Site İçi Arama

hukuk

Türkiye’nin Aleyhine Sonuçlanan Irak’tan Petrol Taşımacılığına İlişkin Uluslararası Tahkim Kararının Perde Arkası

29 Mart günü, merkezi Paris’te bulunan ICC’ye (Uluslararası Ticaret Odası) bağlı tahkim mahkemesinin (ICA- International Court of Arbitration), Irak ile yaptığı petrol botu hattı anlaşmasını ihlal etmesi nedeniyle Türkiye ve Botaş aleyhine verdiği yaklaşık 1.5 milyar ABD doları artı faizlerini içeren kararı üzerine pek çok mecrada farklı anlamlara çekilebilecek yorumlar yer almakta. 2012 yılından itibaren ham petrol üretimini nerdeyse %50 arttıran Irak’ın, 2030 yılında dünyanın en büyük üçüncü üreticisi olması beklendiğinden, petrol sahalarının mülkiyeti ile ilgili bu haber dış dünyanın da gündemine oturdu. Ülkemizde şimdiye kadar karar hakkında değerlendirmeleri yapanlar, genelde konunun tarihsel bağlamından kopuk olduklarından, pek çok yorumun gerekli nedensel bağlamdan uzak olduğu ve hukuksal çerçevenin dışında kısır bir siyaset döngüsünde tartışıldığı anlaşılıyor.

29 Mart günü, merkezi Paris’te bulunan ICC’ye (Uluslararası Ticaret Odası) bağlı tahkim mahkemesinin (ICA- International Court of Arbitration), Irak ile yaptığı petrol botu hattı anlaşmasını ihlal etmesi nedeniyle Türkiye ve Botaş aleyhine verdiği yaklaşık 1.5 milyar ABD doları artı faizlerini içeren kararı üzerine pek çok mecrada farklı anlamlara çekilebilecek yorumlar yer almakta. 2012 yılından itibaren ham petrol üretimini nerdeyse %50 arttıran Irak’ın, 2030 yılında dünyanın en büyük üçüncü üreticisi olması beklendiğinden, petrol sahalarının mülkiyeti ile ilgili bu haber dış dünyanın da gündemine oturdu. Ülkemizde şimdiye kadar karar hakkında değerlendirmeleri yapanlar, genelde konunun tarihsel bağlamından kopuk olduklarından, pek çok yorumun gerekli nedensel bağlamdan uzak olduğu ve hukuksal çerçevenin dışında kısır bir siyaset döngüsünde tartışıldığı anlaşılıyor. Bu nedenle, ICC’nin tahkim kararının arka planı ile ilgili, şahsi tanıklıklarımı da içeren kısa bir değerlendirme yapmanın faydalı olacağını düşünüyorum. 

Kerkük-Ceyhan Boru hattının kısa hikayesi

Yapımına 1970 yılında başlanan Kerkük Ceyhan Boru hattı (Iraq-Turkey Pipeline – ITP) 1970’lerde yaşanan ve dünyanın o güne dek karşılaştığı en büyük ekonomik buhranlardan olan petrol krizinin ortasında, 1973 yılında hizmete sokuldu. ICC’de görülen tahkim davasına (Dava no: 20273/AGF/ZF) (1) temel olan anlaşma, bu 1973 tarihli (çeşitli tarihlerde revizyona uğramış) Türkiye-Irak Boru Hattı Anlaşması. Kerkük – Musul – Ceyhan arasında uzanan 970 km’lik boru hattı çift borudan toplam 1.6 milyon varil/gün petrol sevkiyat yapmak üzere tasarlanmıştı (2). O yıllarda, ekonomik buhranların ortasında sıkışan iki ülke için, iyi bir gelir kaynağı olmasının yanında bir barış projesi idi. Bu durum 1991 yılında ABD’nin ilk körfez harekâtına kadar küçük fasılalarla olsa da başarıyla sürdürüldü. 

Kürt Bölgesel Yönetimi’nin Ortaya Çıkışı

ABD’nin ilk Körfez Harekâtı (1991) sırasında, kuzeydeki Kürtler üzerinde 1980’lerden itibaren kurduğu baskıyı arttıran Saddam Hüseyin’in, bölgede kimyasal silahlar kullanmasıyla, ABD, Türkiye’deki üslerini de kullanarak 36.paralelin kuzeyini her tür uçuşa kapattı ve ünlü Çekiç Güç Türkiye’ye konuşlandırıldı. Irak’ın hava hâkimiyetini kaybetmesiyle beraber, kuzeyde büyük bir otorite boşluğu meydana gelince, güçlü aşiret liderleri olan Mesud Barzani ve Celal Talabani için tarihsel bir fırsat doğdu. Ancak bu dönemde başını çektikleri KDP ve KYB savaşa tutuşunca bölgede istikrarsızlık arttı. İleride otonomi ile sonuçlanacak bu bölgesel hareketi dolaylı olarak ABD başlatmıştı ve yine ABD sonuçlandıracaktı. 

Nasıl 1991’deki ilk Körfez Harekâtını, Sovyetlerin 1989 yılındaki çöküşü ile oluşan paradigma değişikliği tetiklediyse, yarım kalan “tek kutuplu dünyada yeni bir düzen oluşturulması” projesinin tamamlanması için de, ikinci bir paradigma değişikliği gerekliydi. 11 Eylül 2001’de El Kaide, tarihte eşi benzeri görülmemiş şekilde planlanmış saldırılarla bu paradigma değişikliğinin (belki de farkında olmayarak) önünü açtı. Dünya, bir anda ABD’nin, ülkeleri (ve liderlerini) bu yeni düzene uyumlulukları konusunda test ettiği bir laboratuvara dönüşmüştü.  

ABD’nin İkinci Körfez Harekâtına (2003) kadar, kuzey Irak’taki aşiretler kendi hükümranlık alanlarında yönetimlerini sürdürdüler. Bu dönemde Türkiye ile de küçük ticari ilişkiler kurulmaya başlandı. Bağdat’ın işgalinin ardından, ABD’nin büyük bir güçle bölgeye yayılması ve aşiretleri finanse etmeye başlaması ticari potansiyeli arttırdı. 2001 krizinde ekonomisi dibe çöken Türkiye’nin, bölgeye siyasi müdahalesi söz konusu değildi, zaten Apo’nun ABD tarafından teslim edilmesi ile genel olarak Kürtler ile ılıman siyasi bir iklim başlamıştı. Bu iklimde, bölgede ilk yerleşik Türk inşaat şirketleri 2002 yılında faaliyete başlamıştı. Ancak, Türkiye, 80’lerde Barzani’yi desteklemiş olsa da- aşiret yönetimlerine genelde mesafeli duruyor, birbirleri ile aralarındaki çatışmalarda taraf olmamaya ve denge unsurunu gözetmeye özen gösteriyordu. O dönemde aşiret liderlerinin muhatapları ise bölgedeki tugay komutanları idi. Bölgeye seyahatler karayolu ile yapılır (uçuşa kapalı olduğundan), pasaportlara damga vurulmasına izin verilmez, sınır geçişlerinde taşıdığınız çantaların içinde “Kürdistan” ibaresi geçen doküman / proje vs bulunup bulunmadığına yönelik arama yapılırdı. 

DSP-MHP koalisyon hükümetinin 2001 krizi sonrası aldığı radikal ekonomik kararlar ile, ekonomi vurduğu dip noktadan tepki vermeye başladığı dönemdi ki, Kasım 2002 seçimleri ile Türkiye tamamen farklı bir siyasi anlayışın etkisine girdi. Bir anti-tez olarak ortaya çıkan bu yeni siyasi hareketin yöneticilerine göre, “Eski Türkiye” olarak adlandırdıkları dönemde yapılan hemen her şey yanlıştı ve bunların tam tersi yönde hareket edilmesi başarı getirecekti. 

Bu yeni siyaset, ilk darbeyi -önceden söz vermiş oldukları halde- ABD askerinin Türkiye’de konuşlanmasına izin verecek 1 Mart Tezkeresi’nin, TBMM’de reddedilmesiyle yedi. Bu durum hem parti yönetiminde hem de ABD’li muhataplarında derin bir “hayal kırıklığı” yaratmıştı; siyasi İslam güvenilir bir müttefik olmayabilir miydi? Bunun üzerine ABD, o güne kadar kısmen Türkiye’nin “arka bahçesi” olmuş kuzey Irak topraklarında bir test yapmaya karar verdi. Önce Talabani ile Barzani arasındaki barış pekiştirilip birlik sağlandı. Ardından, 4 Temmuz 2003 günü, Süleymaniye’de bulunan Türk özel kuvvetler karargâhı basıldı ve Türk askerleri ile orada tesadüfen bulunan bir inşaat şirketinin iki üst düzey yöneticisi, kafalarına çuval geçirilerek Bağdat’a götürülüp sorgulandı. Test edilen şey, Türk ordusunun refleksi yanında, aslında hükümetin bu duruma karşı alacağı tutumdu. “Müzik notası” dahi verilmeyince, yeni müttefik arayışındaki ABD için de yeşil ışık yakılmış oldu. Bu olay bizim Kuzey Irak olarak adlandırdığımız, Kürt Bölgesel Hükümeti’nin (Kurdish Regional Government - KRG) hızla resmiyet kazanmasının ve 2005 yılı Ekim ayında otonominin tanınmasının önünü açtı. Otonominin tanınmasında, ABD desteği ile 2005 yılı Nisan ayında Irak Devlet Başkanlığına getirilmiş Celal Talabani’nin etkisi olduğu açıktır. Talabani devlet başkanı olunca, Kürt bölgesi de aslında Barzani aşiretinin etkisine girmiş oluyordu. Bu dönemde, Kürt liderler başbakanlıkça muhatap alınmaya, bölgeye giriş yapan Türk vatandaşlarının pasaportlarına da KRG damgaları vurulmaya başlandı; bu aslında Türkiye açısından Kürt Bölgesel Yönetimini de-facto bir tanımaydı. 

Tamamen Türkiye’yi dışlayıcı ve kontrolü dışı gelişen yukarıda sıralanan olayların beklenmedik etkileri oldu. Yeni müttefiklerinin kalıcı olması için bölgeyi paraya boğan ABD’nin yarattığı zenginlik, orada iş yapan şirketler aracılığı ile Türkiye’ye de akmaya ve 2007 yılına kadar sürecek rekor büyüme sayılarına ulaşılmasına neden oldu. Bu durum hükümetin doğru politikalar izlemesine bağlandı. Bölgede bankacılık sistemi olmadığından, bu dönemde yapılan hizmetlerin tüm gelirleri ülkeye nakit olarak getiriliyordu. İç politikada büyük değişim olarak lanse edilen bu ekonomik büyümenin, neden-sonuç ilişkileri –David Hume’u haklı çıkarırcasına- yine yanlış kurulmuştu. Olan sadece ABD’nin “yeni dünya düzeni” savaşlarını yürütmek için bölgeyi “körfez dolarına” boğmasından, Türkiye’nin de payını almasıydı. İktidarda kim olsa alacaktı. 2008’de Barack Obama’nın başa geçmesiyle rüzgâr ters yönden esmeye başladı.  

Kuzey Irak Petrolleri Kime Ait?

Obama’nın daha sıkı ekonomik politikalar uygulamasıyla, özellikle 2008 sonrası dünyadaki para bolluğu azalmaya başladı. Yeni kriz ortamı özellikle 2008-2010 yıllarında tüm dünyayı özellikle de KRG’yi etkilemeye başladı. Bu durumda Kürt bölgesinin hayatta kalması için doğal kaynaklarını devreye alması gerekiyordu ama 2005 yılında kabul edilen Irak anayasasına göre bu durum tartışmalıydı. Irak merkezi hükümeti, petrol ihracatı gelirlerinin tüm Irak ile eşit paylaşılmasına çok sıcak bakmayınca, KRG –otonomiye güvenerek- aralarında Türk şirketlerinin de olduğu, uluslararası pek çok şirket ile petrol sahaları için imtiyaz anlaşmaları imzalamaya başladı; amaç uluslararası tekelleri arkasına alarak de-facto bir durum oluşturmaktı. Talabani’nin 2014’e kadar görevde olması işleri kolaylaştırıyordu. (Bu arada Türkiye-Botaş aleyhine açılan davanın tarihinin 2014 yılı olduğunu da hatırlatalım). İmtiyaz hakkı alan Türk şirketlerinin ise bugünün “yandaş” olarak tanımlanan şirketleri ile doğrudan alakalı olduklarını söyleyemeyiz. O dönemde henüz uluslararası rekabete açık bir ortam bulunuyordu. İmzalanan imtiyaz anlaşmaları olmasa, bölgesel yönetim bunları İran gibi bölgesel güçlerle de imzalayabilir, Türkiye’yi tamamen denklemin dışına atabilirdi.

2013 yılı Ağustos ve Eylül aylarında Musul civarındaki bombalamalar nedeniyle ITP neredeyse tamamen devre dışı kalmıştı. KRG 2014 yılına kadar, Taq Taq ve Tawke gibi sahalardan üretilen ham petrolü Fişhabur’a tankerlerle taşıtıp buradan ITP’ye aktararak Ceyhan üzerinden dünya pazarına ihraç etme yolunu seçti. Peşmerge güçlerinin, İşid’i bölgeden uzaklaştırmasının ardından, KRG yönetimi petrol sahalarındaki tüm hakimiyeti sağlamıştı ve merkezi hükümetten bağımsız hareket edebileceğine kani oldu. Taq Taq ve Tawke gibi önemli petrol sahalarında, çıkan ham petrolü, “export” kalitesine getirerek boru hatlarından geçişinin mümkün kılacak ön-rafineri olarak adlandırabileceğimiz tesislerin yapımına hız verildi. Bu sahaların 2014 yılına kadar boru hattı bağlantısı olmadığı için, çıkan ve işlenen ham petrol, kamyon tanker filoları ile taşınmaya başladı. Bu taşıma işlerinin Irak’taki bölümünün de iddia edildiği gibi Türk tekelleri ile değil ama bağlantılı olabilecek yerel aşiretlerce yapıldığını söyleyebilirim. Habur-Ceyhan arasındaki kamyon taşımacılığı içinse o dönemde bazı “imtiyazlı” Türki şirketlerinin devreye sokulduğu anlaşılmaktadır.  Bu konu genelde, İşid’in Suriye’de işgal ettiği rafinerilerin ürünlerinin, menşei tartışması olmaması için önce Irak’a oradan da bir Türk şirketi aracılığı ile kamyon tankerler vasıtasıyla dünya pazarına taşınması işi ile karıştırılmaktadır. 

2014’te devreye alınarak, ITP’ye Fişhabur’da bağlanan Hurmala boru hattı ile taşıma hemen tamamen boru hattına geçirilmişti. Bu yeni bağlantı hattının kapasitesi yaklaşık 400 bin varil /gün olduğundan ITP’nin kapasitesinin %25’ini bile zar zor sağlayacak büyüklükteydi. Yine de, atıl durumda kalmış olan ITP kullanılıyor ve petrol Ceyhan’da depolanıyordu. Türkiye’de transit geçiş ve depolama payını kısmen karşılamış oluyordu. Bu menşei tartışmalı ama ucuz petrolün alıcısı da İsrail oldu. 

Irak merkezi hükümetinin bu hamleye cevabı sert oldu. Ulusal petrol şirketi SOMO vasıtası ile uluslararası petrol şirketlerini tehdit ederek, KRG ile anlaştıkları takdirde Irak’ın en verimli Basra petrol sahalarındaki imtiyazlarını iptal edeceğini duyurdu. Kısa süre içinde, KRG’den daha önce petrol sahası imtiyazlarını alan çok uluslu dev şirketler bunları daha küçük şirketlere terk ederek bölgeden çekilmeye başladılar. 

Irak’ın Türkiye/Botaş aleyhine açtığı davanın arkasında, merkezi hükümetin Kürt bölgesel yönetimi ile yaşadığı bu anayasal sorun bulunuyor. Kürt yönetimi, otonomiden doğan haklarını kullandığını ve anayasal olarak Irak’ın merkez bütçesinden tabii kaynakların bölüşümüne ilişkin almaları gereken payın, 2013 yılında merkezi hükümetçe kesildiğini iddia ederken (3), Irak merkezi hükümeti bunu reddediyor ve Türkiye’yi bu satışa 1973 tarihli anlaşmaya aykırı davranarak aracılık ettiği için suçlarken, Kürt yönetimini de “kaçakçılık”la itham ediyordu (4). 

Bu dönemde KRG, değil uluslararası müteahhitlere yapması gereken ödemeleri, memur maaşlarını bile ödeyemez duruma gelmişti. Üretilen ham petrolün taşınamaması durumunda, Türk şirketleri hem edindikleri petrol sahaları imtiyazlarını hem de bölgeye yaptıkları yatırımların karşılığı olan bedelleri kaybedeceklerdi. Yani Türkiye açmazdan kurtulmaya çalışırken, işlevsiz kalmış boru hattını devreye alma riskini üstlendi. Bu arada kalmışlığın farkında olan dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Türkiye’nin petrolü Ceyhan’da depoladığını, oradan satışının ise Iraklıların sorunu olduğunu ifade ederek bu karışık durumdan kurtulmaya çalışıyordu. Bardağı taşıran damla, bu satışlardan elde edilen gelirin Irak merkezi hükümetine aktarılması yerine, Türkiye’de bir banka hesabında tutulması oldu. Olayın tahkime taşınması artık kaçınılmazdı.

Tahkim Süreci ve Tarafların Pozisyonu

Yukarıda açıklandığı üzere, sorun aslen Kürt bölgesel yönetimi ile Irak Merkezi hükümeti arasındaki anayasal anlaşmazlıktan çıkmaktadır. Irak Merkezi hükümeti adına hareket eden ulusal petrol şirketi SOMO’ya göre, anayasanın 111. Maddesi, tüm bölge ve vilayetlerdeki petrol ve gaz kaynakalarının mülkiyetini tüm Irak halklarına vermektedir. KRG ise, anayasanın 112 ve 115. Maddelerinin anayasanın kabul tarihi olan 2005 yılından sonra bulunan yatakları kapsamadığını sadece o gün “mevcut” olan kaynakları ilgilendirdiğinden hareketle, yeni keşfedilen sahalara ait hakların (satış dahil) Kürt bölgesel idaresinde olduğunu iddia etmektedir. (5)   

Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, Türkiye’nin 1973 tarihli anlaşmaya taraf olmayan üçüncü bir tarafın mülkiyeti tartışmalı bir ürününü, anlaşma konusu boru hattından taşınmasına ve Ceyhan’da depolanmasına müsaade ederek anlaşmayı ihlal ettiği yadsınmaz. Tahkim süreci, Türkiye-Botaş’ın atadığı iki hakemin de hayatlarını kaybetmesi nedeniyle (2018 ve 2021 yıllarında) oldukça uzadı ve ancak dokuzuncu yılında karara bağlanabildi. Hakemler, Türkiye’yi Irak Petrol Bakanlığı dışında bir otorite için aracılık etmekten, 1.998 milyar dolar (artı faizleri) para cezasına çarptırdı. Türkiye’nin yaptığı karşı talepler içinse yaklaşık 500 milyon dolarlık bir bedel biçilince, ortaya 1.471 milyar dolarlık (artı faiz) (6) bir fatura çıkmış oldu. 

Tahkim Kararının Olası Sonuçları ve  Uygulanabilirliği

Kürt bölgesel yönetimi Tabii Kaynaklar Bakanlığı da zaten konunun aslında kendisini ilgilendirdiğini bildiğinden, ICC tahkim kararının açıklanmasının ardından yaptığı basın açıklamasında (30.03.2023), konu ile ilgili derhal merkezi hükümetle görüşmelere başlayacaklarını ama tabii kaynaklarını bölüşümüne ilişkin anayasal haklarından da vazgeçmeyeceklerini duyurdu. Bölgesel yönetimi tamamen bağımsız bir devlete götürecek böyle bir ekonomik güce kavuşmasına, Irak merkezi hükmetinin önümüzdeki orta vadeli süreçte sıcak bakması mümkün gözükmediğinden, anlaşmazlığın sulhen çözümü uzak ihtimal olarak değerlendirilebilir. ICC tahkiminin verdiği karar, orta vadede Kürt Bölgesel Yönetiminin, ana gelir kaynaklarını kaybetmesiyle sonuçlanma ihtimali olduğundan, Irak merkezi hükümeti ile anlaşmaya zorlanması ile sonuçlanabilir. Önemli olan burada yürütülecek müzakere süreçlerinin sağduyulu ve barışa odaklı olmasıdır. 

1973 anlaşmasında, hâkim hukuk olarak Fransız hukuku belirlendiğinden, Türkiye’nin tahkim kararını bir Fransız mahkemesine taşıması mümkündü. Yine Türkiye, 1958 New York konvansiyonu imzacısı olarak uluslarası tahkim kararlarına uymayı taahhüt etmiş, bunu da anayasasına 1999 yılında yapılan değişiklikle eklemiş bir ülke. Bu nedenle sığınılacak son liman, konvansiyonun, uluslarası tahkim kararlarının, “kararı verenlerin o ülkenini kamu politikalarına aykırı karar almaları durumunda” uygulanmayabileceğini söyleyen V. Maddesi olarak ortaya çıkmakta (7). Tarafların her ikisi de kamusal kurum olduklarından bu maddeye başvurulabilirdi.  Ancak, basından öğrendiğimiz kadarıyla Türkiye, itiraz haklarından feragat ederek, Irak’a bu cezayı ödemeyi kabul etmiş görünüyor. Bu kararın gelecekteki potansiyel yabancı yatırımcılar yönünden oluşturabileceği riskler analiz edilerek mi, yoksa sadece iç politika endişeleri ile mi alındığı ise belirsizliğini koruyor. 

Kaynaklar:

(1) Jus Mundi Jusmundi.com

(2) Wikipedia.org

(3) Middle East Eye middleeasteye.net Şubat 12, 2015

(4) Middle East Eye middleeasteye.net via AFP Şubat 12, 2015 

(5) Sarah Hunt, Lexology lexology.com Ağustos 12 2014

(6) Cleary Gottlieb clearygottlieb.com Mart 30, 2023

(7) Richard Kraemer, Just Security, justsecurity.org, Ağustos 22, 2019

Yüksek Mühendis ve Akademisyen Ender ŞENKAYA
Yüksek Mühendis ve Akademisyen Ender ŞENKAYA
Tüm Makaleler

  • 05.04.2023
  • Süre : 8 dk
  • 956 kez okundu

Google Ads