Site İçi Arama

dinfelsefe

Umut, Yaşamın Anahtarıdır

100 yıl önce bu ülkeyi düşmandan temizleyen atalarımız gibi tüm deprem enkazını kaldırır, 11 ilimizi sil baştan yeniden kurarız. 100 yıl önce tüm ülke yıkıktı. O devirde 13 milyon kadar ancak olan Anadolu insanı bu ülkeyi yeni baştan imar etti. Şimdi biz ülkemizin onda birini, 85 milyona ulaşan nüfusumuzla imar edemeyecek miyiz? Edeceğiz tabii ki…

Ekonomimiz iyi değil, siyasetçilerimiz felaket, toplumumuz bencil ve felaketler gelinceye kadar çoğu duyarsız bir duruş sergiliyorlar. Entelektüellerimiz toplumdan kopmuş, akademisyenlerimiz bilim ve ilim üretmekten çok siyasetin kirli bataklığına saplanmış durumda. Ailelerimiz en azla nasıl geçinirim derdinde iken, bazıları parasının üzerine daha çok nasıl eklerim hesabında. Adalet sistemimiz doğrudan çok güçlünün yanında bir görüntüsü var. Bu olumsuzlukları sayfalarca yazabilirim. Ama bir nefes alabilecek kadar yaşayabiliyorsak, hâlâ umudumuz var demektir. Sizi bilmem ama ben böyle olduğuna inanıyor, böyle de yaşamaya çalışıyorum.

Hayat, eğer bir mücadeleyse, umut da onun motorudur. İçinden geçtiğimiz, deprem sonrasında birçoğumuzu yılgınlığına düşüren süreçte umudunu yitiren insanlarımızın olması çok normal. Ben de son günlerde etrafımdaki insanların çoğunluğunun mutsuz ve karamsar olduğunu görüyorum. Sürekli endişe ve karanlık söylemlerle yaşadıkları "anı" hem kendilerine ve hem de başkalarına zehrediyorlar. Resmen enerji emici gibi davranıp içinde bir parça yaşam umudu olanlara da başka gezegenden gelmiş gibi davranıyorlar. Sadece normal insanlar değil, televizyonlar, gazeteler ve diğer iletişim ve haberleşme araçlarında konuşanlar, medyadaki yayınlar da sürekli insanımıza endişe, karamsarlık pompalıyorlar. Bu mecralarda olumlu, güzel ve iyi bir şey bulmak neredeyse imkânsız hale geldi.

Bir de buna "hayatın gerçeği” demiyorlar mı, işte bu insanı fazlasıyla germeye yetiyor da artıyor bile. Değerli dostlarım, hayat zor veya kolay bir olgu değildir. Zor ve kolay aslında göreceli kavramlardır ve durumdan duruma, kişiden kişiye değişebilir. Birisi için hayat bir oyun iken birileri için bir savaş, mücadele haline dönüşebilir veya öyle görebilirler. İnsan aciz bir varlık değildir ama akıl ve izandan yoksun olduğunda hem tehlikeli olabilir hem de bir canavar kesilebilir. Doğa da her şey yerli yerindedir ve kendi akışında ve doğal ritminde devam etmektedir. Düzeni bozan, sistemi zorlayan, olayı ve olguyu kavrayamayan insanın kendisidir. Son deprem felaketi bu gerçeği bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Umutsuzluk bir düşünce virüsüdür ve çok tehlikelidir. Umutsuzluk virüsü insanı çaresizlik duygusuna ve çaresizlik duygusu da kişiyi değersizlik duygusuna ve boyutuna götürür. Umutsuzluğun çaresi ise umut, yani gelecekte bir şeylerin daha iyi olacağı ve değişebileceği düşüncesidir. Her şey bir düşünceyle başlar. Kişi veya toplum bu düşüncenin takipçisi olur, onu hayata geçirmek için doğru ve tutarlı çalışmaya devam edilirse, her şey beklendiği şekilde gerçekleşebilir. Gerçekleşmese bile o beklenti doğrultusunda çaba sarf etmek, insanı mutlu eder, hayata bağlar.

Rahmetli Yazar, Çetin Altan, “Enseyi karartmamak lazım" derdi. Evet, gerçekten de enseyi karatmamalıyız! Hiçbir şeyin kalıcı olmadığını; her şeyin geçici olduğunu biliyoruz. Çünkü, yaşam bu döngü üzerine kurulmuştur. Bu yaşamın gerçek bir sosyolojisi değil midir zaten? Bir düşünür, “Ölümün olduğu bir dünyayı fazla ciddiye almamak gerekir” der. Dünya fazla ciddiye alınacak bir yer değil. Bu söz doğru olsa da bize boş vermişliğe götürmemelidir.

Ülkemizi yokluktan kuran Atatürk, “Umutsuz durum yoktur, umutsuz insanlar vardır, ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim.” derken, bizleri günümüze de hazırlamak istemiş gibidir. Kendisi, kötü durumlarla karşı karşıya kaldığımızda, ne yapmamız gerektiği konusunda bizlere bu sözleriyle ve aslında hayatı boyunca sergilediği çözüm odaklı duruşuyla, hep örnek bir tavır sergilemiştir.

Nazım Hikmet ise, “yok öyle umutları yitirip karanlığa savrulmak, aynı gökyüzü altında, bir direniştir yaşamak” derken de bizlere farklı seçeneklerimizin olduğunu göstermeye çalışmıştır.

Yaşam bir dengedir, zaman zaman karanlıklar, umutsuzluklar olabilir ama çabuk toparlanmak, direnmek, kazanmayı bilmek, umut beslemek, kendimizi daha öteye taşımak hem birey olarak hem de ulusça yapmamız gereken şeydir.

“İnsan yenildiğinde değil aslında pes ettiğinde tükenir” diyen düşünürün sözlere bize umut aşısı olmalıdır. Kısaca, hayatın hakkını vermek ve mücadele azmimizi yitirmememiz gerekir.

Milletçe acısı büyük, kayıpları çok olan büyük bir deprem felaketi yaşadık. Zaman, umutsuzluk zamanı değil. Aksine yaraları sarmak için bir ve beraber, dipdiri olma zamanı. Giden canları hiçbirimiz geri getiremeyiz ama elbirliğiyle yıkılan altyapıların, hastanelerin, okulların, yolların, evlerin yerine daha iyisi hep birlikte yeniden yaparız. Memleketimizi daha güzel hale getiririz. 100 yıl önce bu ülkeyi düşmandan temizleyen atalarımız gibi tüm deprem enkazını kaldırır, 11 ilimizi sil baştan yeniden kurarız. 100 yıl önce tüm ülke yıkıktı. O devirde 13 milyon kadar ancak olan Anadolu insanı bu ülkeyi yeni baştan imar etti. Şimdi biz ülkemizin onda birini, 85 milyona ulaşan nüfusumuzla imar edemeyecek miyiz? Edeceğiz tabii ki… Kimsenin şüphesi olmasın, her Türk vatandaşı, başı dik ve daima ileriye baksın.

Bu ülke bizim. Bu gelecek bizim. Bu ülkenin tapusu olan kabirlerimiz bizim. Arkamızdan gelen yeni nesil bizim. Haydi yeniden, hep beraber…

Saygı dolu sevgiyle kalın diyorum.

Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Tüm Makaleler

  • 19.02.2023
  • Süre : 4 dk
  • 927 kez okundu

Google Ads