logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
ekonomi

Yabancı Sermaye

Genel döviz gelirlerimiz arasında turizm başı çekiyor diyebiliriz. Tabii bir de üretip ihraç ettiğimiz ürünlerden elde ettiğimiz döviz gelirimiz var. Ancak bu iki ana gelir kalemi harcamalarımıza yetmediği için farkını dışarıdan borç alarak kapamak zorunda kalıyoruz.

Araştırmacı Yazar Deniz BURSALIOĞLU
Araştırmacı Yazar Deniz BURSALIOĞLU

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 06.09.2022
  • Süre : 5 dk
  • 226 kez okundu

Bir yazımda sıcak para ne işe yarar diye incelemiştim. 

Sıcak Para Ne İşe Yarar? (https://strasam.org/ekonomi/turkiye-ekonomisi/sicak-para-ne-ise-yarar-993)

Bugün de gelin yabancı sermayeye bir göz atalım. Evet, maalesef ülke olarak döviz ihtiyacımız var, çoğunluğu da enerji ihtiyacımız için. Maalesef ülkemizden günümüzün büyük oranda enerji kaynağı olan fosil yakıtlar yeterince çıkmıyor. Diğer enerji kaynaklarına da maalesef bugüne kadar baştaki iktidarlar yeterince yatırım yapmayı akıl edememişler. Yatırım derken teknolojisinin kendi imkanlarımızla geliştirilmesini de katıyorum. Şu anda yapmaya kalksak çok büyük yatırımlar yapmamız lazım. Daha önce de yazdığım gibi o yüzden bir an önce başlamak lazım, daha fazla vakit kaybetmeye bu ülkenin tahammülü yok diye düşünüyorum.

Bunun yanında maalesef bir de ithal etmek zorunda olduğumuz çok şey var. Özellikle de bir tüketim toplumuna dönüştürüldüğümüz için iğneden ipliğe hemen her şeyi yurt dışından temin ediyoruz. Bunların bedellerini de döviz olarak ödemek zorundayız. 

Üstelik kendimiz üretip ihraç ettiğimiz birçok ürünün de hammaddesini ve ara mallarını yine dışarıdan dövizle alıyoruz. Döviz gelir gider dengesi sürekli borç yönünde bozuluyor. Sürekli dış borcumuz artıyor.

Genel döviz gelirlerimiz arasında turizm başı çekiyor diyebiliriz. Tabii bir de üretip ihraç ettiğimiz ürünlerden elde ettiğimiz döviz gelirimiz var. Ancak bu iki ana gelir kalemi harcamalarımıza yetmediği için farkını dışarıdan borç alarak kapamak zorunda kalıyoruz. 

Swap anlaşmaları falan hikâye, swap karşılıklı ticaret için düşünülmüş bir sistem, iki ülke arasında ticaret dengeli olacak ki, swap bir işe yarasın. Güya aradan Amerikan dolarını kaldırıyorsun ve her iki ülke de kendi para birimlerinde ticaret yapabiliyor. Ama günün sonunda mahsuplaşmayı yine Amerikan doları ile yapıyorsun ve genellikle de ticaret dengede olmadığı için yine borçlu taraf biz oluyoruz. O yüzden swap dolayısıyla merkez bankası kasasında görünen döviz rezervi dedikleri bir kandırmadan ibaret.  

Bir zamanlar Avrupa'ya çalışmaya giden vatandaşlarımız kazandıkları paraları Türkiye'de biriktirirlerdi. Devletin döviz girdisinde bu birikimler ciddi bir yer tutardı. Artık bu tür gelirimizin de epey azaldığını düşünüyorum. Bunda zamanında yapılan istismarların büyük payı var. Deniz feneri vs. yollarla paraları istismar edilen çalışanlar artık paralarını Avrupa bankalarında tutmayı tercih ediyorlar. Zaten çoğu çifte vatandaşlık aldılar, hatta çifte vatandaşlık bile değil, yeni nesiller direk yaşadıkları ülkenin vatandaşı oldular ve geleceklerini artık Avrupa'da planlıyorlar. Yurtdışında yaşayan üçüncü dördüncü nesil soydaşlarımız artık ne kadar ruhen kendilerini Türkiye'ye bağlı hissediyorlar inanın bilemiyorum. Yani böyle bir gelirin artık döviz geliri olarak hesaba katılıp katılamayacağı konusunda ciddi tereddütlerim var.

Bir zamanlar bavul ticareti ile dışarıya götürülüp satılan tekstil ürünlerinden kazanılan dövizler bile ciddi bir meblağ tutuyordu. Bavul ticareti de sonlandırıldı. Artık alınan önlemler neticesinde bavul ticareti diye bir şey kalmadı. Dolayısıyla böyle bir gelir de kalmadı.

Rusya'da bir zamanlar bir arkadaşımız Türkiye'den bavulla sucuk, zeytin, tahin-pekmez getirirdi. Pahalı da olsa şantiyede hemen herkes bir şeyler alırdı. Memleket tatlarını insan özlüyor. Şimdi bir iki yerde Türk malları satan mağazalar var, arada internette eskisine benzer hizmet sunan ilanlar da görüyorum, ama artık eskisi gibi değil. Belki de biz de alıştık artık buraların tatlarına.

Diyeceğim ülkeye döviz girdisi eskiye nazaran ihracat arttığı için bir artış gösterse de, döviz harcamalarımıza yetmediği için döviz bazındaki cari açığımız her gün artıyor.

Yabancı yatırımcıların borsa yatırımları için getirdikleri dövizler, yani sıcak para dediğimiz de borsada uygun kazancın elde edilmesiyle anında ülkeyi terk etme riski içeriyor. Zaten artık yabancı yatırımcılar tümden piyasayı terk ettiler. Kimsenin sıcak para falan getirdiği yok anlayacağınız. Genellikle de biz bu sıcak döviz girişlerinden zararla masadan kalkıyoruz. Zayıf piyasamız koşulları altında uzman yabancı spekülatörlerin çeşitli oyunları neticesinde yerli borsa yatırımcısı ne olup bittiğini anlamadan büyük zararlar ile ellerinde fiyatları dibe vurmuş hisse senetleri ile kala kalıyorlar. Üstelik bizim kendi spekülatörlerimiz de yerli yatırımcıyı yeterince yoluyor. Ortalıkta dönen oyunları duymuşsunuzdur diye tahmin ediyorum.

Gelelim yabancı sermayeye. Yabancı sermaye güya kalıcı döviz girişi. Yatırım bedelleri döviz olarak devletin kasasına giriyor ve ihtiyaç duyulan döviz giderlerine serbestçe harcanıyor. Devlet geri ödeme zorunluluğu olmadığı için bu tür döviz girişini seviyor. Taze kan, istediğin gibi harca. 

Ancak yapılan yatırımdan elde edilen kazançlar artık yabancı yatırımcının kazançları. Devlet belki vergisini alıyor bu kazançlardan, ama hangi konuda yatırım yapılmışsa onun piyasası yabancı yatırımcının kontrolüne giriyor. Artık ürettiği malın fiyatını yabancı yatırımcı kendi belirliyor ve elde ettiği kazancı da kendi ülkesine transfer ediyor. Yani siz artık o ürünü dışarıdan ithal etmek zorunda olmadığınız için seviniyorsunuz, ama bir tüketici olmak dışında bir kazanç elde edemiyorsunuz. Siz artık kalenin içten fethedildiği bir pazarsınız, kötü bir benzetme olacak belki ama, artık adeta bir inek gibi sağılıyorsunuz. 

Öyleyse ne kadar mantıklı yabancı yatırımcıya verilen teşvikler? Dediğim gibi devletin acil ihtiyaçları için gelen yatırım bedeli belki biraz işe yarıyordur, ama o kadar. Evet, başlangıçta getirilen döviz geri ödenmediği için bir avantaj gibi görünüyor. Ama bence böylece yıllara sâri bir sömürü düzeninin önünü açmış oluyorsunuz. 

Teknoloji transferi bir kazançtır diyebilirsiniz. İstihdam diğer bir kazanç gibi görünebilir. Ama inanın bu kapitalist düzende, üstelik söz konusu yabancı yatırımcı olduğunda kimse daha fazla kazanmadan cebinden bir kuruş boşa para harcamaz. Yatırım bedelinden başlayıp günün sonunda neticenin toplamına bakarsanız, yabancı yatırımın aslında ülkeye zarar verdiğini siz de algılayabilirsiniz.

O yüzden ben uzun vadede yabancı yatırımın da bir fayda sağladığı görüşünde değilim.

Zaten ülkenin döviz ihtiyacına da çok büyük bir katkısı yok. Sonuçta her gün yatırım sermayesi gelmiyor. Aynen saadet zinciri gibi yıllardır başa geçen iktidarlar cumhuriyetin tüm kazanımlarını özelleştirme adı altında satıp bitirdiler. Hemen hepsini de yabancı sermaye satın aldı, görünen yüz yerli yatırımcı olsa da ödediği paralar yurtdışından alınan kredilerle ödendi. Buz dağının altında kaç misli yabancı banka sermayesi var. 

Bunca özelleştirmeye rağmen yine de ülkenin geldiği durum ortada. Bir türlü düze çıkamadık. Gün geçtikçe de borç batağı altında eziliyoruz. Sürekli borcumuz artıyor. Bir zamanlar borcu çevirebiliyorduk. Ama artık borcumuzu borçla kapatacak dış borcu da bulamaz hale geldik. Kredi kuruluşlarının ülke için verdikleri değerlendirme notlarına girmeyeyim. İktidar sanki bu notlar bize veriliyormuş gibi bizi ilgilendirmez diyor, ama kedinin uzanamadığı ciğere pis demesi gibi bir tepki oluyor bu. Notlar bize değil, yatırımcılara bilgi için veriliyor. O yüzden de artık bir tane bile yabancı yatırımcı gelmiyor zaten.

Bu sarmal içerisinde yıllardır bocalayıp duruyoruz. İktidardakiler kimi zaman faiz lobileri diyor, nas diyor, ama ödediğimiz dış borç faizi neredeyse ana parayı geçti. Bu sarmaldan kurtulmak için türlü türlü çareler düşünmeye çalışıyorlar, bazen şapkadan tavşan çıkarmakla durumu kontrol altına aldıklarını sanıyorlar, ama her seferinde daha da kötü oluyor. Sanki bir bataklık içerisindeyiz, debelendikçe dibe batıyoruz.

Yazarken kendim daraldım.

Peki, biraz içimi döktüm diyelim, ama durumumuzun hiç de iç açıcı olmadığının siz de farkındasınız sanırım.

Önemli olan soru tüm bu durumdan kurtulmak için çare nedir? Var mıdır bir çare? Nasıl kurtulacağız bu sarmaldan?

Mesela kapatalım tüm dış dünyayla ilişkimizi, iflasımızı ilan edelim, ödemiyoruz borç morç diyelim. Olur mu böyle? Üstümüze çullanırlar. Savaş çıkar! Tarihte birçok savaşın sebebidir ödenmeyen borçlar. Olmaz!

Peki kapalı bir kutu misali kendi kendimize bir yaşam kuralım. Artık dışarıdan daha fazla borç almayalım. Döviz harcaması da yapmayalım. Yavaş yavaş borçları ödemenin yolunu bulup, sonra da kendi yağımızla kavrulalım. 

Bu bir çözüm mü? Değil tabii ki, hele günümüzün küreselleşmiş dünya düzeninde bunu yapmak hiç mümkün değil. 

En son bunu şöyle böyle yapmaya çalışan koskoca bir birlik dağıldı, Sosyalist Cumhuriyetler Birliği. (Sovyet kurul demek, niye biz Sovyetler Birliği deriz hiç anlamam! Ben bile ağız alışkanlığı bazen Sovyetler Birliği diyorum. Yanlış, doğrusu Sosyalist Cumhuriyetler Birliği.)

Sonuçta öyle ya da böyle, dış dünyadan satın almak zorunda olduğun şeyler var ve senin matbaada basıp verebileceğin para ise işe yaramıyor. Bir şekilde döviz bulman lazım. Borç alsan ki çoğu iktidar bugüne kadar bu yola başvurmuş, kartopu gibi borçlar büyüyor, bir zaman sonra altından kalkamıyorsun. Bugün olan aslında budur.

Peki çözüm nedir? 

Çözüm aslında belli, mümkün olduğunca milli ve yerli üretim kullanacaksın, çok üretip fazlasını yurtdışına satacaksın ve döviz kazanacaksın. Ürettiklerin katma değerli ürünler olacak, yani yükte hafif, pahada ağır şeyler, teknolojik ürünler. Yani teknolojiye yatırım yapacaksın, yollara köprülere de yap, ama abartma, teknolojiyi unutma. Böylece yeterince döviz kazanacaksın, kazancın yaptığın zorunlu döviz harcamalarına yetecek. Gelir gider döviz dengesini tutturacaksın.

Mümkün olduğunca ekonomik yaşayacaksın, israf yapmayacaksın. Bunu her bireyden her kamu kuruluşuna hep birlikte yapacaksın. Çocuk yaşta bu bilinci yeni nesillere aşılayacaksın. Çocuklar bu bilinçle yetişecek. Lüks yaşam bizim gibilere haram!

Bir şey işe yarıyorsa durup dururken atıp yenisini almayacaksın, boşa harcama yapmayacaksın. Bozulduysa tamir edeceksin, tamir edip kullanmaya devam edeceksin.

Borca yaşamayacaksın, borç almayacaksın, ayağını yorganına göre uzatacaksın. 

Bütçen denk bütçe olacak. Hatta zor günler için birikim yapacak şekilde artı bütçen olacak. Damlaya damlaya göl olur. Durup dururken ihtiyaç akçesini harcamayacaksın. 

Peki bunu yapan iktidar var mı? Yok! 

Bunu vaat eden oldu mu? 

Bir zamanlar "adil düzen" diye yola çıkan Erbakan vardı, ama onun da başka eksileri vardı. Dilinde çok dini söylem vardı. İrtica tehlikesi gördü derin devlet ve iktidardan indirildi. Bugün birçok siyasetçi kendisini saygıyla ansa bile, zamanında o da insanları yeterince peşinden sürükleyemedi. Dediğim gibi onun da başka eksi yönleri vardı. Belki iyi niyetliydi, belki de gerçekten irtica anlamında bir tehlike içeriyordu. Bugünküler az mı dert getirdiler ülkenin başına, az mı çorap ördüler. Üç "Y" diye başa geçtiler, şimdi kaç "Y" oldu bilemiyorum.

Lafı çok uzatmayayım, diyeceğim o ki, büyük dahi Gazi Mustafa Kemal Atatürk zamanında aslında doğru yolu göstermiş. 

O zamanın şartları ile bugünün şartları aynı değil diyeceksiniz, haklısınız. Belki o günlerde daha zor şartlar varmış, ama bugün ile o gün uymaz. Şartlar çok değişti.

Ama en azından o günün şartlarında yapılabilmiş olanları iyi inceleyip, nasıl yapıldığını ve yol haritasını günümüz şartlarına uyarlayarak bugün de içinde olduğumuz zor durumdan kurtulmamız mümkün olabilir belki. Olamaz mı? Bence olur!

Öyle şapkadan tavşan çıkararak değil. Öyle borç peşinde koşarak değil. Öyle yabancı sermaye ile değil. Bir zamanlar nasıl yapılmışsa aynen öyle. 

Tasarrufla, milli ekonomi hamlesiyle, özveriyle. Mümkün olduğunca kendi emeğimizle, kendi üretimimizle. Çok çalışarak. Umutla, akılla, bilgiyle. 

Enerji temini ve üretim metotları konusunda yapılması gerekenleri daha önceki yazılarımda detaylıca yazmıştım, tekrar etmeyeceğim.

Neden olmasın? Genç Türkiye Cumhuriyeti zamanında Osmanlı'dan kalan onca borcu ödeyebilmiş, üzerine de onca kalkınmış. 

Bence bugün de aynısını yapabiliriz. İyi bir planlama ile bir kez daha kalkınma hamlesi yapabiliriz. Cumhuriyetin ikinci yüzyılına gireceğiz yakında. İlk yüzyıl başında olduğu gibi borçlarımızı ödeyip kendi yolumuzu kendimiz çizebiliriz. Her zaman dediğim gibi, kardeşlerimizle birlikte, eskisinden daha güçlü olarak. Daha ötesine ihtiyacımız yok bence. 

Bunu yapabilmek hiç de zor değil, yeter ki başa bu ülkeyi çok seven kadrolar geçsin. Üç kuruş para için onun bunun ağzının içine bakan kadrolar değil, bir takım anlamsız konulara takıntılı kadrolar değil. Din sömürüsü yaparak, dindar görüntüsü altında aslında derdi kendi cebini doldurmak olan kadrolar hiç değil.

Ülkesini çok seven bilinçli kadrolardan bahsediyorum, liyakat sahibi ve bu anlattığım büyük resmi görebilen kadrolardan. 

Kendimce asıl sorunu ve çözümünü anlatmaya çalıştım. Benim aklım bu kadarına yetiyor. Başka fikri olan varsa yorumlara yazın. Şimdilik kalın sağlıcakla.

Moskova'dan herkese sevgi ve saygılar.


Google Ads