logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
ekonomi

Atatürk Barajı ve GAP

GAP deyince bir tek hidroelektrik enerji değil tabii konu, tarımdan balıkçılığa, meyve sebzeden hayvancılığa, koskoca bir projedir GAP.

Araştırmacı Yazar Deniz BURSALIOĞLU
Araştırmacı Yazar Deniz BURSALIOĞLU

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 23.05.2022
  • Süre : 6 dk
  • 240 kez okundu

Atatürk Barajı’nda Üniversite Stajımı Yaptım:

Üniversitedeyim. Yaz aylarında staj yapmamız gerekiyor. İlk stajımdı sanırım. O günlerde henüz Atatürk barajı inşaat halinde. Bir akrabamız Urfa'da bir devlet işinde çalışıyordu. DSİ'den bir tanıdığı varmış. Ben dönem biterken bahsetmiştim ona o yaz staj yapacağımı bir sohbetimizde sanırım, o da benden bahsetmiş DSİ'deki tanıdığına, tanıdığı da gelsin burada, barajda staj yapsın demiş.

Atatürk barajı, o günlerde Türkiye'nin en önemli projesi, çok sevindim, dönem bitince atladım otobüse, doğru Urfa'ya yola koyuldum. Şehre yaklaştığımızda otobüste önde oturan bir yolcu işte Urfa göründü dedi. Ben de merak ettim baktım, tepeden aşağı doğru inerken ileride toprak rengi bir şehir zar zor belli oluyordu. Binaların rengiyle etraftaki toprağın rengi birbirine karışıyordu, binalar gerçekten toprak rengindeydi, yolda etrafta da ağaç ya da bir yeşillik bile yoktu. Ben bizim oralardan rengarenk şehir manzarasına alışkın olduğum için çok şaşırmıştım.

Sabah vakti gelmiştik galiba, gün içinde akrabalarımızla biraz sohbet edip dinlendikten sonra o gün balıklı göle de gitmiştik. O gece sanırım beni misafir ettiler.

Fotoğraf çekmeyi severim, çocukluğumda çalışmıştım fotoğrafçıda, sanırım oradan kalma bir hobi. Şehirde gerçekten uzaktan göründüğü gibi doğru dürüst yeşillik yoktu. Ağaçlar bile tek tüktü. Belki şimdi değişmiştir. O yaz dışında bir daha fırsatım olmadı oralara bir daha gitmeye. Sonraki yıllarda bir seferinde okuldan baraja yaz gezisi düzenlediler diye hatırlıyorum, ama galiba askeri kampa denk geldiydi, geziye katılamamıştım.

Balıklı gölde gölün çevresinde çiçekler vardı, renkli bir şeyler var nihayet diye çiçeklerin arkasından kadraja çiçekleri de alarak gölün fotoğrafını çekmiştim. Fotoğraflarda göl ve çevresi renkli renkli çıkmıştı. Sanki Urfa rengarenk, yemyeşil bir şehirmiş gibi görünüyordu. Kim bilir şimdi nerededir o fotoğraflar, belki arasam bulurum.

Ertesi gün baraja gittim, baraja dediysem bir şekilde beni barajdaki DSİ misafirhanesine kadar bıraktırmıştı akrabamız. Önce biraz etrafa bakındım, ama baraj falan görünmüyordu hiçbir yerde. Gövdede staj yapacağımı biliyordum, misafirhanede de pek kimse yoktu o saatte. Sonra birini buldum, odamı gösterdiler, eşyalarımı bıraktım. Sonra sordum soruşturdum baraja nasıl giderim diye, yoldan geçen bir araca bin dediler. Yola çıkıp biraz bekledim. Biraz sonra baraja giden bir pikap durdu yanımda, baraja mı diye sordular, gövdeye dedim, atla dediler, pikabın arkasına atladım. Çok sıcaktı, hatta aşırı sıcaktı. En ufak bir ağaç yoktu etrafta. Baraj falan da görünmüyordu henüz. Epey bir gittik, kendi kendime iyimi ettim acaba buralara geldim diye düşünmeye başlamışken bir kayalığın ardını dönünce karşıda baraj göründü, baraj dediysem inşaat kocaman bir dağ yapıyorlarmış gibi görünüyordu o mesafeden. Henüz belki de proje yüksekliğinin dörtte birine kadar gelmiş halinden bahsediyorum. Yine de çok büyük görünüyordu.

Baraj Şantiyesi:

Beni gitmem gereken yere değil de gövdenin aşağısında türbin binasının oralarda bir yere kadar götürdüler, telsizle haber verdiler, biraz bekledikten sonra başka bir pikap geldi, aldı beni, gitmem gereken yere, gövdeye götürdü. Artık zaten öğleden sonra olmuştu sanırım, çalışacağım yere kadar ulaşmam epey maceralı olmuştu. Tanıştık gövdeden sorumlu şantiye şefimle. Ona önceden haber vermişler, bekliyormuş beni.

Başta zor gelse de çalışma şartları zor olsa da günler geçtikçe sevmiştim baraj şantiyesini, zamanla alışmıştım, daha uzun kalmaya karar vermiştim. Orada mecburi staj süresinden daha fazla, okulun açılışına kadar, sanırım üç ay kadar çalıştım. Her yerine girdim çıktım barajın, enjeksiyon tünellerine bile girdim.

Bütün o görünen baraj gövdesinin altına, sağına, soluna su kaçağı olmasın diye özel karışım çimento enjeksiyonu ile perde yapılır. Enjeksiyon işleri çok uzun süre alır, o yüzden bir an önce dolgu işlerine başlamak için önce barajın gövdesi altına yapay bir tünel yapmışlar (cut&cover tünel) ve hemen dolguya başlayarak zamandan kazanmışlar. Bu tünelin devamında sağda ve solda dağ yamaçları içinde birkaç katman olacak şekilde enjeksiyon tünelleri açılıyordu.

Tünelleri açabilmek için dinamit kullanıyorlardı, özel bir yöntemle dinamitler yerleştiriliyor ve sırayla kendince zamanlaması ayarlanarak patlatılıyordu. Yeni açılan bölüme önce sorumlu jeoloji mühendisi giriyordu, yerinde kayaları inceleyip çatlakların eskizini çıkarıyordu, sonra da projelendirilip duvarları ya betonla ya da çimento püskürterek sağlamlaştırıyorlardı.

Arada yeraltında boşluklar oluyormuş, ben oradayken bir tanesine denk gelmiştik, gizli bir mağaraydı adeta, sadece bir girişi yoktu. İçinde mükemmel sarkıt dikitler vardı, deniz altındaki mercanlar gibi mağarada kalkerden oluşmuş bir sürü formda değişik taş vardı. Sarkıtlar dikitler bile vardı.

Ortaokuldan fen dersinden alışkanlık, dayanamadım topladım birazını. Taş tiplerini tanıyalım diye ortaokulda öğretmenimiz taş toplatırdı bize, sonra üzerlerinde deneyler yapıp anlamaya çalışırdık cinslerini. Şimdi var mıdır böyle ders etkinlikleri bilmiyorum. Sanki biz biraz daha şanslıydık gibi geliyor bana.

Tünellerin açılışında bu tarz boşluklar denk geldiğinde mecburen içini betonlayıp geçiyorlarmış, aslında bir doğal şaheser, ne kadar yazık diye düşünmüştüm o zaman.

Staj sırasında bir ara eve gidip geri gelmiştim, bayramdı galiba, topladığım taşları bir bavula doldurup zar zor taşıyarak eve götürmüştüm. O taşlar halen daha Bursa'da, abimde, onun Gaziantep'te çalıştığı zaman hatıra olarak yanında getirdiği eski tip el işlemeli bakır ev mangalının üzerine süs oldular.

Barajın Gövde İnşaatı:

Daha sonra barajda, daha çok da gövdede, dolgu işlerinde çalıştım, toprak testleri, stabilize dolgu testleri falan. Kil dolgu keçi ayağı silindirlerle sıkıştırılıyor, müteahhit bir şey atlamasın diye gözümüz hep üstünde oluyordu. Bir seferinde o kocaman, tekerlerinin çapı iki metrenin üstünde olan, yüz ton hafriyat taşıyabilen dev sarı kamyonlardan birine binip kil dolgu malzemesini getirdikleri kariyere bile gitmiştim. Dolgu malzemesini taşıyabilmek için daha az maliyetli olduğundan dağı dolaşmak ya da üzerinden aşmak yerine, altından tüneller açmışlardı. Düşünün artık harcanan parayı. Hesabını yapmışlardır herhalde, muhtemelen daha ekonomik olmuştur. Kamyonlarda yanlış hatırlamıyorsam 15-16 ileri vites, 6-7 de geri vites vardı, otomatik vites, hidrolik direksiyon, özel soğutmalı şoför kabini, çok konforlu araçlar. Ben sahada daha çok terliyorum. 

Dev cebri boruların üstüne de çıktım, dolu savak betonlamasını da inceledim. Deviasyon tüneli çıkışında balık bile tuttuk bir seferinde, koca koca sazan balıkları. Aşırı su hızında sersemlemiş balıkları üçlü olta iğnesiyle çektirme yaparak tutmuştuk. Patlıcan kebabı ile mangal partilerini de unutmuyorum. Baraj gölü içinde bütün arazileri kaldığı için hepsi devlet tarafından üç kuruşa istimlak edilen bir köy ağası ile sohbetimi de unutmuyorum. Epey eğlenceli ve bilgi dolu bir yaz sonunda kalınca bir staj raporuyla okula dönmüştüm.

GAP’ı Gaptırmam:

GAP projesi devasa bir proje, Demirel'den Özal'ına her başa gelenin emeği olan bir proje. "GAP'ı gaptırmam" demişti rahmetli, ama sulama kanalları bugün bile bitirilemedi. Harran ovasında o günden bugüne çok şey değişmiştir her halde. Biraz daha yeşil olmuştur artık. Bunca yılda yapılabilenler sadece acil ihtiyaç olan elektrik üretimi, bir de ana sulama kanallarının bir kısmı.

Halbuki projenin esas amacı elektrikten öte bölgede her tarlaya suyun taşınması, yani bölgeye bir nefes, bölgenin bir anlamda dönüşümüydü. Planlara göre bölgeye tersine göçün başlaması gerekiyordu. Şehirlerde toplaşan nüfusun tekrar geriye, tarıma dönmesi, ülkenin ihtiyacı olan tahılın, sebzenin, meyvenin artık iklimi daha ılıman hale gelecek olan Harran ovasının bereketli topraklarında yetiştirilmesi ve ülkeye ekonomik katkı sağlaması asıl amaçtı. Gerçekleşti mi?

2019 sonundan kalma gazetelerde sulama kanallarının %53'ü tamamlandı diye haberler var. Bunca yılda ancak yarısından biraz fazla kanal yapılmış, o da ana sulama kanalları, tarlalara kadar uzanmıyor. Tarlaları sulamak için daha ince kanal ağına ihtiyaç var mutlaka.

2021 martında kanallar 2023'te tamamlanacak diye haberler yapılmış. İnansam mı acaba diye düşünüyorum. Bu kadar zamanda yapılamamış, 3 yılda kalan %47 ve ince dağıtım kanalları tamamlanacakmış. 

Bu kadar büyük bir potansiyel üzerine bunca yıl yeterince düşülmemiş olması ne kadar yazık. Benim staj yaptığım yılı tam olarak hatırlamıyorum, ama tahminen 1987 yazıydı. Aradan 35 yıl geçmiş, dile kolay. Evet, barajın açılması 1992 yılına kadar sürdü. Yine de 30 yıl olmuş.

Tarım Reformu İhtiyacı:

Biz ise bugün savaş çıktı, nereden tahıl alacağız diye çareler arıyoruz. Ekmek fiyatları, un fiyatları fırlamış. Fakirin tek gıdası makarna fiyatları bile kaç katına çıkmış marketlerde. Gerçekten yazık bize.

Acilen tarım reformu yapmak zorundayız diye düşünüyorum, önce bir acil eylem planı hazırlayıp, popülist yatırımlar yerine eksik kanalları ve benzeri tarımsal yatırımları en kısa zamanda tamamlayıp, en azından tekrar kendi kendimizi doyurmaya yeterli bir ülke olmalıyız. Bunu da artık kara sabanla değil, çağın koşullarına uygun teknolojiyi kullanarak yapmalıyız.

Sonra bakarız, gönül fazlasını üretip, bir güzelce de paketleyip, allayıp pullayarak marka haline getirmeyi, ihraç eder hale gelmeyi istiyor, hayallerimi böyle bir Türkiye süslüyor.

Hayallerden bugünün gerçeğine bir göz atacak olursak, bence halimiz çok vahim.

Moskova Marketlerinde Türk Malları Ne Ölçüde Satılıyor:

Moskova'da marketleri geziyorum, eve yakın marketlerden alışverişimizi her zaman hanımla beraber yaparız. Raflarda Türk malı olarak sadece domates, portakal, limon ve kabak, bunların dışında endüstriyel ürün olarak sayabileceğim de belki tuvalet kâğıdı ve bir de Paşabahçe ürünleri satılıyor. Onların da fabrikaları Rusya'da açılmış diye, Türkiye'den gelmiyor yani. Fabrikaların muhtemelen Rus ortakları da vardır, %100 Türk fabrikası değildir diye düşünüyorum. Bir de unuttum, market derken süpermarkete gidiyoruz biz, ev aletleri bölümü de var. Orada da Beko marka beyaz eşya satıyorlar, bir de Merinos marka halı.

Paketli ürün raflarında hiçbir Türk malı göremiyorum. Bir sürü ülkenin türlü türlü malı var, bizim ne zeytinimiz var ne zeytin yağımız. Ne salçamız ne yoğurdumuz ne turşumuz, ne çayımız, ne kahvemiz, ne fındığımız, ne Antep fıstığımız. İran hurması bile var, bizim hiçbir kuruyemişimiz yok, kuru incir bile yok. Yoğurt bile Yunan yoğurdu diye satılıyor, beyaz peynir Bulgar peyniri olmuş. Bulgur bile Türk bulguru değil, konserve fasulye bile Türk malı değil. Güya kuru fasulye bulgur milli yemeğimizdir. Başka ülke malları tüm rafları doldurmuş, hem de falan marka diye fiyatları ederinden üç beş kat daha pahalı.

İçki raflarında bile bin türlü alkollü içki markası var. Önceden en azından Efes birası olurdu, bira fabrikaları satılalı beri artık Efes bile raflarda ancak ya 20 cm yer kaplıyor, ya da kimi marketlerde hiç yok. Önceden rafların yarısı Efes olurdu, fabrikasını da kendim yaptığım için gurur duyardım. Raflarda onca sert içki markası var, Ermeni kanyağı, Fransız şarabı, romundan, viskisine bin türlü içki. Bugüne kadar bir şişe rakı bile göremedim hiçbir markette.

Diyeceğim, bunca büyük bir pazar burada dururken, azıcık paket yapmasını öğrensek de ürünlerimizi marka haline getirip rafları keşke Türk mallarıyla doldursak. Rusya'da Arjantin'den bile ürün satılıyor. Fas'tan getirip narenciye bile satıyorlar. Güney Afrika'dan bile gelmiş ürüne rastlamışlığım var. Hemen yanı başımızda, kapı komşumuz, mavi vatan komşumuz, ama yeterince Türk malı yok. Finlandiya diyoruz, güya Rusya NATO'ya girmek istedikleri için kızıyor, tereyağından kaşar peynirine, kim bilir daha neler neler Fin malı.

Ondan sonra da bizde ekonomik kriz var diyoruz, hayat pahalılığından dert yanıp sürünüyoruz, sadece ağlıyoruz, hep birlikte sadece ağlaşıyoruz. Bir şeyler yapmak için kılını kıpırdatan yok.

Sonuç:

Barajla başladık, enerji üzerine bir şeyler yazacaktım, GAP deyince bir tek hidroelektrik enerji değil tabii konu, tarımdan balıkçılığa, meyve sebzeden hayvancılığa, koskoca bir projedir GAP. Daha üzerine yazılabilecek çok şey var, ama hem moralim bozuldu hem de yoruldum.

Anladığım kadarıyla en az otuz senedir bu projenin ne olduğunu anlayamamış kadrolar tarafından yönetiliyor bu ülke.

Yazdıkça içimi bir hüzün kaplıyor, ruhum daralıyor, üzülüyorum.

Endüstriyel tarım gibi daha bahsedilmesi gereken bir sürü konu var, ama acilen öncelikle tarım ve devamında diğer bağlantılı konularda reform yapmalıyız deyip şimdilik bitireyim.

Moskova'dan sevgi ve saygılar.


Google Ads