklarını duyurmuşlardır. 

Üç ülke de Doğu Akdeniz'de Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan gerginliğin ortasında açık denizde gaz hakları konusunda yakın ilişkiler kurmuşlardır. Ayrıca İsrail ile Kıbrıs gazını Avrupa'ya taşıması için planlanan 1900 kilometrelik boru hattının temelini oluşturacak üçlü bir anlaşmaya da imza atmışlardır. Bu durum Gazze’den sonra İsrail’in hedefinin Akdeniz ve Kıbrıs olacağı düşüncesinin en büyük kanıtlarından biri olarak görülmelidir.

İsrail’in Yunanistan-GKRY aksıyla geliştirdiği ilişkileri, çoğunlukla 2009 yılında keşfedilen doğalgaz yataklarına dayanmaktadır. GKRY’nin sözde münhasır ekonomik bölgesine (MEB) tekabül eden Afrodit rezervi ve İsrail MEB’inin sınırları içerisinde kalan Leviathan ve Tamar doğalgaz yatakları, ikili ve üçlü ilişkilerin hızlı bir biçimde gelişmesinin temel tetikleyicileri olmuştur.

19 Aralık 2019 tarihinde onaylanan “Doğu Akdeniz Güvenliği ve Enerji Ortaklığı Yasası” isimli bir yasayla ABD’nin Doğu Akdeniz’de gelişen İsrail-Yunanistan-GKRY eksenine desteği de artık somut bir şekle dönüşmüştür. Bu bağlamda ABD; GKRY’ye yönelik silah ambargosunu kaldırmayı, İsrail-Yunanistan-GKRY ülkeleri ile ilişkilerini düzenleyecek bir Doğu Akdeniz Enerji Merkezi kurmayı, Yunanistan’a dış askeri yardımda bulunmayı ve ayrıca Yunanistan ve GKRY’ye Uluslararası Askeri Eğitim yardımlarını vaat etmiştir. Böylece Amerikan yönetimi, İsrail-Yunanistan-GKRY arasında olgunlaşan askeri ilişkileri desteklediğini bu yasa vasıtasıyla tekrar deklare etmiştir. Sonrasında ise ABD Ukrayna savaşı çerçevesinde Yunanistan’da başta DEDEAĞAÇ olmak üzere askeri üsler kurmaya başlamıştır.

İşte Gazze savaşı dünyanın tüm enerji politikalarının belirlendiği böyle bir yerde ve böyle bir zamanda meydana gelen bir mücadelenin artık dışa taşmış bir görüntüsüdür. Bu hali ile de bölgede Türkiye de olmak üzere her şeyin bir anda tahmin edilemez boyutlarda bir kaosa dönüşebileceği görüntüsü mevcuttur. Artık her şey bir pamuk ipliğine bağlıdır.

Yararlanılan Kaynaklar:

https://orsam.org.tr/d_hbanaliz/6ertanefegil.pdf

https://tasam.org/tr-TR/Icerik/70140/ortadoguda_cok_kutuplu_realizm_abd_ve_cinin_nufuz_savasi_

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/136965

Araştırmacı Yazar Müjdat  YUMAK
Araştırmacı Yazar Müjdat YUMAK
Tüm Makaleler

  • 07.12.2023
  • Süre : 5 dk
  • 811 kez okundu

Google Ads