Site İçi Arama

dinfelsefe

Hayatı Iskalamadan Yaşamak Mümkün müdür?

Keşke biri de beni silkelese diyeceğim ama gerek yok ki. Ben zaten onu kendi kendime yapıyorum. Akdeniz’in tuzlu ve ılık sularına salarken düşüncelerimizi, yitirilen sevgileri niye daha evvelden fark edemedik diye kendimizi sorgularız. Çoğu zaman sevdiğimiz insan hakkında biriktirdiğimiz duygular, bize zehir olarak geri döner.

Uzunca bir süre yazı yazmadım. Çünkü; kendileriyle birlikte olmaktan büyük zevk aldığım kardeşlerimle birlikte oldum. Akdeniz’in en güzel ilçelerinden biri olan Anamur da 10 gün süren bir tatil geçirdim. Bu tatil süresinin günlerinden birinde Anamurium (Anamuryum) denen MS 100-400 yılları arasında hüküm sürmüş bir medeniyetin kalıntıları arasında gezerken acaba bu güzel atmosferde neler yazarım diye düşündüm ve hayal ettim. 

Arkeologların dinlencesinde otururken aklıma ilk gelen şey “hayatımızda ıskaladığımız mutluluklar” oldu. İşte yaşamın zaman zaman daha çok grileştiği bu günlerde zaten çok zor yakaladığımız mutlulukları ıskalamamamız dileği ile paylaşıyorum bu satırları. Sevgili devre arkadaşlarım ve eşlerine teşekkür ediyorum öncelikle. 

Hep sonradan fark etmişizdir ıskaladığımız mutlulukları. Nedense hep sonra anlayabilmişizdir elden giden zamanı. Dörtnala giden zaman içindeki hayatı, kat ve kat mesafelerken, zirveye çıktığımızda aslında ardımızda bıraktığımız veya yukarıdan baktığımız ovalar, bozkırlar bizim geçmişimizdir hep. Şaşırır insan kendi geçmişine bakarken, hepimiz şaşırırız ve hayret ederiz ve belki biraz da hüzünleniriz. Her gün yaşarız bu kısır döngü içinde, zira akşam vakti olmuş ve güneş batmak üzeredir.

Bir gün daha bitmiştir. Bütün hayatımızı doğanın içinde geçirmek isteyeceğimiz güzel bir bahçenin, meyve ağaçlarından, çiçeklerden, kuş sürülerinden, gün batımlarından oluşacağını düşünemeyiz. O kadar meşgulüzdür ki işle ve güçle, bize büyük bir sevginin veya büyük bir aşkın ayrıntısını sunan ve gösteren küçük işaretleri bir türlü göremeyiz. Ancak bir gün döner ve geriye bakarız bir tepeden, aynen benim o dinlencedeki antik kente baktığım gibi. Her şey açıkça gözükür bize. Tabii ki bunlar bakana değil, görmek isteyene anlamı olan, geçerli olan şeylerdir.

Akşamüstü veya bir öğleden sonra, tıpkı dörtnala giden atlı gibi, tepeye çıkıp geriye baktığımızda ancak gözümüze çarpar, işte o önemli detaylar, ıskalanan güzellikler.

Pişmanlık ve şaşkınlıkla başımızı eğeriz. Yapacak bir şey yoktur artık. Anlarız ki bizler büyük bir sevgiyi zamanında görmezden gelmişiz. Belki de işimize öyle geldi, kim bilir ne büyük aşkları es geçtik, göremedik o güzelim değerli ayrıntıları bu girdabın akışında hayat denen şeyle boğuşurken. Omzumuza dokunan şefkatli eli fark edemedik, bize yürekten ve hiçbir beklentisi olmadan sarılan o aşk dolu ve bazen de şefkatli kolları göremedik. Şüphesiz gözümüz bakıyordu ama görmüyorduk. Hırslarımız, egolarımız doldurmuştu gözlerimizi, o yüzden hiçbir bir şeyi görecek halimiz yoktu ki bizim. Belki de yeni yaralarımız vardı, o yüzden hayatın küçük işaretlerini görecek ne yaşama hevesimiz ne de inancımız vardı.

Bilemem. Başkasının yerine bu konuda empati yapamam. Çok zor ve sorumluluğu ağır olan bir durum. Ahkam kesemem. Yine de soru sorabilirim. Acaba çok mu odaklanmıştık hayat mücadelesine?

Her şeyi bırakmaktan mı korkuyorduk?

Düşüncelerimizde sürekli aynı nakarat mı vardı?

Mesela, “Ya beni terk ederse ya beni sevmezse, ya beni aldatırsa” diye kendimizi salıvermekten mi ürktük? Bilemiyorum. Yoktur bazen, bazı soruların yanıtları.

Yoksa var mı? Belki de yanıtlarını biliyoruz, ama işte, zor gelir bize kabul etmek. Kabullenmek.

Bilirsiniz, kendinizden. Şu an bu yazdıklarımı okuyan sevgili okuyucu kardeşlerim, sen hiç mi bu duygularınla yüzleşmedin? Kendinle hiç mi baş başa kalmadın?

Düşünmedin mi bu yazdıklarıma benzer şeyleri?

Seni bilmem ama ben gerçekten çok düşündüm. Size karşı en azından dürüst olacağım ve düşündüm diyeceğim. Yine de, konuşmaya gelince, yapamam bunu, dile dökemem bunları. Ben de aslında sizin gibiyim. Üstü kapalı geçiştiririm, geçiştiriyoruz hep birlikte hayat içinde yuvarlanıp giderken. Öyle üstü kapalı geçiştirirken, hayatımızın belki de en önemli anlarını da geçiyoruzdur belki ama yine de pek aldırmaz gibi görünürüz. Devam ederiz bu halimize. Sevmiyorum ben bu halimi, ayrıca bu haldeki insanları da.

Bazen o tür insanları şöyle elimle omuzlarından tutup, silkelemek gelir içimden.

Keşke biri de beni silkelese diyeceğim ama gerek yok ki. Ben zaten onu kendi kendime yapıyorum. Akdeniz’in tuzlu ve ılık sularına salarken düşüncelerimizi, yitirilen sevgileri niye daha evvelden fark edemedik diye kendimizi sorgularız. Çoğu zaman sevdiğimiz insan hakkında biriktirdiğimiz duygular, bize zehir olarak geri döner. 

Sen, ben ve o. Herkes bunu yapıyor. Benim için bir başkası, senin için bir başkası hep yapar bunu. Hepsi değil ama bu tortunun çoğunluğu zehir gibidir. Onun hayatıyla, geçmişiyle, yaptıklarıyla ilgili bilgiler toplarız. Toplarlar benim, senin ve onun hakkında. Nasıl bir insandı? Ne yapıyordu? Tüm bu sorular ve cevapları, kendimizi onun hayatına layık olmayan biri gibi görmeye başlamamıza veya tam tersi, onu sevsek bile, sırf geçmişinden ötürü, kıskançlığımızdan ötürü bunları gurur meselesi yapmak, üstelik bu durum bir de, zihnimizin yarattığı kuşkularla birleştiğinde, bizi dipsiz bir kuyuya doğru iter.

Tıpkı dörtnala atın üstünde bereketli bir ovadan etrafımızı görmeden geçmemiz gibi. Aradığımızı bulduğumuzu anlayamadan, oradan oraya savrulmak. Fark ettiğimizde ise, geri dönmek isteriz. Yeni bir gelecek için, geçmişte kalan ve ıskalanan bu küçük mutluluklarımızı bulmak isteriz.

Hatırlanması gereken ne varsa hatırlayarak, unutulması gereken ne varsa unutarak, her anı yerli yerine yerleştirerek kendimize bir hayatı yeniden inşa etmek.

Bunu yapabilir miyiz? Yeni kuracağımız hayatta, geçmişe ait hangi taş, yeni yapıya rengini verecek? Sevdiğiniz ve sizi sevmediğini sandığınız insan acaba gerçekte ne düşünüyordu?

İşte işin acı ve maalesef yürek parçalayıcı kısmı bu zaten. Birbirinden habersiz, sadece varsayımlar ve elden yitirilen ve fark edilemeyen, konuşulamayanlar...

Dörtnala atımızı hızla sürerken, gözümüz sadece zirvede, geçerken o güzelim bozkırlardan, dikkat etmemek, ıskalanan sevginin, bozkırın tam ortasında olduğunu anlayamamak. Küçük işaretlere aldırmıyoruz. Görmüyoruz bile, binlerce hem de. Büyük sevgilerin işareti olan binlerce küçük ayrıntıyı fark etmeden geçiyoruz.

Başka ne diyebilirim ki? Siz söyleyin kendi kendinize, benim bu satırları yazarken yaptığım gibi. Her durumda gözlerinizden yaşamın pırıltısı, dudaklarınızdan mutluluk gülümsemesi ve yüreğinizde sevginin kıpırtısı eksilmesin…

Saygı dolu sevgiyle kalın.

Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Tüm Makaleler

  • 19.10.2022
  • Süre : 3 dk
  • 1342 kez okundu

Google Ads