logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
dinfelsefe

Günümüz Türkiye Cumhuriyeti'nde Laikliğin Önemi

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinde yadsınamayacak bir yere sahip olan laikliğin ne kadar vazgeçilmez olduğunu anlamak için tarihsiz okumaların talihsizliğinden kaçınmak şart.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinde yadsınamayacak bir yere sahip olan laikliğin ne kadar vazgeçilmez olduğunu anlamak için tarihsiz okumaların talihsizliğinden kaçınmak şart. 1789 Fransız İhtilaliyle değişen dünya paradigmasına uyum sağlamak için bir seri düzenleme (Tanzimat) ve ıslahatlar yapan Osmanlı, I. ve II. Meşrutiyetle parlamenter sistem denemeleri yaptı. Üç Tarz-ı Siyasetin ilki olan Osmanlıcılık ile mutlak monarşisini devam ettirmeye çalıştı, ardından İslamcılığı denedi. Balkanlar ve Ortadoğu’da yaşadığı şoklar sonunda Türklük merkezli bir sistemi önceledi. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’dan tevarüs eden bu birikimle Fransız İhtilaline uygun olarak değişen dünya paradigmasına uygun bir sistem inşa etti. Yani Monarşi yerine Cumhuriyet, din merkezli bir yapı yerine laik ve Ulus Devlet temelinde kuruluşunu gerçekleştirdi.

1789’da yayınlanan “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”nin ilk maddesindeki “İnsanlar, hakları bakımından özgür ve eşit doğar ve yaşarlar.”; 3. Maddede “Tüm egemenliğin kaynağı temel olarak halkta yatar, hiçbir yapı, hiçbir birey halktan kaynaklanmayan otoriteyi kullanamaz” ilkelerini “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diyerek hayata geçirdi. Cumhuriyet, laiklikle inanç ve fikir özgürlüğünü sağlarken bir fikrin diğeri üzerinde baskın olmasına engel olacak ve bu anlamda yurttaşlar arasında tarafsız kalacağını da belirtmiş oldu. Bu durum inanan, inanmayan her kesime yönelik baskının engellenmesi açısından da son derece önemlidir.

Laikliğin temelde inanç özgürlüğü olduğu söylenilir, oysa laiklik öncelikle inanmayanların ya da benim gibi, senin gibi onun gibi inanmayanların da fikir ve ifade hürriyetini sağlar. Burada hareket noktası yine İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 10. Maddesinde belirtildiği üzere “Hiç kimse, dışavurumu yasalarla oluşturulan düzene zarar vermediği sürece inançları nedeniyle sorumlu tutulamaz.” Burada bir şart vardır o da, “onların ifade edilmesi, yasa tarafından temellendirilmiş kamusal düzeni rahatsız etmediği sürece” şeklinde belirtilir. Böylece laikliği din ve siyaset ilişkisini kurarken insanların bireysel yaşam alanlarını korumayı sağlar. Oranlı eşitlik bağlamında inananların ibadetlerini yürütebilmesi için Diyanet İşleri Başkanlığını kurar.

Bu noktada önemli olan yönetimin meşruiyetini nereden alacağıdır; yani “Halkın rızası” mı yoksa bir “İlahî Otorite” mi? Batı bu mücadeleleri acı bir şekilde verdi malum. Ama İslam dünyası bu sınavı nasıl verecek, asıl cevabını aradığımız soru bu aslında.

  • Hangi İlahî Otorite?

Burada İlahî otorite denildiği zaman hangi dinî, ilahî otorite sorusu gündeme gelecektir. Hangi zamanın ilahî otoritesi ya da… Bugün İslam dünyasında Şii/İran ve Selefi/Suudi Arabistan ve Sünni/Hanefi olduğunu iddia eden Taliban ve Afganistan’daki yeni durumda olduğu üzere. Hani din, daha doğrusu dinî temel siyasal referans almak bütünleştiriciydi, bu tekfir ve ötekileştirici kültür nereden kaynaklanıyor?

Soğukların iyice arttığı dönemde doğal gaz, petrolün bireysel hayattaki yerini hissettiğimiz bu günlerde enerji üretim ve arz merkezlerindeki vekalet savaşlarını yapanların İslam tasavvuruna baktığımız zaman bütünleştirici değil, tikelci ve ayrıştırıcı olduğunu, uyguladıkları siyasetin kaynağı olarak gördükleri tasavvurun öncelikle diğer Müslüman gruplara karşı ya da bir inancın diğer inanç ve inanmayanların sistemine tek başına hükmetmesi üzerine kurulu olduğu görülecektir. Bu durumda Dini otoritenin sınırı nasıl belirlenecektir? İnsan özgürlüğü, çoban sürü metaforu tam bu noktada devreye girer.

Laik devletlerde dini tutumların ve inanç özgürlüğünün bireysel ve sivil alanlara bırakılmasından hareketle buralarda yaşanılması olası hak ihlallerine karşı örgütlenmeyi hedefleyen sivil toplum kuruluşları olacaktır, demek isterdim ama tarikat-cemaatlerin sivilliğinin ve apolitikliğinin ne durumda olduğu da malum. Günümüzde sufizm üzerinden Şii-Sünni (günümüzde Şii-Selefi) gerilimini besleyip, iç ve dış politikaların uygulanmasında oldukça işlevsel olduğu ve kitle kontrollerinin yapıldığı da malum. Üstelik bu durum sadece İslam dini ve sufizme has olmayıp, Hristiyan, Yahudi; Budizm ve Hinduizmde de geçerlidir.

Önemli olan nokta, temelde barışçıl bir yapıya sahip olan ve şiddetsizlik üzerine kurulu apolitik bir sufi öğreti nasıl oluyor da “iyi Müslüman” ve “kötü Müslüman” gerilimini destekleyen yapılara dönüşmektedir? Özellikle yakın dönemde sömürge karşıtı ve devrimci eylemlerde işlevselliği açısından sufi yapıların a politik yapılarının (Cezayir, Fas, Çeçenistan, Özbekistan, Pakistan, İngiltere, ABD ülkelerde) doğrudan politik olduğu üzerinde çalışmalar vardır.

  • İç ve Dış Politikaların Düzenlenmesi ve Fetvaların İşlevi

Din ve siyaset daha doğrusu iç ve dış politikalar üretiminde dini verileri otoriter liderlerin tarihten günümüze kadar oldukça sık kullandığı bir gerçektir. Batıda ilahi güce dayanan monarşik yönetimler zamanında olmuş bu tartışmalar bizde olmaz diyenler, Osmanlı Sultan Selim ve Safevi Şah İsmail’in mutlak monarşik yönetimlerine baksınlar.

Sultan Selim zamanında kazasker olma ihtimali güçlü Molla Nurettin b. Karasivi Sarı Gürz (Gürez) isimli kadı (v.927/1521), Şah İsmail’i destekleyenleri “kafir ve mülhid” olarak görüp, “cemaatlerini kırıp dağıtma”nın gerekliliğine, karı ve kızlarının, mallarının Gaziler arasında paylaşımına dair fetva verdi. Onun argümanlarını da kullanan Kemal Paşazadenin Safevilerin devletine ve Kızılbaşlara yönelik mücadelede ölenlerin şehid olacağını söylemesinden sonra hangi üst makamlara geldiği biliyoruz.

“Kemalpaşazâde”, verdiği fetva ile İran’a yapılan seferin dinî ve hukukî gerekçelerini hazırlayarak bu savaşa rızâ göstermeyip çekimser kalan devlet adamlarına karşı padişahı güçlendirmiştir. Kanûnî Sultan Süleyman zamanında da hükümdarı Safevîler’e karşı karşı mücadeleye teşvik etmiş, padişahın Şah Tahmasb’a gönderdiği mektupları bizzat kaleme almıştır.

Ebussuud’un seleflerinin görüşlerini paylaştığı malum. Hatta “İslamiyet’in ilk döneminde benzer tartışmalar oldu, niye ben bu fetvaları kabul edeyim ve bunlarla çatışayım” diyenlerin de öldürülmesi gerektiğini söylemesi, dönemin sosyo-politik yapısı ve iktidara teolojik destek çıkmanın boyutunu göstermektedir.

Benzer durum Şah İsmail’de görülür. Allah’ın bazı kişilere hükümdarlık bahşettiğini ve onları kâfirlere karşı kullandığını belirtmiştir. Kendisinin ve devletinin bu amaca hizmet ettiğini belirtir. “Bizim ecdadımızın itikadı, kurtarıcı yani mehdidir. Allah biliyor ki bizim bu dünyadaki amacımız Şia ve Fırka-i Nâcîye (kurtarıcı) hükümlerini yaymaktır. Din muhaliflerinin zulümlerini yeryüzünden kaldırmaktır. Safevî Devleti’nin ve büyüklerinin dünyevi işlerle ve de saltanatla ilgisi ve alakası yoktur.” Dolasıyla Şia’yı Fırka-i Nâcîye (kurtarıcı), bunun karşısındakileri zalim olarak konumlandırmaktadır.

Her iki lider de verdiği mücadeleyi kendi ihtirasları için değil, bilakis Allah’ın dinini yaymak ve savunmak için olduğunu belirtir.

Günümüzde ise, Caferi mezhebinin verilerini işlevsel İran İslam Cumhuriyeti, varoluşunu yine sahih-batıl ikilemi üzerine kurmakta ve bölgedeki iktidar savaşanı mezhepler üzerinden kurmaktadır. Bunun karşısında olanlar da aynı şekilde Sünnilik adı altında Selefilik ile hegemonyalarını devam ettirmek istemektedir.

Önemli olan nokta Türkler ve Farisilerin İslamiyet’i sonradan kabul etmiş ve mevali konumunda olmaları, ilk dönemdeki Emevi-Şii-Harici tartışmalarına kadar fikri kökenleri götüren ve salt Araplar arası iktidar mücadelesinin daha sonra mevali arasında nasıl kökleşmiş bir siyasal manipülasyon aletine dönüştüğüdür.

Türkiye Cumhuriyeti bu tarihsel birikimi dikkate alarak “İlahi güce dayanan mutlak monarşi” yerine akıllarını kullanan insanların onayına ve tasarlamasına dayanmayı yani Halkın Rızasını tercih eden anlayışı temel almıştır. Bu son derece tutarlıdır. Üstelik tarihsel deneyimi ve geldiği nokta itibarıyla İslam dünyası için de bir şanstır, onun için Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin iyi kavranılması, sloganlara hapsedilmemesi ve anlatılması şarttır.

Kaynakça

-Doğan Göçmen, “Laikliğin Felsefi Temelleri, Tarihsel Zorunluluğu ve Sınırları”, https://ayrintidergi.com.tr/laikligin-felsefi-temelleri-tarihsel-zorunlulugu-ve-sinirlari/, (Erişim:10 Temmuz 2016). Mevlüt Uyanık, Selefi Zihniyet ve Türkiye, (Ankara: Ay Yayınları, 2018)
-Fait Muedini, Sponsoring Sufism: How Governments Promote “Mystical Islam” in Their Domestic and Foreign Policies, (New York: Palgrave Macmillan, 2015), 1-5, 13-17,21-23, 153,175-184;  
-İsmail Safa Üstün, Heresy And Legitimacy in The Ottoman Empire in The Sixteenth Century, A Thesis Submitted To The University Of Manchester For The Degree Of Ph. D. İn The Faculty Of Arts, (1991), 34-66;
-Serkan Derin, “16. Asırda Türk Hükümdarlarının Mezhep ve İtikatlarının Şiire ve Devrin Kroniklerine Yansımaları (Yavuz Selim, Şah İsmail, Ubeydullah Han, Şiban Han), Divan Toplantıları II, esSeyf ve’l-Kalem: Şiir ve Kültürel İktidar, edit.:, M.Esat Harmancı, Muhammet Kuzubaş, M.Özdemir, Güçin Tanrıbuyurdu, (Ankara:  İksad Global Yayıncılık, 2021), 150-151.
-Şerafettin Turan, “Kemalpaşazde”, TDV İslam Ansiklopedisi, (Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınevi, 2002), 25/238-240;


Google Ads