Site İçi Arama

analiz-ve-raporlar

Türkiye-Suriye ve Rusya Olası Üçlü Zirvesinden Ne Bekleniyor?

Suriye Rejim Lideri Esad başta kendi halkı üzerine kimyasal silah kullanımı olmak üzere BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesindeki “İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar” (Crimes Against Humanity)’ı işlemiş olduğu teyit edilmiş bilgiler arasındadır.

Suriye’de barış ve istikrar denildiğinde olması gereken ülkenin kendi iç sinerjisi ile oluşturulan yapılarla sorunların çözülebilmesidir. Gerçek ve beklenen budur. Bunun belki de en önemli çıkış noktası dokuzuncu kez bir araya gelemeyen ‘Suriye Anayasa Komitesi’nin toplanması ve işlevselleştirilmesidir. Malum, 2011'den bu yana devam eden Suriye iç savaşına siyasi çözüm geliştirmek adına Astana süreci kapsamında oluşturulan ‘Suriye Anayasa Komitesi’ ilk toplantısını 30 Ekim 2019 tarihinde İsviçre'nin Cenevre kentinde gerçekleştirmiş ve de bugüne kadar 8 toplantı yapmış, ama üzülerek ifade etmek gerekir ki kayda değer ciddi bir ilerleme de sağlayamamıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkmenistan ziyareti sonrası basın mensuplarına Suriye konusundaki açıklaması Suriye’nin barış ve istikrarı yolunda gerçekten son derece önemli bir atılımdır. Bu açıklama ile Türkiye-Rusya ve Suriye arasında ‘Liderler Zirvesi’ olarak bir araya gelme isteğinin uzunca bir aradan sonra hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından ortaya konulması bölge için umut verici bir gelişme olmuştur. 

Tel Rıfat, Munbiç ve Ayn-ül Arab (Kobani)’ı yapılması elzem olan kara harekâtına karşı olan ABD ve Suriye PeKaKası’nın eylem birliğinin geriletilmesi amacıyla eşgüdüm içerisinde kalıcı bir harekâta girişilmesi beklenenin ötesinde yeni bir açılımın da kapılarını aralamıştır. Rusya ve İran’ın birer koltuk değneği gibi ayakta tutmaya çalıştıkları Esad’a sürekli can suyu vermeleri, bu işe 3’üncü bir ayak olarak Çin ve bazı Arap ülkelerinin de katılmaları ile Esad’ın sanki ikinci baharını yaşamaya başladığı açık seçik ortadadır. Bu destekler Esad’ın yönetilebilir olmasında, açıkçası koltuk değneği olanlar açısından kendilerine bağladıkları Esad’ın her istediklerini yaparak güçlük çıkarmamasında yattığı da söylenebilir. (1) 

Oysa Suriye Rejim Lideri Esad başta kendi halkı üzerine kimyasal silah kullanımı olmak üzere BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesindeki “İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar” (Crimes Against Humanity)’ı işlemiş olduğu teyit edilmiş bilgiler arasındadır.

Yeri gelmişken bir önemli konuyu da büyük harflerle ifade etmekte yarar var, sevgili okurlar. LOZAN’DA KABUL EDİLEN TÜRKİYE-SURİYE HUDUDU SORUNLU BİR SINIRDIR. Öyle ki, sınır hâkim arazi kesimini, yani tepeleri Suriye’de, mahkûm arazi kesimi yani çukur bölgeleri Türkiye’ye bırakması bir yana demiryolu güzergahına tabi bir sınırdır. Her iki ülkeyi birbirinden ayıran demiryolu meskûn mahallerin tam ortasından geçmektedir. Buraya özgüdür ancak yanlıştır. Nedeni de açıktır. Asırlardır hep birlikte iç içe yaşayan insanları, akrabaları bölen bir sınırdır. Ancak yüz yıl geçmesine karşın yayılmacı devletler tarafından beklenilen düşman kardeşleri yaratamamıştır. Kuşkusuz bunda Osmanlı Devleti’nin eski uyruklarını korumadaki payının olduğu kadar, “ümmet” kavramının etkili olduğu söylenebilir. 

Bir başka deyişle, Türkiye-Suriye sınırı, köyleri, nahiyeleri, beldeleri, kasabaları ve kentleri tamı tamına ikiye bölmüş bir hudut olmasına karşın toplumlararası düşmanlığı yaygınlaştıramamıştır. Ancak hem Suriye hem de Irak sınırı Lozan’dan bu yana devamlı bir şekilde sorun üretmeye devam etmiş günümüze kadar gittikçe aran bir ivme ile bu durum süre gelmiştir. Bilindiği üzere, Birinci Dünya Savaşı sonrası hemen hemen bütün Ortadoğu’da yapılageldiği üzere Çöl Kraliçesi İngiliz Ajanı Gertrude Bell tarafından sınırların cetvel ile çizilerek sorunlu bırakılmasına özel çaba gösterilmiştir. Oysa yapılması gereken bu sınırların öncelikle doğal arazi arızalarına oturtulması, yerleşim yerlerinin bütünüyle bir ülkenin sorumluluğuna verilmesidir. Maalesef, bu durum bilinçli bir şekilde yapılmış, İngiliz İstihbarat Servisi (BIS) tarafından çizilen özenle çizilen sınırlar, yaratmış olduğu sorunlar günümüze kadar sarkmasına azami gayret gösterilmiştir. 

İkinci önemli husus ise, her daim Türkiye’nin önüne konan hem Suriye hem de Irak sınırında 32 km. güvenlik şeridinin Türkiye topraklarına yakın gelecekte ilhak edilmesi meselesidir. Türkiye gerçekten bizar bir ülke durumundadır. Başta PeKaKa olmak üzere terör örgütleri hem Suriye'nin hem de Irak’ın kuzeyinden Türkiye’yi tehdit, taciz, tahrik ve tahkir (4 T) etmeleri vaka-yı adiye duruma gelmiştir.  Oysaki gerek Soçi Mutabakatı gerek Astana’da alınan kararlar ve gerekse BM Kuruluş Antlaşmasının 51’inci maddesi çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti tarafından tesisi edilecek bir güvenlik koridorunda her türlü tedbiri alabilmesine dair amir hükümler bulunmaktadır. 

Bir başka husus ise Türkiye tarafından ivedilikle tesis edilmesi gereken 32 km.lik bu güvenlik şeridinde gerek Suriye gerekse Iraklı sığınmacıları yerleştirilmesi aciliyet arz etmektedir. Türkiye’nin kesinlikle İsrail`in Filistin topraklarını işgal ve Yahudi yerleşimcileri yerleştirmek gibi güvenlikli bölgeye Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını getirip yerleştirme gibi bir politikası yoktur. Osmanlı Devleti’nin devamı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin de eski tebaasının topraklarını her vesileyle toprak bütünlüğü içerisinde kabul ettiği gibi, irredantist politikaları da reddeder bir siyaset takip etmektedir.   Aynı zamanda bu güvenlik şeridi içerisindeki bölgelerin demografik yapısını etkileyecek herhangi bir eylemde bulunmadığı gibi, bu durumu da dünya kamuoyu önünde teyit etmektedir. 

İşte bütün bunların ötesinde uzunca bir süreden beri, buzdolabında bekleyen Türkiye-Suriye ilişkilerini tekrardan canlandırmak amacıyla geçmişe sünger çeken Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye'nin Suriye ile ilişkilerinin geleceğine yönelik olumlu açıklamalarını art arda sıralamıştır. Son açıklamasında olması gerekeni aşağıdaki gibi bir kez daha ifade etmiştir:  

"Suriye-Türkiye-Rusya üçlü olarak bir adım atalım istiyoruz. Önce istihbarat örgütlerimiz, ardından savunma bakanlarımız, daha sonra dışişleri bakanlarımız bir araya gelsin. Sonra da biz liderler olarak bir araya gelelim" sözleri, bölgedeki gelişmeleri daha dikkatli gözlerle izlenmesini sağlamıştır.” (2) 

Nitekim, Suriye-Türkiye-Rusya üçlü zirvesine evrilecek olan bu açılımda, ABD'nin konuya yaklaşımı "İlişkileri Geliştirmeyeceğiz" yönünde biçimlenmiştir. ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Basın Ofisinden yazılı yanıtta, Biden yönetiminin Suriye'deki rejimin lideri Beşar Esad'a herhangi bir destek vermeyeceği ve Esad'ın itibarının iade edilmesinin söz konusu olmayacağı kaydedilmiştir. Esad'ın "acımasız diktatör" olarak tanımlandığı açıklamada, "ABD, Esad rejimi ile diplomatik ilişkilerimizi geliştirmeyecek ve diğer ülkelerin ilişkilerini geliştirmesini desteklemiyoruz" ifadelerinin kullanılması dikkat çekmiştir. "Kalıcı Siyasi Çözüm" açıklaması ise aşağıdaki cümlelerle devam etmiştir:

"Bölgedeki devletleri, Esad rejiminin son on yılda Suriye halkına uyguladığı zulmü ve ayrıca rejimin ülkenin büyük kısmının insani yardım ve güvenliğe erişimini engellemeye yönelik devam eden çabalarını dikkatlice düşünmeye çağırıyoruz. Suriye'de ve daha geniş bir bölgede istikrarın ancak tüm Suriyelilerin iradesini temsil eden siyasi bir süreçle sağlanabileceğine inanıyoruz ve kalıcı bir siyasi çözümün ülke içinde kalmasını sağlamak için müttefikler, ortaklar ve BM ile birlikte çalışmaya kararlıyız."(2)

Tüm bu açıklamanın arkasında ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkmenistan ziyareti dönüşünde bölgedeki yapılması elzem olan operasyonlara ilişkin açıklamalarına karşı açık bir tavır almamakla birlikte zımnen böyle bir işe kalkışılmaması gizemli bir şekilde ifade edilmiştir. Bu bir nevi ihtiyatlı kararlılık gösterisi bir caydırıcılık tedbirinin dikte ettirilmesinden başka bir şey değildir.  Evet, bu bir caydırıcılıktır, Suriye PeKaKası’na arka çıkmak adına göreceli bir biçimde kabul edilemez ölçüde sonuçlar doğuracağı tehdidinde bulunmak suretiyle, Türkiye ve Suriye Milli Ordusu ile yapılması zorunlu olan operasyondan vazgeçirmeye dayalı bir stratejidir. 

Malum, ‘Klasik Caydırma Kuramı’, “rasyonalite’’ ve “tehditlerin inandırıcılığı’’ gibi bir dizi varsayıma dayanmaktadır. Tehdidin ve rasyonalitenin anlamını tanımlamak konusunda, ABD ve Suriye PeKaKası ortak anlayışları paylaşma evresine girmişler, Biden’ın daha seçim kampanyasında ifade ettiği gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tekrardan seçilmemesi konusunda Türkiye’deki muhalefet tarafından Rejim Lideri Esad’a yazılan bir mektupta “Esad’a Terör Koridoru Sözü” bile açıkça ifade edilmiştir. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Esad rejimine gönderdiği ifade edilen bir mektupta terör örgütü ‘Suriye PeKaKa’sından hiç bahsedilmezken şimdiye kadar nice canlar pahasına elde edilen Türkiye’nin kazanımları ‘tüm askerlerimizi de çekeceğiz’ teminatı ile sıfırlanabileceği ortaya çıkmıştır. Ayrıca Suriye rejimi lideri Beşar Esad’a yazdığı bu mektupta hem Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmemesi yönünde telkinde bulunduğu hem de iktidara geldikleri takdirde yerine getirmeyi taahhüt ettiği çekilme sözü verdiği gün yüzüne çıkmıştır. Söz konusu mektup CHP’den Hasan Akgöl ve Mehmet Güzelmansur’un Baas Partisi aracılığı ile Esad’a ulaştırılırken Suriye Dışişleri Bakanlığı tarafından basına sızdırılmıştır. (3)

Kılıçdaroğlu’nun Esad’a yazdığı bu mektupta “Erdoğan’la yapacağınız bir görüşme seçimi etkileyebilir. Bizim iktidarımızda Suriye’nin tazminat dâhil tüm talepleri karşılanacak. Tüm askerlerimizi de çekeceğiz, ama siz Erdoğan’la görüşmeyin” çağrısında bulunduğu ortaya çıkmıştır. Mektupta Türkiye’ye füze ve roket atarlarla saldıran Suriye PeKaKa’sı PYD/YPG varlığından ve ülkemizin güvenlik sorunlarından hiç bahsedilmezken bölgedeki tüm askerlerin geri çekileceği yönünde söz verilmesi ibretlik bir fotoğrafı ortaya koymuştur.  Onca şehit kanı dökülerek terörden temizlenerek inşa edilen güvenlik şeridini terör koridoruna dönüştürecek adımı atmaktan geri durmayacaklarının vaadini veren Kılıçdaroğlu’nun temsil ettiği muhalefet zihniyeti daha önce defalarca Kahraman Mehmetçik’in sınır ötesi operasyonlarına izin veren tezkerenin meclisten çıkmasını ‘hayır’ oyu vererek engellenmiş olduğunu da bir yerlere not etmekte yarar var sanırım.

Kuşkusuz durum böylesine vahim olmakla birlikte seçim atmosferine girilen Türkiye ortamında Tel Rıfat, Munbiç ve Ayn -ül Arab (Kobani)’ı yapılması elzem olan kara harekâtına karşı bilinen medya ve yazılı basında Türkiye aleyhine dillendirilen olumsuzluklar aşağıdaki şekilde özetlemek mümkündür. Bir başka ifadeyle sahada ve diplomasideki Türkiye kazanımlarının yitirilmesiyle karşı karşıya olunduğu da kısaca ifade edilebilir: 

- Eski DAİŞ, Eski El Kaide ve selefi-Cihatçı unsurları da içerisinde barındıran milis gruplarıyla Suriye Millî Ordusu biçiminde alternatif bir ordu kurmak. Bunları Eğit-Donat Programları kapsamında kendi çıkarları için kullanmak.

- Terör örgütleri listesinde DAİŞ gibi olmasına karşın Heyet Tahrir el Şam ve müttefiklerine İdlib’de kalkan olmak.

- Afrin’e taşınan İslamcı milisler eliyle bölgenin bütün varlıklarının yağmalanmasına göz yummak. Zeytin ağaçlarının kesilmesine, tarladaki hasada ve fabrikadaki ürüne el konulmasına, tarihin yağmalanmasına, ev ve arazilerin gasp edilmesine ön ayak olmak. (4) 

Sonuç olarak Türk Silahlı Kuvvetleri ve / veya SMO tarafından beşinci harekâtın behemehâl yapılması elzemdir, zorunludur. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Tel Rıfat, Munbiç ve Ayn-ül Arab (Kobani)’ı yapılacak harekatla güvenlik şeridinin tesisinden geriye kalan 32X444 km’lik güvenlikli bölge tamamlanması Suriyeli sığınmacı sorunun çözümünde büyük mesafeler alınabileceği değerlendirilmektedir. Suriye güvenlik bölgesinin tamamlanmasını müteakip, aynı şekilde Irak’ta da uygulanması ile her iki sınır bölgesi barış ve istikrara kavuşabileceği kıymetlendirilmektedir. 

İdlip’ten başlamak suretiyle İran-Türkiye-Irak sınırındaki Kandil Üçgenine kadar kesintisiz olarak tesis edilecek güvenlik şeridi Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüğü içerisinde Suriye rejim muhalifleri ile Irak Türkmenlerinin barış ve istikrar içerisinde geleceklerinin teminat altına alındığı emniyetli bir ekonomik bölge konumunu da sağlamlaştıracaktır. Türkiye Cumhuriyeti aynen KKTC’de olduğu gibi bu güvenlikli şeritteki yaşamın ve kendiliğinden oluşmuş De Fakto devletin de garantörlüğünü sağlamakla yükümlü olduğunu DNA moleküllerine kadar duyumsamaktadır. Zaten bu durumun aksi de düşünülemez. Evet bütün bunlardan sonra demem odur ki, Ankara’nın Şam, Erbil ve Bağdat’la ilişkileri ve barışın kodları bunları dikte ettirmektedir, sevgili okurlar.

Dipnotlar:

(1) Fahri Erenel, “Suriye'de İstikrara Önemli Bir Adım”, Yeni Birlik Gazetesi, 17 Aralık 2022 s.11;  https://www.gazetebirlik.com/yazarlar/suriyede-istikrara-onemli-bir-adim/Erişim Tarihi 21.12.2022/

(2) “Erdoğan'ın önerisi sonrası ABD'den Esed açıklaması” Diriliş Postası Gazetesi, 24 Aralık 2022, s. 11;  https://www.dirilispostasi.com/haber/13334893/erdoganin-onerisi-sonrasi-abdden-esed-aciklamasi/Erişim Tarihi 24.12.2022/

(3) “Böyle muhalefet düşman başına! Esed’e ‘terör’ koridoru sözü” Diriliş Postası Gazetesi, 21 Aralık 2022, s. 11; https://www.dirilispostasi.com/haber/13315969/boyle-muhalefet-dusman-basina-esede-teror-koridoru-sozu/ErişimTarihi 24.12.2022/

(4) Fehim Taştekin, “Suriye çıkmazı: Yeşil yanmadı, sarıda vuralım” Gazete Duvar, 15 Aralık 2022; https://www.gazeteduvar.com.tr/suriye-cikmazi-yesil-yanmadi-sarida-vuralim-makale-1593782/Erişim Tarihi 24.12.2022/

Prof.Dr. Esat ARSLAN
Prof.Dr. Esat ARSLAN
Tüm Makaleler

  • 26.12.2022
  • Süre : 7 dk
  • 591 kez okundu

Google Ads