Site İçi Arama

analiz-ve-raporlar

Sorumsuz Yetkililer Ülkesinde Her Yaşanan Depremde Ölmeye Devam Edecek miyiz?

Kuralsızlığın kural haline geldiği böylesi bir ülkede, afetlerin ardından, uzman adı verilen kişiler suçu kanunlara, yönetmeliklere vs. atarken, diğerleri de depremin nerede ve ne zaman olacağına ilişkin sadece bilimsel açıdan önemi olan fikirler ve öngörülerle toplumun pek hoşlandığı “kâhinlik – prophecy” rolüne bürünüp, zaten panik halindeki toplumun kafasını daha karıştırmaktan öte fayda sağlamamaktadırlar.

“Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın.”

Albert Camus

Kahramanmaraş Depreminin Yüklediği Yönetimsel Sorumluluk 

Yine alınabilecek tedbirleri zamanında almadığımız bir doğa olayı sonucunda on binlerce canımızı kaybettik, yüz binler kış vakti evsiz, okulsuz, hastanesiz kaldı, bir o kadarı da göç etmeye başladı. Böyle dönemlerde alışılageldiği üzere, politika (siyaset) yapmanın vakti olmadığı gibi sözüm ona “yüce”lik öğretici argümanlar dile getirilerek, insan eliyle yaratılan felaket, normalleştirilmeye çalışılır. Acılı günlerde, konuyu bilen, bilmeyen, uzamanı olan, olmayan kişilerin yarattığı kakofoni içinde yayılan bilgi kirliliğinde, sorunu yaratan temel unsurlar göz ardı edilip –bilinçli olarak yapılmasa da- üstleri örtülme çabasına girişilir. Sorunun tarihsel boyutları ışığında, siyaset bilimsel bir incelemesi yapılmadan, geleceğin de sağlıklı temeller üzerinde inşa edilmesinin mümkün olmayacağı kanaatiyle, aralarında teknik meslek grupları da olan pek çok çevreyi rahatsız edecek çözüm önerilerini –tekrar- sıralamanın vakti olduğunu düşünüyorum. “At sinekleri” de tatsız ve rahatsız edicidirler ama bazen uyanmak için gerekli olabilirler.

Siyaset biliminin temeli, iktidarla, iktidar tarafından korunması karşılığında bazı özgürlüklerinden “gönüllü olarak” feragat etmiş toplum arasında antant kalınmış hayali bir “sözleşme” olduğu fikrine dayanır (Hobbes, 1651). Siyasetin (yani Politika) varoluş nedenini eski Yunan’da Aristoteles (Politika, s. 1252b), “son aşamada kent devletlerinin [polis] kurulmasıyla, başlangıçtaki amaç sadece yaşamakken, şimdi iyi yaşamak amaç haline gelmesi” olarak açıklanmıştı. Yani siyasetin merkezinde yurttaşı koruma ilkesi yer alır; öncelikle yaşatamadığın yurttaşın, iyi yaşam hakkından bahsetmek mümkün değildir. Yaşam hakkının önemsenmediği, iktidarla (devlet) - yurttaş arasındaki “sözleşme”nin boşa düşmesi söz konusu olur. Yurttaşın yaşam hakkının, doğal olaylarından kaynaklanan önlenebilir riskler dışlanıp azaltılmadığından ötürü elinden alındığı böyle zamanlar, tam da “siyaset” yapmanın gerekli olmaktan da öte, zorunlu olduğu zamanlardır. 

Bugün “anayasa” adını verdiğimiz bu toplumsal sözleşmenin yürütme erkini, oradan aldığı yetkiler yoluyla siyasetçiler kullanır. Hiçbir sözleşme “sorumsuz yetkililik” üzerine kurgulanamaz. Ancak, gelişmemiş demokrasilerde, hukuk önündeki sorumluluklar, “hukuk vesayeti”, “askeri vesayet”, “mimar-mühendis vesayeti” vb. bulanık ve popülist kavramlar eliyle, seçmen önündeki sorumluluklara; hukuk önünde hesap verme de, seçmene hesap vermeye indirgenir. Bu şekilde siyasetçi, tüm icra yetkilerini ve bunlara dayalı ayrıcalıkları kullanan, ama sonucunda vereceği en büyük hesap, belki bir daha “seçilememek” olacak, fiilen “sorumsuz” bir yetkiliye dönüştürülmüş olur. Bu yetkili ama sorumsuz olma durumu, yavaş yavaş en üstten an alta kadar tüm kamu gücünü kullanan kişilere sirayet eder. Bu “tatlı” sistem, daha sonra yavaş yavaş meslek odaları da dahil olmak üzere toplumun tüm kademelerine doğru genişler; herkes, tüm yetkileri elinde toplarken, karşılığında da sorumluluk taşımayacağı bir düzeni tesis etmeye yönelir. 

Toplumsal sözleşme altında, yurttaşın feragat ettiği özgürlüklerden birisi de “canının istediği yere, canının istediği şekilde” yapı kondurabilme özgürlüğüdür. Ama madem yurttaş, iktidarın sorumsuz hale getirilişini kabul etmiştir, iktidar da yurttaşın yapacaklarına göz yumabilir; aksi takdirde iktidarın kaybedilme riski oluşur. Artık, karşılıklı çıkara dayalı, ama ölümcül bir “simbiyotik” kısır döngüye girilmiştir; yurttaş yapı yaparken denetlenemez, kaçak yapılar meşruiyet kazanır, oy kaybederiz korkusuyla belediyeler, kentlerdeki elektronik trafik denetim sistemlerini bile çalıştırmaz hale gelir. Topyekûn ihlal edilen kurallar artık “meşru” şekilde kural olmaktan çıkarılmıştır; kuralın meşruiyeti toplumsal olarak kabule dayalıdır zira. Düzenin tüm maliyeti de, kurallara saygı gösteren, azınlıktaki bir kısım “iyi yurttaş”ın üzerine yıkılır.

Kuralsızlığın kural haline geldiği böylesi bir ülkede, afetlerin ardından, uzman adı verilen kişiler suçu kanunlara, yönetmeliklere vs. atarken, diğerleri de depremin nerede ve ne zaman olacağına ilişkin sadece bilimsel açıdan önemi olan fikirler ve öngörülerle toplumun pek hoşlandığı “kâhinlik – prophecy” rolüne bürünüp, zaten panik halindeki toplumun kafasını daha karıştırmaktan öte fayda sağlamamaktadırlar. İleri düzeyde teknik bilgiler denetim dışı şekilde yurttaşlara pompalanır. Bir bina, -doğrudan fay hattının üzerine yapılmadıysa- tek nedenden ötürü yıkılır: denetimsizlik. Yurttaşın bilmesi gereken de, fayların boyu, derinliği, kaç atom bombalık enerjisi olduğu, P ve S dalgalarının periyodları, yönetmeliklerde betona konulması gereken demir donatı miktarı, yer çekimi ivmesi vb. gibi son derece teknik unsurlar değil, binasının, tasarım ve yapımının ve nasıl ve hangi “sorumlulukları” taşıyan kişilerce denetlendiği olmalıdır. Bir yüksek mühendis olarak, konut alırken hiçbir zaman “bu binayı hangi yer ivmesine ya da salınım periyoduna göre tasarladınız?” gibi bir soru yöneltmemişimdir. Denetimden de anlaşılması gereken, iki aşamalı olarak, tasarım (projelendirme) ve uygulamanın bağımsız denetimi olmalıdır. Türkiye’deki denetim sisteminin neden çalıştırılamadığına değinmeden önce, - bazı meslek odaları buna bile itiraz edecek olsa da (TMMOB, 2000, s. 100)-  dünyada başarıyla uygulanagelen kimi yapı denetim sistemlerini, sadece ana hatları ile kısaca gözden geçirmekte fayda vardır. 

Dünyada Yapı Denetim Uygulamaları

Öncelikle belirtmek gerekir ki, “toplumsal sözleşme” ve ona bağlı olarak geliştirilen kurallar manzumesi, içinden çıktıkları toplumun kültürel kodları tarafından şekillendirilir. Eğer bu kültürel kodların ne olduğu üzerine farkındalığınız varsa, başka toplumların yaptıkları başarılı uygulamaları gerektiği kadar örnek almak TMMOB’un iddia ettiği gibi “yanıltıcı” olmak bir yana, “ufuk açıcı” olabilir. Ne Japonya’nın kişisel “onur”a dayalı ya da Almanya’nın Prusya disiplinini devam ettiren denetim kanunları; ne de deprem bölgesi olmayan Fransa ve Almanya’nın teknik şartnameleri, doğal olarak başka ülkeler için aynen uygulanacak örnekler teşkil eder. Yine de doğru analiz edildiklerinde çıkartılabilecek pek çok önemli “ders” içerirler.

Yapı denetimi, kapsam (tasarım ve uygulama) ve sorumluluk (yapı sahibine ve kamuya karşı) yönünden ikişer aşamalı ve bir sigorta sistemi tarafından desteklenmesi gereken bir kurallar sistemidir. Şimdi birkaç örnek ülke bağlamında sistemin dünyadaki işleyişine bakalım. Yer darlığı nedeni ile kamu-özel binaların farklı denetim yöntemlerine değinmeyeceğim ama genellikle bütün ülkelerde, kamunun kendi binalarını kendi olanakları ile denetlemeyi tercih ettiğini söyleyebilirim. 

Almanya Örneği

Kamu, güçlü ve yetkin denetim birimlerinin kontrolü altında kamusal denetim yetkisini hem tasarım hem uygulama için yetkin bir mühendise (Prüfingeniur) devreder. Yetkin mühendislik payesi, 10 yıl meslek deneyimli ve iyi referanslı mühendislere, dört farklı ana daldan birinde, bağımsız Yapı Enstitüsü (Institut Für Bautechnik) sınavı sonrası 5 yıl geçerli olacak şekilde verilir. Yetkin mühendisin ücreti kamu tarafından (İnşaat Müdürlüğü) karşılanır ve yüklenici ya da mal sahibi ile doğrudan ticari ilişkisi olması istenmez. Yapımında yer aldıkları bina için, yüklenici, şantiye şefi (mal sahibi adına), yetkin mühendis ve proje müellifi, her biri ayrı ayrı 30 yıl süre sorumludur. Alman sisteminde bina sigortası zorunluluğu olmamakla birlikte uzun süreli mesleki sorumlulukları nedeniyle, tüm bileşenler zorunlu mesleki sorumluluk sigortası yaptırırlar ve binalarda oluşacak kusurlar ya da hasarlar bu sigorta tarafından karşılanır. Mal sahibi adına denetimden sorumlu kişi şantiye şefidir. Bütün Almanya’da denetim işleri yetkin mühendislik payesi verilmiş sadece 800 kadar Prüfingeniur tarafından yürütülür. 

Fransa Örneği

Fransa, yapı denetiminin tamamen kamu sisteminin dışında, sigortacılık sektörü içinde çözmüştür. Kısaca sigorta primleri yolu ile etkin bir oto-kontrol yapısını sağlamayı hedefler. Kamunun bir binayla ilgili denetim sorumluluğu imar planına uygunluk onayıyla son bulur. Tasarım ve uygulama denetimi ülke genelinde sadece altı adet olan mali yapısı çok güçlü SOCOTEC gibi özel şirketlere devredilir. Binalarda oluşacak olası hasarlar bu denetim şirketlerinin sigortacıları tarafından karşılanır. Doğal olarak bu şirketlerin ödedikleri sigorta primleri, denetledikleri binalarda oluşacak hasarlara doğru orantılı olarak artacağından, kusurlu imalatlara izin vermeleri mümkün olmaz. Denetim şirketlerinin ücretleri doğrudan sigorta şirketince karşılanır ve yüklenici ya da mal sahibi ile aralarında ticari ilişki oluşmasına izin verilmez. Sigorta şirketleri denetimden geçmiş binaları, yapısal hasarlara karşı 10 yıl zorunlu sigorta ile sigortalarlar. Deprem riski düşük olduğundan bu sürenin az tutulduğunu düşünüyorum. İsteyen mal sahipleri, iki yıllık, tüm imalatları kapsayan ihtiyari bir sigorta da yaptırabilir. Yüklenici ve denetçi firmalar zorunlu mesleki sorumluluk sigortası ile güvence altına alınırlar. Çalışan denetçilerin yetkinlikleri, mensubu oldukları firma tarafından garanti edilir. Yetersiz denetçilerin sistem içinde kalamayacakları açıktır. Sigorta yükü çok ağır olduğundan, devletin (CCR) aracılığı ile re-asürans sağlanır.

ABD Örneği

ABD’de özellikle konut yapım işleri geleneksel olarak, mal sahibine karşı sorumlu proje müellifince (Mimar) seçilen ve denetlenen müteahhitler tarafından yerine getirilir. Kamu adına tasarım ve uygulama denetim yetkisi Kent Belediye Konseylerince (CITY) profesyonel mühendislere (PE : Professional Engineer) devredilir. PE unvanı, sektörün diğer profesyonellerinin önermesi ile en az 4 yıl deneyimli inşaat mühendislerine, tam bağımsız olarak hareket eden Mühendislik ve Haritacılık için Ulusal Teftiş Konseyinin (National Council of Examiners for Engineering and Surveying -NCEES) yaptığı, Temel Mühendislik (FE) ve Profesyonel Mühendislik (PE) sınavlarında başarılı olmaları halinde, en fazla 5 yıl süre ile verilir. Amerikan sisteminde inşaat mühendisliği diploması alan kişinin, bundan doğan hakları kullanabilmesi için, mezun olduğu üniversitenin de akredite olma şartı vardır. PE’nin ücreti mal sahibi tarafından karşılanır. Yüklenici, Mimar ve PE’nin sorumlulukları eyaletlerle ve proje tiplerine göre değişmekle birlikte 15 yıla kadar çıkabilir. Zorunlu olmamakla birlikte, tüm bileşenler içtihat hukukundan (common law) kaynaklı ağır tazminatlarla karşılaşmamak için Mesleki Sorumluluk Sigortası yaptırırlar ve binalarda oluşabilecek hasarlar bu sigorta tarafından telafi edilir.

Yukarıdaki üç ülke sisteminin gözden geçirilmesinden çıkarılacak sonuç, etkin bir denetim mekanizmasının, bina tasarım ve uygulamasının, kamu adına hareket eden, yetkinliği sınırlı süreli olarak ispatlanmış ve mesleki sorumluluk sigortası kapsamında güvenceye alınmış mühendislerce, yükleniciler ile doğrudan ticari ilişkiye girilmeden, yine sigorta prim sisteminden kaynaklanan bir oto-kontrol dahilinde kurulabileceğidir. Şimdi ülkemizde etkin bir yapı denetim sistemini neden kuramadığımızı, tarihsel gelişmeler ışığında inceleyelim. 

Türkiye’de Yapı Denetimine Tarihsel Bir Bakış

Toplumsal olarak yaşam hakkımızı savunmayı, büyük acılar yaşanmadan aklımıza getirmeyi sevmiyoruz. Acılarımızı da kısa sürede unuttuğumuzdan sorunlarımıza kalıcı çözümler getirmemiz mümkün olmuyor. Binaların mühendislik tasarımları, maruz kalacakları en büyük yüklerde hiç hasar görmeyecek şekilde değil, kabul edilebilir bir hasara veya en azından içlerindeki insanların tahliyesine izin verecek kadar bir süre dayanabilme kıstasına göre yapılır. Aksi takdirde binalar ekonomik olarak yapılabilir olmaz.  

Türkiye'de deprem yönetmeliği ilk kez 1947 yılında, 1939 yılında yaşanan Erzincan deprem afetinden sonra hazırlanmıştır.  Ülkemizde, bugüne kadar, 1947, 1953, 1961, 1968, 1975, 1998, 2007 ve 2018 (halen yürürlükte) yıllarında olmak üzere, deprem yönetmelikleri toplam 7 kez revize edilmiştir. Her revizyonda kabul edilebilir hasar kademesi düşürülmüş, binaların maruz kalacakları hesap yükleri yükseltilerek olası depremlerden daha az etkilenmeleri hedeflenmiştir. 1992 Erzincan (6.8) ve 1999 Gölcük (7.8) depremlerini yerinde gözlemlemiş bir mühendis olarak söyleyebilirim ki, 1975 yönetmeliğine göre yapılmış pek çok binanın, hasar görmeden ayakta kaldığına şahitlik ettim. Çok daha yetkin bilimsel çalışmalar sonucunda hazırlanmış 1998 ve 2018 yönetmelikleri ile bilimsel ilerleme bina yapım yöntemlerine yansıtılmış oldu. Son yönetmelik, 110 kişilik alt çalışma grubu üyeleriyle birlikte 8 Çalıştay sonucunda güncellenmişti. Şunu rahatlıkla ifade edebilirim ki, 1975 ve sonrasındaki deprem yönetmeliklerine tamamen uyulduğu halde, bir deprem sonucunda ağır hasar almış bir bina bulmak son derece güç olacaktır. Bu kadar titiz ve yoğun çalışmalar sonucunda hazırlanmış yönetmelikleri “yetersiz” bulup, başka bir ülkeden teknik yönetmelikleri aynen kopyalayalım demek hem bilimin inkârıdır hem de konuyu kavrayamamış olmaktır. Oysa sorunun temeli, projelerin ve uygulamanın, teknik yönetmelik şartlarına göre denetleyecek etkin bir mekanizmanın oluşturulamamasına dayanır. 

Denetleme mekanizmaları ilk kez 1985 tarihli 3194 sayılı imar kanununa eklenen fenni mesul (sonradan Teknik Uygulama Sorumlusu –TUS) marifetiyle getirilmek istenmiştir. İdare ve yapı sahibi adına denetim yapmakla yükümlü fenni mesuller, hem ücretlerin maliyetleri bile karşılamayacak kadar düşmesi, hem de yap-sat işerinde (ilk) mal sahibi ve müteahhidin aynı kişi olmasından kaynaklanan çıkar çatışmalarının arasında kaldıklarından, kısa sürede uygulama formaliteye ve kağıt işine dönüşüvermiştir. 1992 Erzincan ve 1999 Gölcük depremlerinden sonra bile, tam yetkili olması gerekirken, haklarında dava açılıp hüküm giymiş fenni mesuller bulunmaması sistemin işlevsizliğinin başlı başına bir kanıtıdır. İlgili kanuna göre, “…belirtilen mükellefiyetleri yerine getirmeyen …. yapı veya parsel sahibine, harita, plan, etüt ve proje müelliflerine, fenni mesullere, yapı müteahhidine ve şantiye şefine, ilgisine göre ayrı ayrı olmak üzere…” sadece idari para cezaları verilir. Böylelikle, pek çok kişiye yayılıp dağıtılan ve uygulaması ancak borçlar kanuna göre “ispat halinde” mümkün olan yaptırımlarla, fiilen bir “yaptırımsızlık” hali getirilmiş, İdare de zaten her tür yaptırımdan muaf kılınmıştı. Sorumsuz yetkilik sisteminin bedeli, yurttaşlarca ödenmeye devam etti. 

1990’lı yıllarda özellikle İMO ve İntes’in (Türkiye İnşaat Sanayicileri İşveren Sendikası) girişimleri ile başlayan ve sigorta ve mali sorumluluğa dayalı çağdaş bir yapı denetim sistemi çalışmaları, 1992 Erzincan depremi sonrasında hayli yol almış (Karaesmen, 1992), özellikle ODTÜ’de yürütülen çalışmalar, 27 Temmuz 1999 tarihinde düzenlenen Danışma Kurulu Toplantısında katılımcılara sunulmuş, bakanlık yetkilileri, bu toplantıya da ardından düzenlenen 10 Ağustos 1999 tarihli nihai rapor toplantısına da “meşgul oldukları gerekçesiyle” katılmamışlardır (Gülkan, 2001). Ardından gelen 17 Ağustos 1999 Gölcük ve sonrasındaki Düzce depremlerinin şoku ile bu çalışmalar, 10 Nisan 2000 tarihinde yayınlanan 595 ve 28 Haziran 2000 tarihli 601 Sayılı kısmen de olsa hayata geçirilmek istenmiştir. 

595 sayılı KHK ile, yapıların taşıyıcı sistemlerini tasarlayan proje mühendisleri ilk defa “uzman” statüsünde olan meslektaşlarınca denetlenecek, tüm uygulama kusursuz sorumlu sayılacak yapı denetim kuruluşu ve yine uzman mühendisçe denetlenirken, 10 yıl süre ile doğal afetlerden kaynaklananlar da dahil hasarları yine denetim kuruluşu tazmin edecek,  proje bedelinin yaklaşık %4-8 arasında değişecek hizmet bedeli yapı sahibinden tahsil edilirken, denetim kuruluşuna belediyece ödenerek aradaki ticari bağ koparılacaktı. 10 yıl süreli tazminat yükümlülüğü de denetim kuruluşunun yaptıracağı aynı süreyi kapsayacak bir mesleki sorumluluk sigortası ile güvence altına alınacaktı. Oluşturulan İl ve İlçe Yapı Denetim Komisyonları sayesinde, yurttaşın belediyeler üzerinde kurmak isteyeceği siyasi baskı da hafifletilmişti. Bu KHK’nın ardından yayınlanan 601 sayılı KHK ile “uzman mühendis” ve “uzman mimar” tanımı da yapılmış, ilgili meslek alanında yine uzman mühendis ve mimarların yanında 5 yıl mesleki deneyim sahibi olmak, meslek odalarınca düzenlenecek eğitimlere katılmak ve melek odaları, bakanlıklar ve YÖK tarafından ortak yapılacak sınavda başarılı olmak şartı getirilmişti. Tüm bunlar beraber düşünüldüğünde yukarıda sıraladığımız, dünyadaki iyi örneklerine benzer bir denetim sisteminin ana çatısı oluşturulmuştu. 

Ancak, önce sigorta sistemi mesleki sorumluluk sigortası kavramına uzak olduğundan ve riskleri doğru değerlendiremeyip denetim bedelinin üzerinde sigorta bedelleri çıkardıklarından, bu maddenin uygulaması geriye bırakılınca tüm sistem topal kalmış oldu.  Sonra, kurulmaya çalışılan bu özerk ve özel sektöre dayalı yapı, TMMOB’a bağlı meslek odaları arasında huzursuzluk yarattı. TMMOB’un, 1997 yılında ODTÜ Deprem Mühendisliği Araştırma Merkezine verilen Dünya Bankası kredisi ile başlayan ve denetimin özel sektöre verilmesi düşüncesinin hayat bulmasından kaynaklanan huzursuzluğu gün yüzüne çıktı (TMMOB, 2000, s. 98). Oysa denetim yetkisi 3194 sayılı imar kanunundan beri fenni mesuller eliyle kamu tarafından devrediliyordu. 595’le getirilen hizmet bedeli yüksek bulunduğundan, bunun ranta dayalı bir sistem olduğu, inşaat mühendislerini öncelediğinden başta mimarlık olmak üzere “mesleğin inkarı” sayılacağı (Gülkan, 2001), kamunun denetim görevini devretmesini gerektirdiğinden anayasaya aykırı olduğu gerekçesi ile o dönemin ana muhalefetteki Fazilet Partisi üzerine odalarca baskı kurulması sonucu, AYM’ye yaptırılan başvuru ile 595 sayılı KHK iptal edildi; onun tamamlayıcısı olan “uzmanlığı” tanımlayan 601 sayılı KHK da işlevsiz kaldı. Bu iptal kararı, mimarlar odası başta, jeoloji mühendisleri odası ve diğer TMMOB bileşenlerince (İMO hariç) hararetle kutlandı.  Meslek odalarının o gün işbirliği yaptığı siyasi görüş, 2013 yılında TMMOB’un hemen tüm denetim yetkileri budandığında bu durumu “Mimar ve mühendis vesayeti bitti” (Yeni Şafak 11.07.2013) başlığı ile kutlayacaktı.

Meslek odalarının itirazları ile KHK’lar iptal edilince, hükümet de vakit kaybetmeden, ne meslek odalarına ne de üniversitelere danışarak 29 Haziran tarihinde 4708 sayılı Yapı Denetim Kanununu bir torba yasa içinde çıkartıverdi. Bu kanunla 595 sayılı KHK’nın getirdiği olumlu değişiklikler de ortadan kaldırılmış oldu. İl ve İlçe Yapı Denetim Komisyonları kaldırılarak belediye denetimleri tekrar siyasi baskıya açık hale getiriliyor, denetim bedeli %3’e indirilip denetim kuruluşlarının sorumlulukları İSG şartlarını da kapsayacak şekilde genişletilip, işlemeyen TUS sistemi bu sefer şirket adı altında tekrar kurulmuş oluyordu. Mesleki sorumluluk sigortası yaptırma şartı kaldırılıp mali güvence yok edilirken, uzman ve yetkin mimar-mühendis kavramları da buharlaşmıştı. Denetçi mimar ve mühendis belgesi verilmesi, meslek odaları da dışlanarak Bayındırlık ve İskân Bakanlığına bırakılınca, “uzmanlık” da siyasi bir hale dönüştürülmüş oldu. Taşıyıcı sistem sorumluluk süresi, 10 yıldan 15 yıla çıkartılsa da, sorumluluk yine proje müellifi, denetçi mimar / mühendis, müteahhit, malzeme laboratuvarları gibi geniş bir alana yayılıp aslında işlevsizleştirildi; oluşacak maddi hasarlar kimden, hangi oranda ve hangi kontr-garanti karşılığı tazmin edilebilirdi?  Kısacası tekrar başa dönülmüş oldu. 

Çözüm Mümkün mü?

Topraklarının %50’sinin, nüfusumuzun %60’ının, büyük sanayi merkezlerinin %74’ünün, barajlarının %30’unun çok riskli deprem bölgelerinde yer aldığı bir ülkede (Güleş, 2019), artık başıboş ve etkin denetimden uzak bir inşa sürecinin sürdürülebilir olmadığı aşikârdır. Kanımca, etkin bir denetim mekanizmasının oluşturulması ancak aşağıdaki unsurların bir araya getirilmesi ile mümkündür.

Yerel ve merkezi yönetimlerin ne eleman kalitesi ne de sayısı bakımından, ülke genelinde yılda verilen ortalama 106 bin bina ruhsatını (TÜİK 2002-2021 verilerine göre ortalama yıllık 137 milyon m2 inşaat alanına tekabül eder) ve bir o kadar da kullanım iznini (iskan), ne proje ne de uygulama yönünden denetleyebileceği kabul edilmeli, denetim yetkisi, yerel yönetimlerin kontrolünde özel sektöre devredilmelidir. Sadece İstanbul’da 2022 yılında yaklaşık on bin ruhsat ve on bin iskân izni verilmiştir ki, günde ortalama 67 hayati belgeye denk gelir. 

Denetim kuruluşları, tüm ülke genelinde 10 adedi geçmeyecek, mali yapısı çok güçlü (Fransa örneği gibi), ve sadece denetim işiyle yetkilendirilmiş, meslek odaları ve üniversitelerce siyasi baskıdan uzak olarak akredite edilmiş olmalılardır. 

Yetkin mimar / mühendislik sistemi geri getirilmeli, denetim kuruluşu denetlediği her bina için belli sayıda uzmanı istihdam etmelidir. Bu unvan, 5 yıl süre ile, ilgili meslek odası ve üniversiteler arası oluşturulacak bir kurulun yapacağı sınav sonrası verilmeli, meslek odaları periyodik eğitimleri zorunlu tutmalıdır. Üniversitelerin inşaat mühendisliği ve mimarlık bölümleri müfredatına, idari ve teknik konuları kapsayacak “yapı denetim” dersleri eklenmelidir. 

Denetim kuruluşları zorunlu mesleki sorumluluk sigortasına tabi olmalı, denetimini üstlendikleri her binanın kullanım izninden itibaren en az 15 yıl süre ile güvence altına almaları sağlanmalıdır. Sigortacılık sistemi bu tür sigortaları yapabilir şekilde yapılandırılmalıdır.

DASK sistemi yardım sandığı olmaktan çıkarılmalı, risk analizi tabanlı, re-asüre edilebilir gerçek bir sigorta haline getirilmelidir. DASK, mal sahiplerine karşı sorumlu olmalı ve hasarlarını karşılamalı, bu hasarları denetim kuruluşlarının ve müteahhitlerin yaptıracağı Mesleki Sorumluluk Sigortalarından tazmin etmelidir. Bu şekilde, denetim kuruluşlarının ödeyeceği primler, sundukları hizmet kalitesine bağlı olarak farklılık gösterecek, otokontrol sağlanacaktır.

Tüm sorumluluk, -proje müellifi de denetim kuruluşunca denetleneceğinden- müteahhit ve denetim kuruluşu tarafından ortaklaşa karşılanmalıdır. Sorumluluğun yayılması ve dağıtılmasının önüne geçilmelidir. Bu nedenle, müteahhitler de mesleki sorumluluk sigortası kapsamına alınmalı, primleri sigorta şirketinin belirleyeceği yetkinlik kıstaslarına göre belirlenmelidir.

Denetim kuruluşlarına ödemeler, yerel yönetimlerin mal sahiplerinden tahsil edeceği ruhsat ve iskân bedellerinden yapılmalı, bu kuruluşlar her tür siyasi, toplumsal, müteahhit ya da mal sahibi baskısından uzak tutularak, denetleyen ve denetlenen arasındaki ticari bağ kesilmelidir.

Her yıkım, ders alabilenlere yeniden yapılanma için önemli bir fırsat sunar. Ders alamayanlar için doğal seçilim yasaları işlemeye devam eder. 

Kaynaklar

Aristoteles. (2018). Politika (4. b.). (A. Cevizci, Çev.) İstanbul: Say.

Bayraktar, S. (2001). Yapı Denetiminin Dünyadaki Uygulamaları ve Türkiye'deki Gelişim Süreci. İTÜ Fen Bilimleri Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi. İstanbul.

Güleş, M. (2019). 4708 SAYILI YAPI DENETİMİ HAKKINDA KANUNUN UYGULANMASINDA KARŞILAŞILAN SORUNLAR VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ. KTO Karatay Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi . Konya.

Gülkan, P. (2001/2). 595 sayılı Yap Denetimi Hakkındaki Kanun Hükmündeki Kararname'nin İptali ve Ardından Gelen 4708 Sayılı Yapı Denetim Kanunu Hakkında Bir Deneme. TMH- Türkiye Mühendislik Haberleri, 412, s. 7-19.

Hobbes, T. (1651). Leviathan (1st ed.). Paris: Andrew Crooke.

Karacaoğlu, Ö. (2005). Dünyada ve Türkiye'de Yapı Denetim Sistemleri ile Sigorta Uygulamaları. Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi. İstanbul.

Karaesmen, E. (1992, Haziran). Erzincan Depremi Işığında Yapıda Denetim-Sorumluluk ve Sigorta. 13 Mart 1992 Erzincan Depremi Mühendislik Raporu, 77-92. Ankara: İMO.

TMMOB. (2000). Doğu Marmara Depremleri ve Türkiye Gerçeği. Ankara: TMMOB.

Yüksek Mühendis ve Akademisyen Ender ŞENKAYA
Yüksek Mühendis ve Akademisyen Ender ŞENKAYA
Tüm Makaleler

  • 23.02.2023
  • Süre : 10 dk
  • 900 kez okundu

Google Ads