Site İçi Arama

hukuk

Yargı ve Siyaset

İddia makamı çok insafsız olabilir. Olabilecek en yüksek ceza için istekte bulunmuş olabilir. Savunma makamı da doğal olarak sanık suçlu olsa da, suçsuz olduğuna dair görüş bildirmiş olabilir. Kararı kanunlar çerçevesinde verecek olan yargıçtır. Yargıç öyle bir karar vermek zorundaki, hem kararı sonrasında gece rahat uyuyacak, hem de adalet yerini bulacak. Gerçekten zor iş!

Yargı, ne kadar zor bir konu.

Bir karar vereceksin ve önünde bir olay var, bir de birtakım kanunlar. Tartacaksın ve vicdanınla hukuka uygun bir karara varacaksın. Kanunlara değil, hukuka!

Bu iki kere iki dört eder gibi bir şey değil ki! Her zaman yoruma açık. Matematikte bile her zaman iki kere iki dört etmiyor. Kullandığınız sayı sistemine göre değişir sonuç. Onlu sistem kullanıyorsanız tamam, ama ya ikili sistem kullanıyorsanız? Ya da başka bir sistem? Matematikle arası iyi olanlar bu dediğimi anlayacaktır.

Yargıç kararları verirken vicdanının sesini dinlemek zorunda diyoruz. Yargıcın kanaati çok önemli.

Peki ya yargıcın vicdanı yoksa?

Yargıçlarda vicdan olmak zorunda mı? Bunun bir kriteri var mı?

Ya da yargıç vicdanını başka bir kişiye ya da başka bir yere kiralamışsa mesela?

Serbest iradesiyle karar verme yetisini kaybetmişse? Bunu ispatlamak kolay mı?

Ya serbest iradesiyle karar verebilecek durumda değilse?

Mesela hakkında eskiden kalma bir dosya varsa? Bu durumda bir yargıç yargıçlık yapabilir mi?

Böyle bir durumdaki yargıç mecburen ne diyorlarsa yapmak zorunda kalmaz mı?

Gerçekten yargıçlık yetisine sahip bir yargıç bulmak o kadar kolay değil galiba.

Bu kadar muallak bir durumda gerçekten yargı konuları çok zormuş gibi geliyor bana.

Sonra bir de bir kararı doğru şekilde verebilmek için çok dikkatli olmak gerekiyor.

İfadelerimiz çok küçük farklarla tamamen başka bir anlam alabiliyor.

İfadelerimizde bir anlık es vermek bile anlam değişikliğine sebep olabiliyor.

Meşhur örnektir:

"Çalış baban gibi, eşek olma!" ile "Çalış, baban gibi eşek olma!" cümleleri arasında virgülün yeri, yani söylerken verdiğimiz bir es nasıl da söylenen cümlenin anlamını değiştirir.

Bırakın direk söylenenleri anlamayı, bir karar verirken sanığın ne düşündüğünü bile anlamak zorundasınız.

Adeta beyninin içine girip tüm düşünce kodlarını çözmek zorundasınız, niyetini anlayıp ancak ona göre bir karar vermek durumundasınız. Başka türlü doğru kararı verebilmeniz mümkün değil.

Beyan esastır diyorlar.

Ama sadece beyan değil tabii ki. Kanıtlara bakacaksın, somut kanıtlara.

Tanıkları dinleyeceksin, gerekiyorsa bilirkişilerden görüş alacaksın.

Sonra kanunda ne yazıyorsa ona göre tüm bu bilgileri değerlendirip bir karara varacaksın.

Bu kararı verirken de tarafsız olacaksın, sadece vicdanının sesini dinleyeceksin.

İddia makamı çok insafsız olabilir. Olabilecek en yüksek ceza için istekte bulunmuş olabilir.

Savunma makamı da doğal olarak sanık suçlu olsa da, suçsuz olduğuna dair görüş bildirmiş olabilir.

Kararı kanunlar çerçevesinde verecek olan yargıçtır.

Yargıç öyle bir karar vermek zorundaki, hem kararı sonrasında gece rahat uyuyacak, hem de adalet yerini bulacak.

Gerçekten zor iş!

Bir yargıç olmak kolay mı? Sanmıyorum.

Bu işin eğitimini almak bir yana, öyle kriterleri var ki, yargıç olarak yaşamak bile ayrı bir yaşam tarzı gerektiriyor. Zor bir hayat yargıçların hayatı.

Bir zamanlar bir film izlemiştim, bir celladın hayatı üzerine bir filmdi. Bir celladın bile yaşam tarzı diğer tüm insanlardan daha farklıydı. Çok zor bir hayattı.

Halbuki ucu bucağı cellatlık dediğin sadece bir başkasının vermiş olduğu yargı kararını uygulamak.

Cellat bile kendi vermediği bir kararın gereğini yerine getirdiği için apayrı bir yaşam tarzı ile yaşamak zorunda.

Bir yargıç olmak ise çok daha zor bir hayat olmalı.

Verdiğin karar ile sonuçta insanların hayatını değiştiriyorsun. Gerçekten herkesin kaldırabileceği bir yaşam tarzı değil.

Suçlu hakkettiği cezayı almışsa ne güzel, ama ya hakketmediği derecede ağır bir cezaysa verdiğin kararın sonucu?

Ya da tam tersi, olması gerekenden çok daha az bir ceza için karar vermiş olursan?

Yine de ne karar almış olursan ol, insan bu, toplumun bir kısmı için karar o yada bu yönde adaletsiz olarak kabul edilebilecektir.

Vermiş olduğun karar ne kadar dayanakları olsa da, insanların algıları çok daha farklı olabilecektir. Karar doğru olsa da algı farklı olacaktır.

Yargıçlar beyanat vermezler! Yargıçların beyanatları verdikleri kararlardır.

Yani verdiğiniz kararı diğer insanlar gibi savunma şansınız da yok! Gerekçeli karar ile nasıl gerekçelendirdiyseniz hepsi o. Daha fazla bir şey söylemeye hakkınız yok! Gerekçeli kararlarla da çoğu ilgilenmez zaten.

Yargıç sadece tarafsız olmak durumunda değildir, aynı zamanda tarafsız görünmek de bir yargıç için olmazsa olmaz nitelik olmak zorundadır.

Sırf bu amaçla yargıç cübbesinin düğmeleri olmaz. Önünü kimsenin önünde iliklemesin diye. Kimseye biat etmesin, en azından görünüşte öyle olduğu anlaşılabilsin diye.

Yargı toplantılarında yargıçlar bir devlet büyüğü toplantıya katıldığında oturdukları yerden ayağa kalkmazlar, saygı duysalar da görünüşte bu saygılarını ayağa kalkarak göstermeleri yanlış bir tutum olarak değerlendirilir.

Eğer devlet büyüğü toplantıda bir konuşma yapıyorsa, konuşmayı alkışlamazlar. Yine tarafsız olduklarının bir göstergesidir bu davranışları.

Gerçi bu dediğim son zamanlarda pek uygulanmıyor sanırım.

Yargıç gülmez, kahkaha atmaz, her zaman ciddidir.

Ne kadar sıkıcı bir iş şu yargıçlık.

Ben kesin yargıç olamazdım.

Hem beceremezdim, hem de verdiğim kararlarda hiç bir zaman içim rahat olmazdı. Sonuçta insan beyninin içini göremiyorsun, nasıl emin olacaksın sanık masum mu, suçlu mu?

Bazen onca kanıt olsa da kanıt diye nitelendirilen şeyler tesadüf eseri oluşmuş olabilir, ya da özellikle o sanık suçlu görünsün diye birilerinin kumpası ile olay mahaline çeşitli kanıtlar konmuş olabilir.

Yani bazen hiçbir şey göründüğü gibi değildir.

O yüzden ben hiçbir zaman emin olamazdım.

Masumiyet karinesi diyorlar. Karar kesinleşmedikçe sanık her zaman masumdur. Suç üstü yakalansa bile sor bakalım niye yaptı!

Yargıçlar saygıdeğer insanlardır. Toplumun bir yargıca bakış açısı her zaman saygı içerir.

Yargıçlar güvenilir insanlardır, öyle olmaları beklenir.

Peki öyleyse niye yargıya güven bu kadar azaldı?

İkinci el otomobil alırken bile arabanın doktordan olmasının bir farkı vardır. Niye yargıçtan diye ilan olmaz mesela?

Tamam, yukarıda da yazdım, yargının verdiği kararların toplumun tümünü memnun edebilmesi mümkün değil diye.

Ama genel olarak yargıya güven olması gereken bir şey değil mi sağlıklı bir toplum için?

Bizde niye Berlin'de yargıçlar var diye bir güven söylemi oluşamamış?

Bugün için demiyorum sadece, tarihin her döneminde yargı bir şekilde siyasetin etkisinde kalmış bizde.

Üstelik herkes bu durumdan şikayetçi olsa da, niye bu durumu düzeltmek için bir şeyler yapılmaz? Hiç anlamıyorum gerçekten.

Kuvvetler ayrılığı ilkesine göre yargı tarafsız ve bağımsız olmak durumundadır. Bugünkü sistem ile bu mümkün müdür? Siyasetin yargıyı düzenleme halkı varken yargının siyasetten bağımsız olması mümkün mü?

İstenseydi bu iş daha düzgün yapılamaz mıydı?

Bence yapılabilirdi, ama her zaman yargıyı kontrol altında tutmak güç sahiplerinin tercih ettikleri bir durum.

Nasıl yapılırsa yargı bağımsız olur mesela?

Liyakat diyoruz, mesela kendi içinde liyakat ile belli konumlara gelen yargıçlar olsa, ve geldikleri konumları siyaset belirleyemese, değiştiremese, yargıçların coğrafi güvenceleri de olsa yeterli olur mu?

Vesayet diyoruz, tüm bu denilenler yapılmış olsa bu sefer de yargı vesayeti oluşur mu? Yargı bu durumda kafasına göre her şeye karışmaya kalkmaz mı?

Gerçekten zor sorular bunlar.

Yargı, hak, hukuk ve adalet kavramları çok derin kavramlar.

Yargıyı her zaman ele geçirmek isteyenler olacaktır, çünkü yargı eliyle yapmak istediklerinizi yapabilmeniz çok daha kolay oluyor.

Bu işin sonu ne olur, nasıl yapılır bilmiyorum, ama bir futbol maçında bile hakem olmak kolay değildir. Yargıç olmak çok daha zor doğal olarak.

Hatta futbolun kuralları yargının kurallarına nazaran çok daha basit ve kesin olsa da, kimi zamanlarda hakemlerin verdiği kararlara bile bunca itiraz eden olduğuna göre, özellikle de hakem bir hata yaptığında, yargıya itirazlar kesin çok daha fazla olacaktır.

Yargının yaptığı hatalar da mutlaka olabildiğine göre özellikle göz önündeki bir davada alınan hatalı karar toplumsal olarak kırılmalar yaratma riskleri taşır illaki.

O yüzden bu konularda özellikle güç sahiplerinin ateşle oynamamalarını ben tercih ederdim.

Ama güç zehirlenmesi böyle bir şey işte.

Bazen önünü arkasını düşünmeden yargıya yapılan müdahaleler beklenmedik şekilde sonuçlar ortaya çıkartabiliyor.

Umarım akıllarından geçenler sonuçları çok vahim olabilecek şeyler değildir.

Yazının buraya kadar olan kısmında madalyonun bir yüzünü anlattım diyelim.

Şimdi madalyonun arka yüzünü çeviriyorum ve bambaşka bir yönünden, biraz da kendi hayatımdan bir kesit ile bir başka bakış açısıyla görüşlerimden bahsedeceğim.

Gençlik yıllarımdı. Artık yeterince tecrübeli bir proje mühendisi olmuştum. 

Tecrübeli bir mimardan onun almış olduğu bir proje ihalesi vesilesiyle kurmayı planladığı çok amaçlı bir proje firmasında statik projeleri bölümünün başı olacak şekilde hayatımı değiştirebilecek bir teklif almıştım.

Teklifi şöyleydi, öncelik bu ihalenin konusu olan projeler olmak üzere başka projeler yapmakta serbest olacaktım ve yaptığım diğer projelerin kazancı da bana ait olacaktı.

İhale konusu proje için ise aramızda ayrıca bir hesabımız olacaktı.

Böyle bir teklif benim o günlerdeki hayalim olan kendi proje büromu kurmam için mükemmel bir teklifti. Çalışabileceğim hazır bir ofis, hazır iş ve kendi bürom, daha ne isteyeyim.

Proje yapım bilgisi açısından da hiç bir eksiğim yoktu, yeterince tecrübe sahibi olmuştum uzun yıllar çalıştığım proje bürosunda.

Ne mi oldu? Bir gün proje üzerinde görüş alışverişi yaparken benim yanlış bir sözüm neticesinde o mimar abimin tamam, buraya kadar, biz sizinle çalışamayacağız demesiyle bu hayatımın fırsatını kendi elimle geri tepmem ile sonuçlandı.

Özür dilemiştim ve bir yandan da ne yaptım ben diyerek derhal çıkmıştım bürodan. Böyle bir tepkiyi hiç beklemiyordum.

Hayır, yanlış anlamayın, söylediğim söz öyle hakaretvari bir söz değildi. Sadece bunca yıldır kendimi affedemediğim ve öyle bir görüşmede söylenmesi hiç uygun olmayan bir sözdü.

Evet, mesleki tecrübem gayet iyiydi, ama hayat tecrübem yetmemişti. Henüz çok gençtim. Belki o mimar abimin de tepkisi aşırı olmuştu, yıllar sonra olay üstünde düşündüğümde ben olsam olgunlukla karşılayıp bana bir şans daha verirdim belki de. Ama artık önemi yok, zaten kendi söylediğim sözün ağırlığı omuzlarımda kalmıştı, kendime daha ağır gelmişti söylediğim.

Bir daha görüşmedik o mimar abimle. Umarım iyidir, sağlığı yerindedir. Ama benim için bu acı tecrübe kulağıma iyi bir küpe olmuştu.

Diyeceğim o ki, eğer İstanbul gibi bir şehrin belediye başkanıysanız ve böyle bir sorumluluğu omuzlarınızda taşıyorsanız, en azından size oy vermiş onca insana saygınızdan, ağzınızdan çıkan lafa dikkat edeceksiniz.

Hele bir de etrafınız sizin belediye başkanı olmanızdan dolayı kuyruk acısı çeken bunca insanla çevriliyse, rant kaynakları kesilmiş, bundan dolayı size çok kızgın bir iktidar varken gereği var mıydı? Niye ağzınızı bozuyorsunuz? Size söylenen söz hakaret olsa da aynı sözün ağzınızdan çıkmasının gereği var mıydı? Çok kızdıysanız, illa bir cevap vermek zorunda hissediyorsanız kendinizi aynen iade ediyorum dersiniz, olur biter.

Tamam, gençliğiniz var, ama lafın nereye gideceğini, nereye çekilebileceğini bilmeyecek kadar da genç değilsiniz.

Ama bir başka yönden bakacak olursak, eğer hata ettiyseniz ve ağzınızdan çıkmışsa söz, dönersiniz, harbi harbi maksadım bu değildi, ama o an ağzımdan laf bu şekilde çıktı dersiniz ve lafın gidebileceği kastınız olmayan makamlardan gerekiyorsa özür dilersiniz. Ben onlara demedim diye kıvırmazsınız. Laf tam da onların üstüne alınabilecekleri bir laf.

Hatırlayalım isteseniz söylenen sözü: Asıl seçimi iptal edenler ...dır derseniz, seçimi iptal edenler üstüne alınır. İşin doğrusunun ne olduğunu bilseler bile artık bu söz üzerinde tepinirler.

Bu tuzağa düşmeyeceksiniz ve ne dediğinizi bileceksiniz.

Sonradan ne kadar kıvırmaya çalışırsanız çalışın, düzeltmek mümkün olmaz. Bunu bir fırsat olarak görenler oldukça artık ne yaparsanız yapın, sonuç değişmez.

Baştan diyecektiniz doğrusunu. Kastınız seçimi iptal ettirenlerdiyse, o zaman seçimi iptal edenler değil, ettirenler diyecektiniz.

Neyse, artık olan olmuş, söz ağızdan çıkmış bir kere. Bu saatten sonra yapılacak tek bir şey var, yanlış yaptım diyeceksiniz. Söz ağzımdan yanlış çıktı diyeceksiniz. Harbi olacaksınız.

Böylece hiç olmazsa ceza alsanız da halkın şu anda sizi desteklemeyenleri gözünde bile harbi insan aslında diye bir kanı oluşturursunuz.

Yanlışın savunulacak tarafı olmaz, yanlış yanlıştır. Hepimiz insanız, hata yapmak insana mahsustur.

Evet, bugün de burada durayım. Bu konu daha çok su götürecek anlaşılan. İktidardakilerin bu panik ortamında yapamayacağı şey yok. Bu karar bugünün şartlarında eminim üst yargıda da onaylanıp kesinleşecektir.

Böyle yasa yaparsan böyle yargıçlarla böyle kararlar alındığında söyleyecek söz olmaz.

Deve hikayesi, boynu mu eğri, eğri olmayan yeri mi yok artık orasına siz karar verin.

Böyle saça böyle tarak.

Böyle yasayla böyle ceza.

İster sevin ister üzül bu duruma. Ancak sonuç düşün taşın çoktur işin belli değil mi bu işin sonu.

Herkes bir yorum yapıyor.  Şimdiden sıkıntı verdi bu konu.

Umarım bir gün bu saçma sapan konular biter de doğru dürüst konularla meşgul olur bu toplum.

Yolumuz uzun, gençliğimiz var.

Moskova'dan herkese sevgi ve saygılarımla

Araştırmacı Yazar Deniz BURSALIOĞLU
Araştırmacı Yazar Deniz BURSALIOĞLU
Tüm Makaleler

  • 19.12.2022
  • Süre : 6 dk
  • 827 kez okundu

Google Ads