Site İçi Arama

tarih

Siyasetin Gerçekleriyle Yüzleşme Zamanı

Bir topluluk ya da bir millet, büyük önem verdiği değerlere haddinden fazla bağlanınca, toplum veya millet olarak kendisini diğerlerinden üstün görmeye de başlayabilir. Bu tür milletler, kendi ırkını da çoğu kez üstün ırk ilan ederler. Üstün ırkın lideri, istediği amaç doğrultusunda her şeyi her yolla gerçekleştirir. Bu tür toplumlarda, din, ırk, dil, yaşayış ve aklınıza gelecek her türlü kavrama aşırı derecede bağlılık vardır ve hiçbir eleştiri olmaksızın bu bağlılık amaç doğrultusunda değerleri ve inananlarını birbirine yoldaş hale getirir. Buna da aşırı sağ denilmektedir. Bunun bilinen en bariz örneği tarihte Hitler'dir.

Türkiye’de hepimiz bir siyasi görüşe sahip olması, farklı siyasi bakış açılarımız olması normaldir, sağlıklıdır. Herkesin aynı olmasını istemek, tek parti devletlerinde olur. Demokrasiyle yönetilen Türkiye Cumhuriyeti için herhalde hiçbirimiz bu tekdüze, tek parti devleti anlayışının olmasını istemeyiz, tasvip de etmeyiz. Farklılıklarımız şüphesiz zenginliğimizdir. Yeter ki ayrılık, ayrılıkçılık olmasın. 

Öte yandan inandığımız siyasi görüşlerin veya fikirlerin peşinden koşarken, bazen ne olduğunu dahi bilmediğimiz kavramların peşinden sürüklenmenin, iyi bir şey yapıyor zannıyla hareket ederken, aslında ülkemize ve bize neler kaybettirdiğinin farkına pek varamayız. Bizlere siyasi görüşünüz nedir diye soranlara, sağ veya sol görüşlüyüm deriz. 

Sağ veya sol görüş nedir? 

Zamanla sol görüş şu manaya gelmeye başladı. Sürekli yeniliklerin yapılmasını savunanlar, halkın yaşam standartlarının iyileştirilmesi gerektiğini savunanlar ve işlemeyen sistemin daha iyisiyle değiştirilmesini savunanlar sol görüşe mensup oldukları savıyla hareket ettiler. 

Sağ görüş ise mevcut düzenden memnun olanlar, sistemlerin değiştirilmesine karşı olanlar ve sermaye sahiplerinin haklarını çalışanların haklarından önce korumak gerektiğine inananları kapsadı. 

Hem sağ hem sol için söylediğim şüphesiz bir genellemedir. Kendi içinde de sağ ve sol görüşler, 50 çeşit gri renge sahiptir. 

Günümüz dünyasında sağ ve sol ne demektir? 

Sağ ve sol siyaset, ideolojik perspektifte incelendiğinde ekonomi anlayışını ifade eder. 

Eğer bir parti sağcı ise sermaye sahiplerinin istekleri doğrultusunda hareket etme, bir anlamda onların çıkarlarını temsil etme yönünde kararlar alması beklenir. Buna kapitalizm diyorlar. Sermaye sahibi dev şirketler bu şekilde oluşuyorlar. 

Eğer bir parti solcu ise halkın gelir seviyesi ekonomi politikasının asıl amacıdır. Bu modelde sermaye sahiplerinin istekleri yine dikkate alınabilir ama bütün ekonomi buna göre şekillendirilmez. Yani eğer halkın yaşam standardı yükselmeyecekse sermaye patronuna “güle güle” denilebilir.

Görüldüğü gibi dünyada sağ ve sol en kısa ve öz anlatımla bu manaya gelmektedir. Türkiye’deki vahim duruma geçmeden önce biraz da sağ ve solun aşırısı, ılımlısı nasıl oluyor, ona bakalım. 

Sol dediğimizde öncelikle halkın özgürlüklerinin artırılması kavramının akla gelmesi gerektiğini hatırlayalım. Bu arada halkın özgürlüklerinin sınırsız hale getirilmesini istemek de anarşi kavramıyla ifade ediliyor. Özünde hiçbir kuralın varlığını anarşistlere kabul edilmez. Onlar için kabaca, birisinin sizi öldürme özgürlüğü de özgürlükten sayılabilir. Bu yönüyle, bu anlayışa da aşırı sol denilmektedir. Komünizm halkın arasında zengin fakir ayrımının kaldırılmasını esas alması yönüyle iyi gibi görünse de fark ettiyseniz uçlarda yer alan bir düşüncedir. Gerçek manada komünizme erişen, komünizmle yönetilen, zengin-fakir ayrımını ortadan kaldırılabilen bir topluluğa veya devlete dünyada henüz rastlanmamıştır. Sebebi de, komünizmin sosyal sınıflar kadar vatan ve sınırların da ortadan kalkması gerektiğini savunmasıdır. Yani ülke kavramıyla da kavgalı bir yaklaşımı vardır komünizmin ve bu da dünyada önemli sorunları tetikleyen, komünizmin kendi yok oluşunun temelini atmasına neden olan bir yaklaşım olmuştur. Sosyal demokrasi fakir zengin eşitsizliğini ortadan kaldıran, sosyal sınıfların olmadığı eşitlikçi bir toplum fikrini önerir. Çalışanların emeklerinin tam karşılığını almaları bu sistemde esastır. Kapitalizmdeki gibi çok çalışıp az para kazanma olgusuna karşı çıkar. Ancak günümüzde uygulanamamıştır. 

Merkez sağ ve merkez sol kavramları 

Sağın veya solun merkez olarak adlandırılması şu sebeptendir: Birbirlerinden bir sonraki aşamada hangi tarafına daha yakın bir duruş sergileneceğini gösterir. Merkezde yer alan partiler, sol ve sağ kavramlarının özellikle işine gelen taraflarını kullanma eğilimi gösterirler. Merkez sol görüşü; sermaye sınıfının ekonomik gücünü destekleyerek halkın ekonomik gelir seviyesini yükseltmeyi amaçlayan siyasi bir görüştür diye açıklayabiliriz. Aynı şekilde merkez sağ deyince, sermaye sahiplerinin hak ve taleplerini yerine getirirken aynı zamanda halkın ekonomik çıkarlarını da gözetmek anlaşılmalıdır. Aslında merkez sağ ile merkez sol arasında pamuk ipliği kadar fark vardır desek yeridir. Aşağı yukarı ikisi de aynı işi yapar. 

Liberalizm dediğimiz sistem ekonomik olarak mülk edinme özgürlüğünü savunur. Tüm özgürlükleri savunur. Uygulama safhasında mülk edinme özgürlüğünün savunulması süper zengin sınıfların doğmasına da yol açar. Sosyalizmle uzlaşılamayan nokta budur. Fakirin bir şekilde zengin olmasına yasal engel yoktur ama zengin olmasının bir yolu ya da imkânı da neredeyse yoktur. Bu arada sermaye sahipleri mülk edinme özgürlüklerini az parayla çok iş yaptırmak suretiyle gerçekleştirebilirler ve bunun önünde de bir engel bulunmamaktadır. Liberalizmde her şey aşırı da olsa ekonomik özgürlüğe dayanır. 

Muhafazakârlık; bu sistem artık liberalizmin gelişmiş bir safhasıdır. Sermaye sahiplerinin toplumda önemli bir yeri vardır ve bu sistemi yürütenler çoğunlukla bu kişilerdir. Bu durum kabul edilir ve sert bir şekilde savunulur. Bu değerlere bağlılık gösterilir. Zenginin daha zengin olabilmesi esastır. Fakirinin daha fakir olması istenmez ama bunun olmamasının önünde engelleyici bir mekanizma da yoktur. Muhafazakâr düşüncede, felsefi boyutta yaşanılan, toplumda var olan kalıplaşmış değerler ne ise onların yenilenmeksizin devamı istenir. Buna dini de katabilirsiniz, siyasal yapıyı da, yemek yeme alışkanlığı da. Savunulan değer özellikle tabular arasından seçilir ve kitle bu değer üzerinden konsolide edilir, bir araya toplanır. Bu ortak değer veya tabu olgusundan yola çıkılarak, en uç noktaya varıldığı zamanlar da olmuştur. Bunun adına da faşizm denir. Faşizme evrilen muhafazakârlıkta, sorgulamadan savunulan değerin peşinden gitmek noktasına varılmıştır artık. Faşizmin önünde hiçbir engel kalmamıştır. Lider ne derse topluluk onu sorgulamadan izleyecek ve yapacak bir kıvama gelmiş olur. Artık liderin inandığı veya şahsında temsil ettiği her türlü değer, katıksız şekilde toplum tarafından savunulur. Bir topluluk ya da bir millet, büyük önem verdiği değerlere haddinden fazla bağlanınca, toplum veya millet olarak kendisini diğerlerinden üstün görmeye de başlayabilir. Bu tür milletler, kendi ırkını da çoğu kez üstün ırk ilan ederler. Üstün ırkın lideri, istediği amaç doğrultusunda her şeyi her yolla gerçekleştirir. Bu tür toplumlarda, din, ırk, dil, yaşayış ve aklınıza gelecek her türlü kavrama aşırı derecede bağlılık vardır ve hiçbir eleştiri olmaksızın bu bağlılık amaç doğrultusunda değerleri ve inananlarını birbirine yoldaş hale getirir. Buna da aşırı sağ denilmektedir. Bunun bilinen en bariz örneği tarihte Hitler'dir. 

Türkiye'de sağ ve sol denilince ne anlaşılıyor? Ya da bir şey anlaşılıyor mu? 

Dünyada sağ ve sol denilince bu kavramlar anlaşılıyor peki bizde ne anlaşılıyor diye baktığımızda ortalık çok karışıyor. Çünkü bizde neyin ne olduğunu anlamak için siyasal bilimler okumaktan çok dünya tarihini okumak ve bunu Osmanlı Tarihiyle sentezlemek gerekiyor.

Halkımızın gözünde sağ partiler muhafazakârdır, “Müslüman” olanlar ise sağcı olur anlayışı toplumun geneline hakimdir. İslam’ın veya herhangi bir dinin siyasetle doğrudan hiçbir ilişkisi olmamasına rağmen sağcı partilerin liderleri, “dindarlık” söylemini özellikle oy kazanmak için kullanmayı severler. Böylece, sağ ve sol görüşler, ekonomik hayata bakış açımızı tanımlaması gerekirken, nedense dini inancımızı da tanımlamaya kalkarlar. Allah inancı olan sağcı, olmayan solcu gibi akıl dışı bir anlayış benimsenmeye ve benimsetilmeye çalışılır. Örneğin, fakirlere para ve mal yardımı yapacağız söylemi, sağ bir söylem olamaz. Yukarıda ifade ettiğim üzere, Sağcı partilerin halkı zenginleştirme planında, doğrudan yardım değil, sermaye sahiplerini güçlendirip istihdam yaratma olgusu vardır. Özelleştirmeler ekonomik kalkınmayı sağlar. Gerektiğinde özelleştirmeye gitmenin de ne sağcılıkla ne de solculukla hiçbir ilişkisi yoktur. Dünyada sağ ve sol siyasi anlayışın hiçbir yerinde özelleştirme kavramına yer verilmez. Bu arada, sadece özelleştirme yaparak kalkınmayı başaran bir ülke olduğunu da iddia etmek pek mümkün değildir. 

Yine, milliyetçi olmak için sağcı veya solcu olmaya gerek yoktur. Bunu bize ülkemizin kurucu babası her yönüyle ispat etmiştir. Vatanını seven herkes milliyetçi olabilecekken, bu kavramın günümüz Türkiye’sinde çoğunlukla sağ ile ilişkilendirilmesini, bunun için özel gayret gösterilmesini anlayabildiğimi söyleyemem. Bununla birlikte, bu tasvip etmediğimi yaklaşımın da bizim ülkemizin ne hale geldiğini ya da getirildiğini görmemiz için iyi bir örnek olduğunu söyleyebilirim. İlginç olan şudur ki tüm dünyada sağ partileri savunan ve sağ partilere oy veren kesim, kazancı iyi seviyede olan, toplumun ticaret ve sanayi ile ilgilenen kesimdir. Ancak bizim ülkemizde sağ partilere oy veren kesim, çoğunlukla toplumun fakir ve eğitim seviyesi nispeten düşük kesimidir, toplumun geniş alt tabakasında yer alanlar sağ partilerin taraftarı olurlar genellikle. Bu konuda da herhalde dünyanın tam tersine gitmekteyiz. 

Din, sağ görüşün tekeli olarak görüldüğünde de, ülkemizde sol denilince ister istemez dinsizlik, din düşmanlığı gibi kavramlar akla gelmektedir. Oysa başta da dediğimiz gibi siyasette sağın ve solun dini inançla bir alakası yoktur. Lakin halkımızın ekseriyetindeki algılama, zamanla oluşturulan algı bu yöndedir. 

Esasında siyaset ekonomiyle ve cebimize giren parayla ilişkili olmalıdır. Bu açıdan baktığımızda, din ve dini müesseselerin siyasetle bir alakası yoktur diyebiliriz. Laiklik de siyaset gibi dinin dışında bir kavramdır. Devlet işlerinde, siyasette din öğesinden uzak kurallar manzumesine göre hareket etmek demektir. En azından öyle olması beklenir. Oysa bizde bu laiklik kavramı da mecrasından, orijinal anlamından uzaklaştırılmış, laiklik ile dinsizlik eşdeğer kavramlar gibi bir algı geliştirilmiştir. Bazı siyasiler de oy kazanmak için “laiklik dinsizliktir” gibi söylemler kullanarak halkın zaten anlamadığı bu kavramdan uzak durması için özel çaba göstermeyi yeğlemişlerdir. Bu söylemlere meftun edilen halk, doğal olarak cebine giren (daha doğrusu girmesi gereken) parayı unutur, bunun yerine dininin tehlike altında olduğuna inanıp zaten tam olarak anlamadığı laiklik kavramından uzaklaşır, benimsemek istemez. 

Yine dünya genelinde, aşırı sol denilince anarşi anlaşılmaktadır. Anarşi dediğimiz kavram kural tanımamazlık demektir. Belirli bir lideri falan da yoktur, çünkü anarşide her birey özgürdür, kendi kendini yönetir. Yine bizde aşırı sol denilince terör anlaşılmaktadır. Türkiye’de sadece bir dönem anarşizme benzer olaylar yaşanmış ancak darbeyle yok edilmiştir. 12 Eylül öncesini kastediyorum. Anarşizmde de terörde de şiddet vardır ve fark neredeyse sadece amaçtadır. 

Terör organize bir harekettir ve belirli bir yönetimi vardır. Özgürlükleri savunmaz ve kendi amacı dışındaki tüm özgürlüklerin tam karşısında yer alır. Terörün amacı kan dökmek ve korku yaratmaktır. Yani özgürlük kavramıyla uzaktan yakından alakası yoktur. Terör kendi amacına karşı çıkan sağcıyı da solcuyu da öldürür, aralarında bir fark görmez. Halkımızın ekseriyeti tarafından bu detay anlaşılamadığı için sol denilince dinsizlik ve terör gibi tamamen alakasız kavramlar akıllarına gelmektedir. 

Dünyada sol partilere fakir ve işsiz kesim oy verir. Çünkü sol partilerin amacı halkın gelir seviyesini üst noktaya taşımaktır. Sol, emeğin, emekçinin yanındadır, bu yüzden çalışan kesim özellikle sola oy vermeye daha meyilli bir davranış sergiler. Ülkemizde bu yaklaşımın da bir geçerliliği kalmamıştır. Okumuş, iş ve sermaye sahipleri sol partilere oy vermektedirler. Bu durum son zamanlarda daha belirgin bir hâl almıştır. Yani dünyanın tam tersine bir oy tercihi karşımıza çıkmaktadır. Toplumda akademisyen, araştırmacı, üst gelir seviyesine sahip ve toplumun aydın kesimi, sol partilere oy vermektedir. Oysa dünyaya bakılınca bu kesimin de sağ partilere oy verdiğini görüyoruz. Netice itibariyle, ülkemizde gerçek manada ne sağın sağ ne de solun sol olduğunu söyleyebiliriz. Örnekler ortada duruyor. Sadece son seçime bakmak bile yeterlidir.

Atatürk’ün siyaset anlayışı nasıldı? Sağ mıdır, sol mudur? 

Atatürk’e sağcı veya solcu dememiz, bir tarafla ilişkilendirmemiz doğru olmaz. Devlet adamı Atatürk’e baktığımızda, siyasi yelpazedeki her çiçekten (görüşten) en güzel polenleri toplayıp en güzel balı yapmak ana ilkesini benimsediğini görürüz. Yani hiçbir siyasi görüşe körü körüne bağlı değildir. Her siyasi görüşten işine yarayan kısımları alıp, gerisini kullanmamıştır. Dünyadaki çoğu ekonomik ve siyasi görüşü kucaklamış olmakla birlikte, bir kısmına sert bir şekilde karşı çıkmıştır. Yumuşak bir kısım olan sosyal demokrasiye kadar solu desteklerken, komünizme varıldığı noktada bu görüşün karşısında yer almaktan çekinmemiştir. Liberalizme kadar sağı destekler ancak muhafazakârlık ve faşizm seviyelerine gelinmesine izin vermemiştir. Atatürk’ün fikriyatının merkezinde halkın faydasına olma ve ülke kalkınması, ilerleme vardır. Yani Atatürkçülük ne sağcılıktır ne de solculuk. Atatürk’ün yolundan çıkıldığında, sağda muhafazakârlık ve faşizm, solda da komünizm ve anarşizme varılmaktadır. Bu tür bir devleti ise nereye çekerseniz oraya sürükleyebilirsiniz. Bu arada, solcu olduğunu iddia edenler de sağcı olduğunu iddia edenler de tam anlamıyla Atatürk’ü sevemezler. Ama, işlerine geldiği ölçüde Atatürkçülükten yararlanmak, Atatürkçülükteki kendi görüşlerine uygun bölümleri savunmakla yetinirler. Tümünü öne çıkarmaktan kaçınırlar.

Sonuç

Sonuçta Türkiye, Cumhuriyetin kuruluşunun 100. Yılında, Cumhur ve Millet İttifakları arasında Mayıs ayı içerisinde bir seçim yarışı yaşamıştır. Erdoğan tekrar kazanmış ve cumhurbaşkanı olarak ülkeyi bir beş yıl daha yönetme gücünü halkımız kendisine vermiştir. Erdoğan’ın özellikle sağ seçmen kitlesini, adeta tekeline almak istediği din ve milliyetçilik söylemleriyle nasıl kendisine bağladığına, kendisini desteklemelerini nasıl sağladığına seçim sürecinde hepimiz yaşayarak tanıklık ettik. Burada Erdoğan’ın yöntemini doğru veya yanlış gördüğümü söylemem yersiz olabilir. Ancak, Erdoğan’ın bu değerleri kullanarak, toplumun kendisine destek vermeyen kesimini ‘ötekileştirme, düşman görme ve gösterme’ anlayışını, siyasi yöntemini doğru bulmadığımı, hatta ülkemiz için tehlikeli bulduğumu, toplumu parçalanmaya götürebileceğinin görülmesi gerektiğini ifade etmek isterim. Siyaseten kazanmış olabiliriz ama siyaset uğruna milletimizi bölmek, parçalamak da bizi bir yere götürmez. Bu millet ancak birlik ve beraberlik içinde hareket edebilirse, kucaklayıcı bir liderlik etrafında çağdaş medeniyet seviyesini yakalamak için birlikte gayret gösterebilirse, kalkınmış, refah seviyesi yüksek bir toplum haline gelebilir. Seçimden sonraki süreçte, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan beklenen 85 milyonu birleştiren bir politika ve stratejiyi hayata geçirmesi, seçimle bölünen toplumu birleştirmesidir. Buna hepimizin ihtiyacı bulunduğunu değerlendiriyorum.

Saygı dolu sevgiyle kalın

Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Tüm Makaleler

  • 31.05.2023
  • Süre : 7 dk
  • 1127 kez okundu

Google Ads