Site İçi Arama

tarih

Yaşasın Uçak, Var Olsun Uçak

Geçmişteki imparatorlukların büyük ordularının çizmeleriyle ezilen bu toprakların üstünde can veren milyonlarca insanın kan izleri ve som taş mezarları gözlerimiz önüne serilmiş halde görülüyordu. Bu uzak tarih sayfalarını okumak, anıları aklımda canlandırmak için çok alçaktan uçuyordum. Finike, Kaş kasabalarımızın ziyaretleri, güney sahilimizin granit silsilesi ve Meis Adası elemi, olumlu ve olumsuz duygularla akla yorgunluk veren bir dolaşımdı bu.

 

 

11 Kasım 1931. Konya

Ertesi gün Konya’ya doğru uçarken, yerde öğrendiğim kurum yararına halk bağış toplamının kısacık günde neye vardığını düşünüyor ve yüce Türk halkının yurt savunmasına neler feda etmeye hazır olduğunun inancı ve huzuru içinde uzaklaşıyorduk. Önümüzde açılan, 200 kilometrelik çevresi serapla sarılmış bir deniz gibiydi. Düşünüyorum da uçak olmadan bu çölü aşmak insana dayanılması mümkün olmayan bir eziyet olacaktı her halde.

“Yaşasın uçak, var olsun uçak” demekten kendimi alamamıştım.

Bir buçuk saat sonra Konya’daydık. Hep o samimi hava, hep o candan ilgi. Valisi, Garnizon Komutanı, her sınıftan halk temsilcileri ve bunların arkasında halk topluluğu, askeri sivil okular öğrencileri, ellerinde bayraklarımız hava meydanına yığınlar halinde gelmişlerdi. Büyük şehirlerin halinde ne de olsa başka bir güzellik vardı. Özellikle millî bir eser ve öz malını görmek için yapılan gösterilerde çok başka bir anlam vardı.

Bu başka eser önünde bütün Konyalı yurttaşlarımızla uzun, uzun konuştum, havacılığın önemi ve uçağın vatan savunma görevlerindeki değerini anlattım. Sonra uçtuk, uçtuk, yine uçtuk, ama itiraf edeyim ki bu kadar çok uçuş uçağı da hırpalıyordu. Daha önümüzde 2.000 kilometreden fazla uzun yolumuz ve bu yol üzerinde 15’ten fazla ziyaret duraklarımız vardı. Bunları düşünerek uçuşu durdurdum. Sonra şehre giderek o gün ve geceyi samimi bir hava içinde Konyalı kardeşler arasında samimi bir hava içinde geçirmiştik.

12 Kasım 1931. Manavgat’a Doğru

O günkü görev programımız güneye doğru Beyşehir, Seydişehir, Alanya ve Manavgat konaklama yerimizdi. Çok çetin bir yol üzerindeydik. Konya 1.050 metre yüksekliğinde, Beyşehir de Seydişehir de bundan yüksek bölgeler, ziyaretlerimiz aynı tempo ve aynı program titizliği ile ve her ziyaret yerindeki halkımızın da aynı hassasiyetlerine şahit olarak, buralara indik, konuştuk ve uçurduk. Yolumuzun en çetin engelleriyle boğuşmaya başlamıştık. Önümüzde yurdumuzun Akdeniz’e karşı güney surları gibi yükselen Toros Dağları şahlanmış gibi idi. Bunları aşmak için tırmanıyorduk. Ama yükselmek, kuvvetle esen güney rüzgarının, dağların kuzey yüzeyinde oluşturduğu bastırıcı hava akımları etkisinde zorlaşıyordu. Bunun için prensibin aksine motorumu normalin üzerinde yoruyordum. 3.000 metrenin üstüne vardığımız halde etrafımızı saran kristal granitlerin halimize güler gibi baktıklarını görüyormuş gibi sinirleniyordum. Bunların arasından dolaşarak güney bölgesine atladık ve Akdeniz’in mavi sularına kavuştuk. Artık motorumun sinirleri yumuşamış, sakin çalışma ile dinlenmeye başlamıştı, hep süzülerek alçalıyorduk.

Manavgat

Altımızda Alaiye (Alanya) kasabamız vardı, onu ziyaret ettik, fakat zaman bir hayli geç, bu ziyareti kısa keserek Manavgat’a döndük. Manavgat’a vardığımızda hava kararmıştı, demek bütün gün uçmuş ve büyük zevk duymuştuk. Değişen iklimler, yükseklikler, manzara, coşkulu ve heyecan dolu gösteriler duygularımızda neler canlandırmıyordu ki!...

Manavgat’ı gördüm diyemem. Seydişehir’den kalkmadan önce geç kalacağımı tahmin ettiğim için Manavgat’a telgrafla meydanda ateş yakılmasını bildirmiştim. İşte yakılan ateşten iniş yerini görebildim. Etrafı çitle örtülü bahçeler arasında küçük bir fasulye tarlası idi. Buraya inebilmek için pek çok turlar yaptığımı hatırlıyorum ve anılarımdaki notlara göre çok zor bir iniş yapmışım, hiçbir olay olmadı ama 100 metreden küçük, etrafı kapalı tarlayı iniş meydanı olarak seçen arkadaşların yüzlerine öfkeyle bakmaktan kendimi alamadım. Ne ise!...

Geceyi Manavgatlı yurttaşlar arasında aynı konuşmalarla ve özellikle o günkü dağların büyüklüğü içindeki uçuş durumu ve sonunda sağ salim vardığımızı söz konusu ederek neşe ile geçirdik. Burada uçuş alanı olabilecek hiçbir yer bulunmadığı için gösteri uçuşları yapmak mümkün olamadı ve yerden kalkışımız da bir hayli zor olmuştu.

13 Kasım 1931. Antalya yolundayız

Sahil gezisi çok hoş bir uçuş. Ilık bir havada denizde yüzer gibi havada yüzüyorduk. Yurdumuzun bu verimli ve zengin bölgesi göz alabildiği kadar zümrüt diyar, öbek, öbek ormanlar bu yeşil dünyanın dekorları. Göz mutluluğu dediğim, insana zevk veren geziyi sürdürerek Antalya’ya varmış ve o güzel Antalya’nın konuğu olmuştuk.

Anı notlarımda Antalya’da uçağım adına acı bir not var; inişte motorum arıza yaptı, önüme rastlayan bir bahçeye inmiştim. Bu bahçe çok küçük bir yerdi, etrafı ağaçlı ve hendek ile sarılı olduğu için uçağım ağır hasara uğradı.

Sağ kanat ön lonjeron, iniş takımı ve pervanem kırılmıştı. Bu olay karşısında makinistim Hamid ile kolları sıvayarak onarım işlerine koyulmuştuk. Yoğun bir faaliyet ve insanüstü çaba, zamanı unutmuş, her imkânı da eritmişti. Bu çalışmayı bir haftaya sığdırmıştık. Hatta bu hafta içine geniş ölçüde havacılık propagandasını da katmıştık.

Onarımın tamamlanmasından sonra yaptığım tecrübe uçuşu bana uçuş emniyeti ve güven hissini vermişti. Vecihi XIV uçağım her yerde ve her imkânsızlık içinde bile yolundan geri kalmayacak niteliğe sahip olduğunu göstermişti. Bu tecrübeden sonra etrafımı saran Antalya gençlerinin uçma arzularını yerine getirmekle de huzura kavuşmuştum.

22 Kasım 1931. Meis Adası Elemini Havadan Yaşadık

Antalyalı yurttaşlarımızla samimi bir şekilde vedalaştıktan sonra uçağımıza atlayarak havalandık, hava güzel, sahil yolunu izleyen rotamız çok uzak tarihin büyük olaylarına sahne olmuş bir diyar. Geçmişteki imparatorlukların büyük ordularının çizmeleriyle ezilen bu toprakların üstünde can veren milyonlarca insanın kan izleri ve som taş mezarları gözlerimiz önüne serilmiş halde görülüyordu. Bu uzak tarih sayfalarını okumak, anıları aklımda canlandırmak için çok alçaktan uçuyordum.

Finike, Kaş kasabalarımızın ziyaretleri, güney sahilimizin granit silsilesi ve Meis Adası elemi, olumlu ve olumsuz duygularla akla yorgunluk veren bir dolaşımdı bu.

Doğal yönüyle bu cennet diyarı dile getirmek çok zor şey, bu hava gezisi, yurt görevinin şerefli anlamı kadar vatanımı daha iyi tanımak ve bilgilerimi beslemek bakımından çok enteresandı. Bu girişim, bir uçak yapmak, yalnız yurt bilgisi bakımından bana ne büyük faydalı imkanlar sağlamıştı.

Uçuyoruz, idealimin tohumlarını saçarak Türk gençliğini havacılığa çağırıyordum. Hoş bu kadar yorulmaya da gerek yokmuş, yaradılıştan kahraman ruhla doğan Türk çocuğu sade bir işaret bekliyormuş. İşte o işareti ben taşıyordum. Ben bu cennet yurdun özel güzelliklerini zevkle seyrederken büyük şair Fikret’in şu dizesi aklıma gelmişti.

 

Ey bin kocadan arta kalan bivei-bakir (dul bakire)

Hüsnünde henüz tazeliğin sihri hüveyda

 

O değerli şair bu dizesi ile İstanbul’u anlatıyor. Halbuki bu şahane güzellikleri görseydi, hele benim gibi doğunun nuru ile parlamış toz mavi kubbeden seyretmek imkanını bulsaydı, kim bilir ne harikalar yaratırdı!...

Araştırmacı Yazar ve Kaptan Pilot  Celal UZAR
Araştırmacı Yazar ve Kaptan Pilot Celal UZAR
Tüm Makaleler

  • 13.08.2022
  • Süre : 4 dk
  • 920 kez okundu

Google Ads