logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
ekonomi

Beka ne demektir?

Beka kelimesi seçim döneminde sıklıkla kullanılan bir kavram olarak hafızalarımıza yer etti. Ama bekayı herkes kendi bildiği gibi açıklamaya çalışınca kafalar karıştı. Türk Dil Kurumunun sözlüğünde beka kelimesinin anlamı “kalıcılık, ölmezlik” olarak ifade edilmiştir.

Serbest Yazar Eşref ÖZDEMİR
Serbest Yazar Eşref ÖZDEMİR

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 12.12.2021
  • Süre : 5 dk
  • 265 kez okundu

Bu yazımızda başta beka olmak üzere, tehdit ve ekonomik kurtuluş savaşı benzeri son günlerde sıklıkla duymaya başladığımız diğer kavramları ve aralarındaki ilişkiyi size kendi bakış açımdan ifade etmek istiyorum.

Beka kelimesi seçim döneminde sıklıkla kullanılan bir kavram olarak hafızalarımıza yer etti. Ama bekayı herkes kendi bildiği gibi açıklamaya çalışınca kafalar karıştı. Türk Dil Kurumunun sözlüğünde beka kelimesinin anlamı “kalıcılık, ölmezlik” olarak ifade edilmiştir. Sizlere burada sözlük anlamından farklı olarak uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi çerçevesinde beka kelimesini elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım. Bunun yanı sıra son günlerde gündeme düşen “ekonomik kurtuluş savaşı” ve beka kavramı arasındaki ilişkiyi de bekanın somut olarak ne anlama geldiğini görmenizi sağlamaya çalışacağım.

Beka teknik olarak askeri literatürde kullanılan bir sözcüktür. Askerlik yapanlarınız bilir, askerlikte beka tedbirleri diye bir eğitim konusu vardır. Askerlikte birliğin düşmanın hava taarruzlarına karşı korunması, kimyasal, biyolojik, nükleer silahların etkisinden korunması gibi eğitimler beka tedbirleri eğitimleri içerisinde ele alınırdı. Anlamı ve amacı bellidir. Askeri birliğin toplu olarak imha olmasını ve savaşamayacak duruma gelmesinin engellenmesine yönelik eğitimlerdir. Savaşta bir askeri birliğin en önemli görevi imha olmamak yani bekasını sağlamak ve sürdürmektir.

Bir insanın da bekası olabilir, bir topluluğun da bir ülkenin de. Amaç hep aynıdır; dağılmadan, imha olmadan hayatını sürdürebilmek, hayatta kalabilmek. Son günlerde sıklıkla kullanıldığı şekli ise Türkiye Cumhuriyetinin bekasıdır, dolayısıyla konu olarak bir ülkenin bekasından söz ediyoruz. Ülkeler canlı birer organizma olmadığı için ölmeyeceğine göre bir ülkenin bekasından söz ediyorsak onun yıkılmamasını kastediyoruz. Burada hemen aklımıza “payidar” kelimesi geliyor. Payidar “sonsuza değin yaşayacak olan”, “ölümsüz”, kalımlı olan” anlamına gelen bir sözcüktür. Atatürk’ün meşhur “Benim naçiz vücudum, bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet payidar kalacaktır.” Sözünde geçen ‘payidar’ kelimesinin yerli yerinde kullanımına iyi bir örnektir. Dilbilgisi kapsamında kalıcı olma, ölmezlik durumu için beka isim hali, payidar ise sıfat halidir dersek çok da yanlış olmaz.

Sözcükler arasında boğulmadan politik terminolojide sıklıkla kullanılan beka kavramını inceleyelim. Bir toprak parçası, bu topraklarda yaşayan bir topluluk ve bu topluluğun bir arada bulunmasını sağlayacak bir irade var ise biz bu birlikteliğe kısaca devlet diyoruz. Devlet aslında o topluluk içerisindeki yönetim iradesinin yani egemenliğin nasıl kullanılacağına ilişkin bir modeldir. Topluluktaki bireylerle, egemen irade yani devlet arasında görünmeyen bir anlaşma vardır. J.J.Rousseau buna toplum sözleşmesi diyor, günümüzde o sözleşmeyi de somut olarak Anayasa şeklinde görebiliyoruz. Anayasalarda o toplumun ki biz artık bu topluluğa millet diyebiliriz, oluşturduğu devletin şekli ve temel ilkeleri ifade edilir. Anayasalar o ülkede yaşayan herkes tarafından kabul edilen ortak değerleri içerir. Bu kabul aynı zamanda bir mutabakattır. Anayasalar çok genel anlamda bireylerin devlete “biz karar verdik şu şekilde, şu ilkelere göre bir arada yaşamak istiyoruz ve seni de bu düzeni sağlaman ve koruman için görevlendirdik, topluca irademizi devrediyoruz, bunu sağlarsan karşılık olarak senin istediğin askerlik, vergi vermek gibi ödevleri kabul ediyoruz” dediği metinlerdir

Anayasamızdan bahsedecek olursak; halen yürürlükteki 1982 Anayasanın ilk üç maddesinde “1.Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir”, “2.Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”, “3. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı İstiklal Marşıdır. Başkenti Ankara’dır.” denilerek Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tanımı yapılmıştır. Takip eden maddede ise bu maddeler değiştirilemez hatta değiştirilmesi teklif dahi edilemez denilerek koruma altına alınmıştır.

Bu ilkelerin beka ile ne ilgisi mi var? Anayasamızda sayılan bu hususlar Türk Devletinin “varlığının” ifadesidir dersek, beka da tarif edilen şeklin ve ilkelerin kalıcılığını sağlamaktır diyebiliriz.

Daha da somutlaştırırsak; her kim ki Türkiye Cumhuriyetinin şeklini, temel ilkelerini değiştirmeyi veya kaldırmayı düşünür ve/veya buna teşebbüs ederse Türkiye Cumhuriyetinin bekası için bir tehdit oluşturur diyebiliriz.

Peki Cumhuriyet yönetimini ortadan kaldırmaya çalışanlar, devletin dilini, başkentini, bayrağını, marşını değiştirmek isteyenler, insan haklarına saygı duymayanlar, Atatürk milliyetçiliğine bağlı olmayanlar, demokratik düzeni kaldırmaya çalışanlar, laiklik ilkesine aykırı hareket edenler, sosyal devlet ilkesini ve hukuk sistemini kaldırmaya çalışanlar Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasına karşı bir tehdit oluşturur dersek doğru söylemiş olur muyuz? Tabi ki bu çok genel bir değerlendirme olur. Bu geniş yorumuyla doğru olan bir önermedir. Teoride işin özü budur. Ancak pratikte tehdidin yönelme şekliyle ilgili olarak hukuki anlamda örgütlü olması, cebir ve şiddet kullanması, teşebbüs, eksik teşebbüs konusu gibi detaylar vardır.

Özetle Türkiye’de devleti ve devletin Anayasal düzenini ortadan kaldırma doğrultusunda cebir ve şiddet kullanarak hareket edenler Türkiye Cumhuriyetinin bekasına tehdittir. Zaten bu husus da Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 309. maddesinde; “cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.” şeklinde ifade edilmiştir.

Tehditleri kaynağına göre genel olarak iç ve dış tehditler olarak tasnif edebiliriz. İç tehditler anlamında, darbeye kalkışarak Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya çalışan FETÖ, yine Anayasanın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya çalışan PKK, İŞİD gibi terör örgütlerini sayabiliriz. Anayasal düzene tehdit olarak daha adını saymadığımız DHKPC benzeri terörü yöntem olarak seçmiş aşırı sağ ve sol örgütler de vardır. Bu terör örgütlerinin her birinin Anayasal düzen ve devletin şekli ile temel ilkelerinin değiştirilmesine yönelik amaçları vardır. Mesela PKK ülke içerisindeki bir toprak parçasında ayrı bir devlet kurmak istemekte, İŞİD demokratik ve laik düzeni ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. FETÖ ise Anayasal düzeni tümüyle ortadan kaldırmak istemiştir.

Dış tehditleri ise iç tehditler gibi açık şekilde ifade etmek biraz sıkıntılıdır. Çünkü devreye diplomasi, uluslararası ilişkiler gibi kavramlar girmektedir. Ancak açıkça hasmane ve düşmanca tutum ve davranışlarda bulunan yabancı ülkeleri bu grupta değerlendirebiliriz. Yabancı bir ülkenin Türkiye’ye tehdit kaynağı olan bir terör örgütlerini desteklemesini, ülke içerisinde vekalet (proxy) yoluyla iç karışıklıklar çıkarma girişimlerini hasmane tutum olarak davranış olarak tanımlayabiliriz. Ekonomik saldırılara da hasmane tutum diyebiliriz. Ancak açıkça ülke ismi vererek dış tehdit belirtmek uluslararası diplomasinin diline pek uygun değildir. İşte tam burada ekonomik kurtuluş savaşı kavramını ele alabiliriz.

Bir ülkenin vatandaşları kendi ülkelerinin ekonomik yapısına karşı bir tehdit oluşturmaz. İç tehditlerden bahsetmiştik, ekonomik olarak ülkeyi etkileyecek kadar büyük bir tehdit oluşturacak iç tehdit unsuru şimdilik yok. İç tehdit unsurları ülkenin ekonomik yapısına, tesislerine saldırılarda bulunabilir ama bunun dünyada ilk 20 ekonomi arasında bulunan Türkiye’nin genel olarak ekonomisini etkilemesi söz konusu değildir. O zaman MGK’da bile bir tehdit olarak ele alınıp zikredilen ve iktidar tarafından ekonomik kurtuluş savaşı olarak adlandırılan tehlike bir dış tehdittir diyebiliriz. Ortada bir dış tehdit varsa herkes aynı soruyu soracaktır. Ekonomimize yönelik bu dış tehdit kim ya da kimlerden geliyor? Yani bu tehdidin kaynağı kim ya da kimlerdir?  

Tanımları yaptık. Kurulduğu günden beri Türkiye Cumhuriyeti devamlı iç ve dış tehditlere maruz kalmıştır. Örneğin 1945 yılından 1990’lı yılların başına kadar eski Sovyetler Birliği öncelikli dış tehdit olarak tanımlanmıştır. Zaman zaman Yunanistan, Suriye ve Bulgaristan’la sorunlar yaşanmış bu ülkelerden gelen tehdit algısı yükselmiştir. Yine benzer şekilde 1970’li yıllarda iç karışıklıklar üst seviyeye çıkmış, 1990’lı yıllarda bölgesel terör şiddetlenmiştir. Son vereceğim örnek de dini bir terör örgütünün 15 Temmuz’daki kalkışmasıdır. Yaşanan bu olaylar Türkiye’nin bekasına yönelik tehditlerin somutlaşmış halleridir. Diğer taraftan Türkiye neredeyse her 20 yılda bir ciddi ekonomik krizlerle karşı karşıya kalmış ve hepsinden de bir şekilde çıkmayı başarmıştır. Ekonomi bir bilim dalıdır ve parametreleri çok belirgindir. Yönetsel ve yapısal zafiyetlerden ortaya çıkan ekonomik sorunların “savaş” gibi ekonomi literatüründe yeri olmayan kavramlarla açıklanması mümkün değildir. Yine de böyle bir durum söz konusuysa ve vatandaşların ülkesinin girdiği bir savaştan ayrık tutulması mümkün olmayacağı için ülke kamuoyunun düşman kimdir, hangi savaş yöntemlerini kullanmaktadır, yapılan saldırıların içeriği nedir gibi konularda mutlaka bilgilendirilmesi gereklidir. Eğer böyle bir durum söz konusu değilse de bir yetkilinin çıkıp “savaş” kelimesinin bir benzetme olarak kullanıldığını açıklaması yerinde olur. Çünkü “savaş” bir ülke için derin endişe, kaygı ve korku uyandıracak bir kavramdır. Daha da ötesi eğer ortada bir savaş varsa ülke tüm milli güç unsurlarıyla seferber olup mücadele etmelidir.

Neticede Türkiye’nin binlerce yıllık devlet geleneğin temsilcisi olmasının yanı sıra modern bir devlet olarak 100 yıllık kurumsallaşma tecrübesi vardır. Bu gelenek ve tecrübeden kaynaklanan bir devlet aklı elbette vardır. Milli Güvenlik Kurulu koordinatörlüğünde hazırlanan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (Kırmızı Kitap) adını verdiğimiz dokümanda belli zaman aralıklarında bu tehditler değerlendirilir ve güncellenir. Devletin başta güvenlik kuvvetleri olmak üzere bakanlık seviyesinde tüm birimlerine bu tehditleri bertaraf edecek şekilde politikalar önerilir, görevler verilir. Örneğin TSK kırmızı kitaba uygun olarak Türkiye’nin Milli Askeri Stratejisi (TÜMAS) belgesini hazırlar. Eğitimini, mevcudunu, teknolojisini hatta askeri birliklerin konuş yerlerini bile bu çerçevede ele alır. Ciddi ve kurumsal devletler bu çalışmalarına stratejik düşünce kuruluşlarını, eğitim kurumlarını da katar, yol haritaları çizer.

Bu yazının maksadı; sizlere son günlerde sıklıkla duyduğumuz beka, tehdit, ekonomik kurtuluş savaşı gibi kavramları tanıtmaktı. Görüldüğü üzere bahse konu kavramlar daha çok üst seviyede ve ülkenin güvenlik stratejileri çalışmalarında kullanılan terimlerdir. Zannımca politik fikirlerimiz uyuşmadığı için sokaktaki bir kişiye “sen bu ülkenin bekası için tehditsin” demek çok anlamlı olmadığı gibi tarafları, niteliği ve niceliği belli olmayan savaşlar açmak da anlamlı değildir.


Google Ads