Site İçi Arama

dinfelsefe

Akıl mı? Beyin mi?

Aklı ve gönlü bir tarafa bırakarak, neden sadece mahlukatın genelinde bulunan cismani organlarımızla hareket ediyoruz? Maalesef genelde aklını kullanmayan bir toplum yapısına sahibiz. Geçmişten bugüne hazır cevap bulmak için çırpınan, hazırlopçu bir insan kültürümüz var.

Beyin herkeste var, akıl ara da bul, bulabilirsen! 

İnsanın varoluş sırrını çözmek aslında her şeyin sırrını çözmek gibidir. İnsan iki temel anlayış üzerinde incelenir. Bir bedenî (cismani, madde) insan, diğeri de ruhani (manevi) insan. Cismanî insanın tedavisi tıpla ilgilenenlerin ilgi alanının içine giriyor. Ruhani yaşam formatı ise felsefecilerin kafa yorduğu bir bilim dalı olagelmiştir. 

Beyin, sadece bir organdır. Gözle görülür, elle tutulur bir şey. Aynı kalbimiz gibi. Beyin, cismani insanın bir organına, akıl ise ruhani insanın görülemeyen ancak varlığı kabul edilen bir uzvuna işaret eder. Kalp de aynı beynimiz gibi cismani insanın bir organını, gönül ise ruhani insanı bize anlatır. Demem odur ki; "Kâinatın Yaratıcısı" insanı yaratırken diğer mahlukatta bulunmayan farklı özellikleri de insana bahşetmiştir. İşte bunlardan en önemlisi akıldır. O zaman herkeste (hayvanlar dahil) olan beynimizi çalıştırmakta, akıl dediğimiz şeyi kullanmış oluyor muyuz? 

Aklı ve gönlü bir tarafa bırakarak, neden sadece mahlukatın genelinde bulunan cismani organlarımızla hareket ediyoruz? Maalesef genelde aklını kullanmayan bir toplum yapısına sahibiz. Geçmişten bugüne hazır cevap bulmak için çırpınan, hazırlopçu bir insan kültürümüz var. Bazı sorularımız güncel, sorunlarımız bugünün ama bazılarımız cevaplarını geçmişte arıyoruz. Bize cevap vermesini beklediklerimiz sözde yetkin alimler, eski deyimle ulema, yaklaşık bin sene evvel yazılmış kara kaplı kitapları karıştırarak bugüne dair yanıt ve çözüm bulmaya çalışıyorlar. 

O zaman ben de ne alakası var, niye geçmişten bir şeyler kopyalayarak bugünümüze, geleceğimize dair bir şeyler arıyoruz diye soruyorum. Bin sene evvel yaşamış ve kendi çağının sorularını ve sorunlarına akıl yürütmüş ve cevaplamış, kendi devrinin sorunlarına çözümlemeler bulmuş olan alim, filozof, bilgin ya da bilge kişi, kendinden bin sene sonra sorulacak sorulara cevaplar ve oluşacak problemlere de çözümler üretmek zorunda mıydı? Kendinden sonraki kuşaklara böyle bir söz vererek mi dünyadan göçüp gitti bu alimler? Yaklaşık bin sene evvel yaşamış olan alimler, bilginler ve bilge kişiler sonraki çağların sorularını da cevaplayacak kuvvet ve kudrette olsalardı, torunlarının, onların torunlarının bilim ve ilim çalışmaları ve araştırmayı devam ettirmelerine ne gerek vardı?

‘Nasıl olsa sonraki asırlarda sorulması muhtemel soruların cevapları hazırlanmış, iki kapak arasında tarihe emanet edilmiş, yine oluşması muhtemel problemlere çözümler ve formüller üretilip gelecek nesillere emanet edilmiş’ yaklaşımını anlamakta zorlanıyorum.

Bugün ortaya çıkan problemleri çözmek için ve bugün sorulan sorulara cevap bulmak için falanca alimin, filanca eserini açıp oradan cevap bulmaya çalışanlar aynen bunu demiş oluyorlar. Bugünün problemlerine çözümler üretebilmek için bin sene evvelki, iki bin sene önceki eserlerden istifade edilmesin demek istemiyorum, böyle bir şey demeye kimsenin de hakkı yoktur. Ancak, biz sırt üstü yatalım, gelmesi muhtemel soruları da elimizin altındaki falanca, filanca kitaplardan cevaplayalım tavrı elbette ki yanlıştır ve isabetsiz bir davranıştır. En basit haliyle, bilimsel değildir. Asırlarca evvelki sosyal hayat, insan ilişkileri, kullanılan araçlar, gereçler, üretim-tüketim ilişkileri, olaylara bakışlar ve algı biçimlerinin vb. şüphesiz bugünkünden bin kat daha farklı olduğunu söylemeye bile gerek yok. Sorular ve sorunlar farklı olunca elbette cevapları ve çözüm yolları da farklı olmak zorunda değil midir? 

Güncel olan ve güncelliğini de hayli zaman devam ettireceğine inandığım Afganistan/Taliban söylemleri ve eylemleri ile gündeme gelen ve bugünün anlayış ve algılayış biçimlerine oldukça ters düşen ''fetva” kültürünü bu manada doğru bulmadığımı ifade edeyim. Bir örnek olması adına yazıyorum. Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığına sorulan sorulara verilen cevaplar, zaman zaman basına yansıdığı kadarıyla görüyoruz ki, asla araştırma, asla emek mahsulü olmayan ve asırlar evvel kaleme alınmış herhangi bir eserden aktarmayla yapılan şeyler oluyor. Hâl böyle olunca çoğu zaman gülünç duruma düşmekten de kurtulamıyorlar. Sorular güncel olunca cevapların da kaçınılmaz olarak bugünün alimleri, bilginleri ve bilgeleri tarafından güncel bir çaba harcanmak suretiyle verilmesi şart oluyor. 

Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Bugün, çağımızda da aynen geçmişte olduğu gibi, hakiki manada kendini yetiştirmiş bilim insanlarımız, din bilginlerimiz var. Mesele, hokkabazların sisteme sahip olmasında düğümleniyor. Hakiki cevherleri gören, duyan, onlara bu soruları soran yok. O kadar kendini iyi yetiştirmiş, tecrübesiyle, yazdıklarıyla, anlattıklarıyla bir hazine olan emekli askerlerimiz, subaylarımız var ama televizyonlarda boy gösteren Mete Bayar benzeri eski asker tiplemelerine kalıyor işimiz. Ruhani konulara yönelik arayışlarımızda da cevap verenlerin, sesi çıkmasına izin verilen çoğunluğu benzer tipler. 

“Akıl erdirmez misiniz, aklınızı çalıştırmaz mısınız?” diyen bir dine mensup insanlar olarak, neden aklımızı yerinde ve doğru bir şekilde kullanmıyoruz dersiniz? Diyanet İşleri Başkanlığımız, kendini din alimi ilan eden sözde büyük hocalarımız, aklı kullanmamızı işaret eden Kur’an-ı Kerim’den bihaber olamazlar, değil mi?

Saygı dolu sevgiyle

Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Tüm Makaleler

  • 22.08.2023
  • Süre : 4 dk
  • 1614 kez okundu

Google Ads