Site İçi Arama

savunma

F-35 Savaş Uçağının Artıları ve Eksileri Nelerdir? F-35’le İlgili Bazı Soru İşaretleri: Bölüm-4

Savunma sanayisi alanında kullanılan silah, mühimmat, platform, ekipman, ekipman vb. her türlü araç, gereç ve malzeme, özellikle de havacılık ve uzay boyutuyla, 1970'li yıllardan itibaren temelden değişikliğe uğramıştır. Bu döneme kadar donanım ağırlıklı bir savunma sanayisi yapısı yürürlükte iken, bu yıllardan sonra, çoğu savunma silah ve sisteminin katma değeri donanımdan ziyade sahip olduğu yazılımla ilişkilendirilmeye başlanmıştır. Günümüzde ise yazılım neredeyse tüm sistemlerin en kritik önemde olan özelliğidir.

Kaynak Kodunun Ortaklarla Paylaşılmamasına İlişkin Amerikan Politikasının Aşılamaması 

Savunma sanayisi alanında kullanılan silah, mühimmat, platform, ekipman vb. her türlü araç, gereç ve malzeme, özellikle de havacılık ve uzay boyutuyla, 1970'li yıllardan itibaren temelden değişikliğe uğramıştır. Bu döneme kadar donanım ağırlıklı bir savunma sanayisi yapısı yürürlükte iken, bu yıllardan sonra, çoğu savunma silah ve sisteminin katma değeri, donanımdan ziyade sahip olduğu yazılımla ilişkilendirilmeye başlanmıştır. Günümüzde ise yazılım neredeyse tüm sistemlerin en kritik önemde olan özelliğidir. Eşsiz bir yazılım yeteneğine sahip olan taraf, örneğin bir platform için gerekli her şeyi diğer üreticilerden bulabilecek, yazılıma göre daha kolaylıkla geliştirebilecek seviyeye kısa sürede ulaşabilir. 

Bir savaş uçağını envanterine katan veya katmak isteyen her ülke, parasını verdiği, program ortağı olduğu, örneğin F-35’in her şeyine hükmetmek ister. Bunu en doğal hakkı olarak görür, görmelidir de. Harekât bağımsızlığına engel olacak kısıtlamaları olan hiçbir ürünü hiçbir ülke kullanmak istemez. Kullanmak durumundaysa, daha iyi bir alternatif ürüne erişimi olmadığı için kullanıyordur. 

F-35 kullanıcısı her ülke; uçaklar üzerindeki operasyonel egemenliğini koruyacak şekilde F-35’i günlük operasyonlarda kullanma, gerektiğinde bir üst versiyona yükseltme, lojistik desteğinde sorun yaşamama, bakım idamesini kendisi yapma, kendi ürettikleri dahil istediği silahı, mühimmatı ve füzeyi uçağa entegre etme, kendine özgün elektronik hap yetenekleriyle donatma, gerektiğinde kendi link sistemini devreye sokma vb. ister. 

F-35 programına baktığımızda, sözde ortak üretim uçağıdır. Programa katılım sağlayan tüm ülkelerin ortak ürünü bir savaş uçağıdır. Ancak, müşterek taarruz uçağı olarak tanımlanan F-35’te, müştereklik yaklaşımı, ABD’nin tanımladığı zarf içinde kalınması halinde geçerli olabilmektedir. Uçağın yazılımına, kaynak kodlarına ABD haricindeki diğer üretim ortağı ülkelerin erişim hakkı bulunmamaktadır. Bu hak ABD tarafından diğerlerine tanınmamıştır, Amerikan tarafında bu politikayı değiştirme konusunda bir isteklilik de olmamıştır.

Kaynak kodu, herhangi bir sistemde kullanılan yazılımın, algoritmanın anahtarıdır. Kaynak kodu olmadan klasik mühendislik yaklaşımıyla, kurallar içinde kalarak, herhangi bir sisteme müdahale etmek mümkün değildir. Gerçek manada bir üretim müşterekliği yaklaşımı geçerli olsaydı, uçağın kaynak kodlarının ürünü geliştiren firma Lockheed Martin ve ABD tarafından diğerleriyle paylaşımlı hale getirilmesi gerekirdi. Böylece diğer kullanıcı ülkelerin de kendi ihtiyaçları doğrultusunda, diyelim ki ABD’nin bilgisi dahilinde, uçaktaki yazılımı düzenleyebilmesi, milli hale getirebilmesi mümkün olabilirdi. Diğer geliştiriciler kaynak kodundan yola çıkarak yazılımda modifikasyona gidebilirlerdi. Hatta kaynak koduna ulaşma yetkisini kullanan ülkeler, kendi özel çalışmalarını yaparken, aynı zamanda kod bilgilerini geliştirme ve Amerikan tarafına geri beslemede bulunabilirlerdi. Böylece F-35 her ülkeye gerçek manada ‘müşterek’ bir uçak olarak hizmet verebilirdi. Ancak, ABD tarafı kaynak kodlarını hiçbir şekilde ikinci bir tarafa vermekten yana değildir.

Her ülke harekât ortamında yer alan platformları, mühimmatı, komuta kontrol sistemleri vb. bilişim/yazılım bağımsızlığı vasıtasıyla kendi milli kontrolünde kesintisiz görev icra etmelerini ister. Bunun için de platform, mühimmat, EH ile komuta kontrol vb. harekât unsurlarının özgün olamasa da en azından “şeffaf” görev yazılımlarına sahip olması amaçlanır. Böylece bu tür sistem yazılımlarının konfigürasyon yönetiminde olabildiğince milli kontrolün olması, en azından F-35’te kullanılan 'ithal' yazılım kodlarının içeriğine program ortağı ülkelerin hâkim olması hedeflenir.

Öte yandan, İngiltere haricindeki hiçbir ülkeye, bizim bilgimiz dahilinde, kaynak kodlarına erişim hakkı ABD tarafından verilmemiştir. İngiltere de bu hakka ancak iki ülke hükümetleri arasında, 2006 yılında varılan bir antlaşmanın ardından belirli kısıtlar dahilinde sahip olabilmiştir. JSF katılımcısı başka hiçbir ülke bu tür egemenlik haklarına sahip olamamıştır. İngiltere’ye tanınan bu ayrıcalığa rağmen, İngiltere halen de çoğu yazılım modülü için Amerika'ya bağımlı olmaktan kurtulamamıştır. 

ABD Savunma Bakanlığı F-35 programının katılımcı ülkeler/ortaklar için büyük bir endüstriyel fayda sağladığını iddia eden bir anlayışa sahiptir. Bu Amerikan bakış açısına göre doğru bir iddia olabilir. Zira katılımcı ülkeler; uçağın üretiminden aldıkları pay oranında kendi savunma sanayi firmalarına üretim yeteneği de kazandırmaktadırlar. Yeni iş kapıları açılmıştır. Ancak, ABD’nin, programın en büyük ortağı ve en büyük katılımcısı olan İngiltere’yle bile kaynak kodunu (modüller boyutunda da olsa) paylaşmama yönünde bir politika belirlemiş olması ve bu politikasında herhangi bir esneklik göstermeye yanaşmaması, programla elde edilen endüstriyel tüm kazanımları bir anlamda ‘sıfıra’ indirgemektedir. Bu politika, ortaklık müessesesini ve dolayısıyla F-35 programının müşterekliğini sorgular hale getirmektedir. Programın sağladığı katma değerin çok da anlamlı olmadığı yargısının genel kabul görmesine neden olmaktadır. Hatta bazı ülkeler için programı kilitlemiştir. Programa devam edip etmeme yönünde kendi kamuoylarının önünde tartışmaların yaşanmasını kaçınılmaz olarak program ortağı hükümetler göğüslemek durumunda kaldılar. 

Tüm tartışmalara ve program ortağı ülkelerin taleplerine rağmen, Amerikan Savunma Bakanlığı kaynak kodlarına erişimi, en yakın müttefiklere bile veremeyeceğini açıkça ortaya koydu. O zaman akla şöyle bir soru geliyor: Programdan çıkmadan, Pentagon’un dayattığı bu modelden nasıl milli beklentiler doğrultusunda faydalanmak mümkün olabilir?

Pentagon, Amerikan çıkarları doğrultusunda yeni bir durum ortaya çıktığı noktada İngiltere’ye kısıtlı kaynak kullanım hakkı tanımak zorunda kaldı. Burada, klasik kazan-kazan ilkesi devreye girdi. 

İngiltere, F-35 programının en büyük ortağıydı. İngiltere, ABD’nin sahip olmadığı bir teknolojiye uzun yıllardır sahip olmasıyla tanınıyordu. Harrier savaş uçaklarında kullandığı kısa kalkış ve dikey iniş (Short Take-off and Vertical Landing – STOVL) teknolojisini F-35’e uyarlamak noktasında, Amerikan ve İngiliz Hükümetleri anlaşmaya vardılar. Buna göre, İngilizler bu STOVL teknolojisini F-35 uçağının isterleri (gereksinimleri) doğrultusunda yeniden geliştirdi ve F-35’in bu alandaki problemini çözmüş oldu. Getirdiği çözümün bir parçası olan motor ekipmanları ve entegrasyon mekanizmasını sadece İngiltere’nin üretmesi ve bu kapsamda kullandığı yazılımın kaynak kodlarının İngiltere’nin tekelinde kalması, Amerikan hükümetiyle bile paylaşılmaması noktasında anlaşma devreye sokuldu. Bu çözüm şekli, İngiltere’nin F-35 programındaki pozisyonunu güçlendirdi ancak F-35’in tüm yazılımına hükmetme ayrıcalığına erişem hakkını vermedi. Pentagon buna izin vermeyi doğru bulmadı.

Norveç ve İsrail de İngiltere’nin yolundan gitmek ve F-35’in kaynak kodlarına, kısıtlı da olsa, sahip olmak için uğraş verdiler. Örneğin Norveç, kendi geliştirdiği Müşterek Taarruz Füzesinin (Joint Strike Missile - JSM) F-35'e entegre edilmesi karşılığında bu hakka sahip olmak istedi. JSM, ABD Donanması dahil program ortağı çoğu ülkenin kullanımına verilen bir füzedir. Norveç, bu füzenin programda kullanılması sonucunda, 3.3 milyar ila 4.2 milyar dolar arasında bir gelir elde edebileceğini hesaplıyordu. JSM’in programa entegrasyonuna rağmen Pentagon kaynak kodu paylaşımı yönünde bir adım atmaktan özellikle kaçındı. Benzer bir şekilde, Amerika'nın neredeyse en yakın müttefiki sayılan İsrail, ABD'den İsrail yapımı bir dizi elektronik harp ve diğer sistemleri F-35’te kullanabilmek için "tak ve çalıştır" uyumluluğu taahhüdü aldı. Yine de ABD'nin F-35 kaynak kodunu tek başına kontrol etme politikasından İsrail lehine taviz vermesini sağlayamadı.

Türkiye de program içerisinde kaldığı dönemde stand-off mühimmat (SOM) füzesini F-35’in silah ailesi içine katma yönünde ilerleme kaydetmişti ancak kaynak kodlarına erişim konusunda hiçbir ilerleme olamamıştı.

Bazı değerlendirmelere göre, tam manasıyla bir kaynak kodu kullanım imtiyazı elde edememiş olsalar da, Norveç ve İsrail, Amerikan tarafına sağladıkları bu özel katkı ve yeteneklerin karşılığında az da olsa bir ayrıcalığa sahip olmuşlardır. Taraflar bilgi paylaşımında bulunmadıkları için, taraflar arasındaki anlaşmanın nasıl olduğu bilinmemektedir. Bununla birlikte, herhangi bir ortağa göre Norveç ve İsrail’in durumunun kaynak kodları yönüyle daha özel olduğu iddiaları geçerliliğini korumaktadır. Her bir ortak ülke için, JSF programına olan bağlılıklarının boyutu ve kapsamı ve ülkenin uzun süredir 'güvenilir' bir müttefik olarak sahip olduğu statüye bağlı olarak, ABD'den en azından Norveç ve İsrail'inkine benzer bir anlaşma talep etmeleri, olasılık dahilindedir.

F-35 Teknolojisinin Ortak Ülkelere Transferine Sıcak Bakılmaması 

ABD, kaynak kodu paylaşımında sahip olduğu politikayı, teknoloji transferi alanında da sürdürme yanlısıdır. Dolayısıyla, F-35 programındaki ortak ülkelerle paylaşma konusunda da sıkıntılar çıkarmaya devam etmektedir. 

Örneğin, ABD Güney Kore'nin Kore'nin geliştirmekte olduğu KF-21 savaş uçağı programına Lockheed Martin vasıtasıyla destek vermektedir. Güney Kore, toplamda 25 alandaki F-35 teknolojisinin KAI’ye aktarılması konusunda ABD’ye başvurmuştur. Yapılan görüşmeler neticesinde 21 teknolojinin verilmesine karar verilmiş ancak ABD açısından AESA radarı dahil dört kritik teknolojinin Güney Kore’ye transferine müsaade edilmemiştir. 

F-35’in Tek Pilotlu ve Tek Motorlu Olmasının Getirdiği Soru İşaretleri

JSF programının en az anlaşılan yönlerinden biri, bu uçağın dördüncü nesil savaş uçaklarından neden bu kadar farklı olduğuyla ilgili Amerikan iddiaları ve buna paralel gelişen soru işaretlerinin ortaya çıkmasıdır. F-35; ilk uçuşundan itibaren her geçen gün giderek daha otomatik hale gelen bir geliştirme uçağı oldu. Uçağın otomasyon işlevleri ve yetenekleri arttırdıkça, pilotların ve bakım personelinin iş yükü giderek azalma eğilimi gösterdi. Böylece dördüncü nesil uçaklara göre daha az sayıda insan kaynağı yeterli görüldü. 

Uçağın tasarımında otomasyonun artırılmasına ve pilot iş yükünün azaltılmasına gösterilen büyük özen sayesinde, F-35’lerin F-16 uçağında olduğu üzere, tek kişilik bir uçak olmasında karar kılındı. Uçak kokpitinde sağlanan ergonomi ve pilotun hizmetine sunulan elinin altındaki kullanım kolaylıkları, iki kişilik modele ihtiyacı ortadan kaldırdı. Pilot boyutunda geliştirilen yaklaşım, motor konseptine de yansıtıldı. Bir bakıma F-35 uçaklarında, dördüncü nesil F-16 yaklaşımı benimsenerek ilerleme kaydedildi. Motor teknolojisindeki güvenirlik (reliability) sayesinde iki motora gerek duyulmadan, emniyetle ve etkinlikle F-35 savaş uçağının uçurulabileceği yaklaşımı benimsendi. 

Aslında bu iki tercihin de arkasında yatan güven unsuru, gelişmiş teknolojilerin uçağın kullanımına verilmesinin bir neticesiydi. Bu kararlar, gelişmiş yazılımın doğrudan ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Kokpit otomasyonunda sağlanan ilerlemeler uçağa ikinci bir pilot oturtmayı gereksiz kılıyordu. Yine motorların yerde çalıştığı andan uçak yeri inip motor susturuluncaya kadar geçen süre zarfında izlenmesi, uçuş esnasında arıza olasılığını azaltmak için önleyici bakım konseptinden yararlanılması ile tek motor ile uçağın üretilmesi söz konusu olabildi. 

Uçağın tek pilotlu olmasına genelde olumsuz bir yorum getirilmemekle birlikte, motor konusunda bazı eleştiriler yapılagelmektedir. İki motorlu F-22’den sonra geliştirilen F-35 uçağının bu uçağın sahip olduğu ölçekte bir ‘süper seyir’ süratine erişememesi yadırganmaktadır. 

Öte yandan Lockheed Martin firması; firma olarak bu tür eleştirileri not etmekle birlikte, eski savaş pilotlarının uçağı motor yönüyle yerden yere vuruyor olmasını, F-35 uçağının sahip olduğu üstün yeteneklerin Pentagon ve kendileri tarafından yeterince anlatılamamasından kaynaklandığını düşünmektedir. 

F-35’lerin İddia Edildiği Kadar “Görünmez” Olmadığının Ortaya Çıkması

F-35'i diğer savaş uçaklarından (F-22 hariç) ayıran en önemli özelliği, görünmezlik teknolojisine, stealth yeteneğine sahip olmasıdır. Daha önce ifade ettiğim üzere, F-35 uçaklarının radara karşı görünmezliği sadece X bandında çalışan radarlara karşıdır. Ancak F-35, L bandı veya diğer VHF bandı radarlarına karşı görünmezlik konusunda zayıf kalmaktadır. İzini bu tür radarlara karşı X bandında olduğu şekliyle ‘gizleyebilmesi’ hâlihazırda sorunludur. Bu alanda çalışmalar devam etmekle birlikte, F-35’in zaman zaman “görüldüğü” iddiaları ortaya atılmıştır. 

Örneğin, 2019 yılında Eylül ayı sonunda lman Hensoldt şirketi, yeni nesil radarıyla “görünmez” denilen F-35’i tam 160 kilometre takip ettiğini duyurdu. Hensoldt, TwInvis adı verilen radar, ABD kalkışlı bir F-35’in gösteri uçuşları kapsamında Berlin Airshow’a katılım için Almanya’ya uçuş yaptığı esnada uçağı tespit etti. F-35’in manevralarını takip eden şirket; kullandığı pasif radarın havadaki tüm elektromanyetik yayınları takip etmek üzere dizayn edildiğini, bu nedenle F-35’i görmelerinin kendileri açısından bir sorun teşkil etmediğini savundu.

Uçağın bıraktığı izi azaltmak için verilen uğraşları, uçak gövdesinin sıcak noktalarını örtme/sınırlandırma yönündeki tasarım iyileştirmelerini, izi azaltmak için sıcak egzoz gazlarının kontrol altına alınması gibi F-35’e özgün üretim tekniklerinin bir anlamı kalmıyor muydu? Bir bakıma F-35, görünmezlik özelliğine sahip değil miydi? 

Şüphesiz, izi azaltmak için ne yapılırsa yapılsın, optik tabanlı ağa bağlı sensör teknolojileri de dahil olmak üzere yeni teknolojiler ‘görünmezlik’ konusunu tartışmalı hale getirebilmektedir. İlerde görünmezliği ifşa eden daha üstün teknolojiler de devreye sokulabilecektir. Bununla birlikte görünmezliği artırıcı çalışmalar da aynı paralelde Lockheed Martin tarafından devam ettirilmekte, eski nesil görünmezlik teknolojilerini geçersiz kılan yeni sensör teknolojileri dikkate alınarak karşı tedbirlerin geliştirilmesi yönünde adımlar atılmaktadır.

F-35’te Kullanılan Yazılım Kod Satırlarının Fazlalığı ve Karmaşıklığı

F-35, yalnızca sensör verilerine erişmekle kalmayıp aynı zamanda sürü İHA konseptine göre de tasarlanan ilk uçak olma iddiasıyla üretilmiştir. Uçağın üretiminde kullanılan Yazılım Kod Satırları (SLOC - Software Lines of Code) oldukça karmaşık bulunmakta, üstelik durmadan artmakta olan bir mimariye sahip olması nedeniyle de hem getirdiği ilave maliyet hem de Amerikan tarafına bağımlılığı sürekli kılması yönüyle eleştirilmektedir. Uçakta kullanılan yazılım kod satırlarındaki artış eğiliminin uçağın ömür döngüsüyle birlikte artmaya devam edeceği öngörülmekte, bu da kullanıcı ülkeleri rahatsız etmektedir. 

F-35’lerde kullanılan yazılım, F-22 programı ile kıyaslandığında bile devasa bir karmaşıklığa işaret etmektedir. F-22 programı yaklaşık 1,9 milyon satır yazılım kullanırken, F-35'te kodun sadece uçakta kullanılan bölümü için 9,5 milyondan fazla satırın kullanılıyor olması dikkat çekicidir. Üstelik F-35 platformuna dahil edilmeyen diğer yazılım satırları da eklendiğinde, bu sayı toplamda 24 milyon satırı geçmektedir. Karşılaştırma yapmak gerekirse F-35, F-22A'dan yaklaşık 3 kat, F/A-18 E/F'den ise 6 kat daha fazla uçak üzeri yazılım satırına sahiptir. 

İlk F-35’e göre uçak üzerinde kullanılan yazılım satırları, ilk uçuştan günümüze yaklaşık yüzde 50’yi aşan oranda artış göstermiştir. Bu durum kullanıcı ülkeler için ilave iş yükü demektir. Ayrıca bu kadar fazla SLOC’a hakimiyet neredeyse imkânsız olarak görülmekte, bu alanda bile ABD’ye bağımlılığın devam edecek olması da rahatsız edici bulunmaktadır.

F-35 Sürü İHA Konseptinin Hayata Geçirilmesine Yönelik Soru İşaretlerinin Varlığı

F-35, artık geleneksel bir savaş uçağı olarak görülmemektedir. Öyle de olmalıdır. Beşinci nesil bir uçak olarak üretilen F-35’in yakın hava muharebelerinde üstün gelmesi beklenmemektedir. Bunun yerine görünmezlik, ağ merkezli harekât ve sürü İHA kullanımı ile harekât alanına farklı bir üstünlükle girmesi beklenmektedir. 

ABD Hava Kuvvetleri F-35 savaş uçaklarını klasik av önleme uçaklarından farklı kullanma öngörüsüyle devreye sokmak istemektedir. İnsansız Hava Araçları da F-35 gibi gelişmekte olan bir alandır. Eskiden yer kontrol istasyonunda oturan bir pilot tarafından uçurulan uzaktan kumandalı hava araçlarının yerini, kendi kendini uçurabilecek özellikte tasarlanan yeni nesil insansız hava araçları almak üzeredir. Şimdiki şartlarda bile kendisini "uçuracak" bir yer kontrolörüne ihtiyaç duymadan yarı otonom olarak çalışan İHA’lar devreye girmek üzeredir. Bu alandaki İHA ürün geliştirme süreçleri devam ederken, Predator MQ-1 gibi mevcut İHA’lar ile sürü İHA konseptini geliştirme testleri devam etmektedir. Bu İHA’lardan oluşturulan bir taarruz paketi, F-35 uçağı "eşleştirilmektedir". Böylece hayata geçirilecek sürü İHA konseptiyle, hem F-35’in görünmezlik özelliğini koruyabilmek için az sayıda bomba yüküyle hedefe gitmek zorunda kalmasına yönelik eleştirilere son verilmesi hem de sürü İHA’ların F-35 kontrolünde görev yapan ölüm makinaları haline getirilmesi hedeflenmektedir. Bu düşünce yakın dönemde hakikat haline gelmek üzeredir. Böylece F-35’in görünmezlik özelliğini dikkate almadan ‘beast’ modunda görev yaptığında sahip olduğu yüksek ateş gücüne, görünmez modda da sürü İHA’larla erişmesi söz konusu olabilecektir.

Yazı dizimin beşinci bölümünde, F-35 uçağının yazılımının geliştirilmesi doğrultusunda atılması gereken adımlardan, uçak üzerinde ve motorunda yapılması düşünülen iyileştirmelerden, ALİS dahil küresel lojistik destek sisteminden bahsedeceğim.

Dr. Hüseyin Fazla
Dr. Hüseyin Fazla
Tüm Makaleler

  • 15.01.2023
  • Süre : 8 dk
  • 2194 kez okundu

Google Ads