Site İçi Arama

ua-iliskiler

Truman Doktrini ve Türkiye

SSCB’yi Avrasya derinliğine mahkûm eden coğrafi konumu; bu süper gücü, biri Soğuk Savaş döneminin başında, diğeri sonunda, kendi jeopolitik emellerini gerçekleştirmek için iki ciddi saldırganlığa zorlamıştır. Bunlardan birinci, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında Boğazlar konusunda Türkiye’ye yönelik yapılan ve fiili güç tehdidi barındıran baskıdır. Diğeri ise Soğuk Savaş döneminin sonlarına doğru bu ülkeyi sıcak denizlere en yakın noktaya getiren Afganistan (1979-1989) işgalidir.

SSCB’yi Avrasya derinliğine mahkûm eden coğrafi konumu; bu süper gücü, biri Soğuk Savaş döneminin başında, diğeri sonunda, kendi jeopolitik emellerini gerçekleştirmek için iki ciddi saldırganlığa zorlamıştır. Bunlardan birincisi, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında Boğazlar konusunda Türkiye’ye yönelik yapılan ve fiili güç tehdidi barındıran baskıdır. Diğeri ise Soğuk Savaş döneminin sonlarına doğru bu ülkeyi sıcak denizlere en yakın noktaya getiren Afganistan (1979-1989) işgalidir.
Bu saldırılar nihayetinde Rusların elinin güçlendirilmesi maksadına hizmet edecek manevralar olarak görülebilir. Ancak, bu saldırılar, belki de SSCB tarihinin en ciddi stratejik hataları olmuştur. Bu stratejik hatalar dolayısıyla boğazlar yoluyla Rusya’nın yumuşak karnının nabzını elinde tutan Türkiye, daha Soğuk Savaş başlamadan Sovyetler tarafından Batı Blokuna itilmiştir. Böylece, kendisinin sıcak denizlere inmesi ve Batı karşısında stratejik üstünlüğü yakalaması için gerekli olan Türk Boğazları; karşı kutba ‘kaptırılmıştır’. Yine Afganistan işgali ile bataklığa saplanılmış, Sovyet dağılma süreci hızlanmıştır.
Ruslar; Osmanlı İmparatorluğuna karşı yürüttükleri siyasi ve askeri manevraların bir sonucu olarak güneye doğru toprak kazanımıyla genişlemelerine rağmen, hiçbir zaman Türk Boğazlarını işgal edememişlerdi. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki bozulan uluslararası dengeler, Ruslara bu tarihi emellerine kavuşmak için yeni açılımlar sunmuş olmakla birlikte, Türkiye; boğazların kontrolünü Sovyetlere bırakmak gibi bir niyete sahip değildi. İkinci Dünya Savaşı süresince, Türkiye’nin izlediği tarafsızlık politikası çerçevesinde hazır bekletilen Türk Ordusu, Sovyet yayılmacılığı ve isteklerinin önündeki en büyük engel olarak görülmüştür. 
Bu arada Sovyetler, Türkiye’den istekleri yanında, Ortadoğu’yu kontrol etmek için İran’ı işgale yönelik talep ve uygulamalarda da bulunmuştur. Yine, Yunanistan’ın bir Sovyet uydu devleti haline gelmesine yönelik olarak bu ülkede iç savaşın çıkmasına ön ayak olmuştur.
Stalin yönetimindeki Sovyet yayılmacılığı, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ilk iki yıl içinde artarak devam etmiş, savaş sonrası yaşanan iktisadi zorluklar ve Avrupa devletlerinin o dönemdeki koalisyon hükümetlerinin zayıflığından istifade ile Doğu ve Merkezi Avrupa’nın büyük bir bölümü Sovyet nüfuzu altına girmiştir. 
Buna karşın, bozulan ekonomik yapıları nedeniyle, diğer Avrupa ülkelerinde de komünizm taraftarlarının sayısı artmaya başlamıştır. Özellikle İtalya ve Fransa’da Sovyet yanlısı partilerin güçlenmeye başlamasını ‘alarm’ olarak algılayan ABD, Avrupa’da Sovyetlerin ideolojik yayılmasından da rahatsızlık duymuştur. Bu rahatsızlık, Avrupa’da Sovyet tehdidine karşı önlem alınmasının önünü açmış, sonrasında bloklar arasındaki ayrışmaya gidilmesi sürecinde büyük rol oynamıştır.

Demir Perde

1946 yılı başlarına gelindiğinde, Batılı devletler ile Sovyetler Birliği arasındaki temaslar azalmış, taraflar birbirine karşı sertleşmeye başlamıştır. Winston Churchill, Sovyet Rusya’nın yayılma tehlikesini açıkça görmüştü. Nitekim 5 Mart 1946’da Fulton/Missouri’de Amerika Birleşik Devletleri Başkanının da bulunduğu bir toplantıda, Sovyetler Birliği’ni açık ve kesin bir şekilde suçlayan ve hedef alan bir konuşma yapmıştır. Churchill, bu toplantıda sonradan tarihe mal olan ünlü “Demir Perde (Iron Curtain)” terimini kullanmıştır. Bu terim, zamanla İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batılıların Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinden oluşan Doğu Bloku ülkelerini nitelemek üzere kullandıkları bir terim haline gelmiştir.
“Baltık kıyılarında Sttettin’den; Adriyatik kıyılarında Trieste’ye kadar kıta boyunca bir demir perde çekilmiştir.” diyen Churchill, bu tanımlama ile Avrupa’nın, Demir Perde’nin önünde ve arkasında bulunanlar olmak üzere iki bölüme ayrıldığını açık bir şekilde ortaya koymuştur.
Demir Perde ifadesi, Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa politikasına ve Batı ile açık ilişki kurmama eğilimine aynı zamanda açık bir eleştiri niteliği taşıyordu. Churchill, Soğuk Savaş döneminin en önemli çıkışlarından bir olan bu konuşmasında dünya sahnesine, “stratejik ve realist” bir gözlükle baktığını vurguluyor, sadece ABD ile Büyük Britanya’nın “geleceği kurtaracak güce sahip olduğunu” söylüyordu. Dünyayı Anglo-Amerikan modeline göre “şekillendirmek” için henüz vakit vardı. Churchill, halihazırdaki Anglosakson üstünlüğüne dayanılarak Ruslara “baskı” uygulanması gerektiğini belirtiyordu. Churchill’in bu ünlü “demir perde” konuşması, ABD Başkanı Truman tarafından beğeniliyor, “halkı heyecanlandırdığı” gerekçesiyle olumlu bulunuyordu.
Öte yandan, ABD basını Churchill’in konuşmasına kuşkuyla yaklaşmış, sömürgeci Britanya Krallığının tekrar eski gücüne kavuşmak için Birleşik Amerika’yı İngiltere’nin çıkarlarını gerçekleştirmek için kullandığına dair yorumlar yapılmıştır. The Wall Street Journal gazetesi, “Ülkenin Sayın Churchill’e tepkisi, ABD’nin hiçbir İttifak sistemi içine girmek istemediği ve kimse ile müttefiklik görüntüsü verecek bir beraberliği istemediğini belirtmek olmalıdır.” şeklinde bir yazı yayımlamıştır.
Churchill’in Soğuk Savaş’a giden süreçteki rolü şöyle özetlenebilir: Rusya’nın dünya egemenliği peşinde olduğunu tam olarak ilk açıklayan Churchill olmuştur. Başarılı savaş sicilinin doğal olarak kendisine yüklediği sorumluluk ve yetkiye dayanarak, bu konuşmasıyla milyonlarca dinleyeni Rusya çevresinde bir emniyet zinciri oluşturma gereğine ikna etmiştir. Anglosakson demokrasisi adına dünya komünizmini ortadan kaldırmak için gelişen dünyada bir haçlı seferi hazırlanması düşüncesinin oluşumuna rehberlik etmiştir. Amerikalılara, “dünya gücünün doruğunda” bulunduklarını anlatan Churchill, onlara bu gücü en iyi nasıl kullanabileceklerini de göstermek isteğiyle hareket etmekteydi... Churchill, İngiliz Milletler Topluluğuyla işbirliğine gitmesi istenen ABD’nin, ‘tüm dünyanın geleceğini tayin etmesini’ öneriyordu.
Bu arada, o ana kadar dünyada Batı’nın güvenliğinin dayanak noktası olarak görülen Churchill’in ülkesi, Birleşik Krallık yani İngiltere, derin bir ekonomik ve sosyal krizle karşı karşıya kalmıştı. Kömür kıtlığı, insan gücü kaynağındaki daralma, geri kalmış teknoloji kullanımı vb. sebepler, İngiliz imparatorluğunu günden güne bitirmeye başlamıştı. Bu durum, İngiltere’nin dış politikasında birtakım değişikliklere ve daralmaya gitmesine, başta okyanus ötesi menfaatlerinde olmak üzere, daha sınırlı bir dış politika izlemeye başlamasına neden oluyordu. Artık ‘güneş batmayan’ bu kudretli ülke, normal bir ülke haline dönüşmenin zorluklarıyla karşı karşıyaydı. 
İngiltere, bu çerçevede 14 Şubat 1947’de Filistin sorununu Birleşmiş Milletlere (BM) havale etmiş, 18 Şubat’ta Hindistan’dan çekileceğini açıklamıştır. Yine, 21 Şubat 1947’de ise “Yunanistan ve Türkiye’nin güvenliğinin gözetilmesi” sorumluluğunu yerine getiremeyeceğini ABD’ye bildirmiştir.
Bu konu Türkiye açısından da önemliydi. Zira Türkiye, İkinci Dünya Savaşı esnasında, Amerika ve İngiltere’den dış yardım almıştı. Savaşın sona ermesinden sonra, ABD tarafından 11 Mart 1941 tarihli Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu gereğince yapılan yardım kesilince, Türkiye sadece İngiltere’nin yardımı ile yetinmek zorunda kalmıştır. İngiltere’nin Amerika’ya verdiği notada belirttiği üzere, Türkiye ve Yunanistan’a yapmakta olduğu ekonomik ve askeri yardımı 1947 Mart ayından itibaren keseceğini bildirmesi, Türk ekonomisinde sıkıntı yaşanmasına neden olacaktı. 
İngiltere, aynı zamanda Türkiye ve Yunanistan’ın Batı savunması için ekonomik ve askeri yönlerden güçlendirilmesi gerektiğini, bu görevin de bundan böyle Amerika Birleşik Devletleri’ne düştüğünü belirtmiştir. Batı çıkarları için bu bölgedeki gelişmelerin takip sorumluluğunu ABD’ye bırakmıştır. 
Bu gelişmelerin bir sonucu olarak, artık ABD’nin bir numaralı müttefiki Büyük Britanya’nın “birinci sınıf bir güç olma” özelliği büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Bundan böyle Birleşik Krallık; başat güç (dominant power) politikalarını bir kenara bırakma ve ABD ile eylem birliği içinde olma yolunu tutan, genel bir dış politika değişikliğini izlemeye başlayacaktır.
ABD; İkinci Dünya Savaşı esnasında, özellikle Normandiya Çıkarması’nın hazırlık, planlama ve icra safhalarında, Avrupa-içi çekişmelerden de istifade ederek, kendisinin dünya-sisteminin liderliğini ele geçirmesini sağlayacak bir boyutu zaten yakalamıştı. Savaş sonrası İngiltere ve Fransa’nın eski güçlerinden eser kalmaması, Almanya ve Japonya’nın savaştan yenilgi ile çıkması, özellikle Pax Britanik döneminin sona ermesi neticesinde, Pax Amerikan dönemi bir bakıma doğal bir süreçmiş gibi kendiliğinden başlamıştır. Artık ‘Union Jack’ın yerini ‘Stars and Stripes’ alıyordu.
Dünya’nın yeni gelişmelere ve bunalımlara karşı hassasiyetinin arttığı bu dönemde, büyük umutlar bağlanan ve esas amacı, milletlerarası barış ve güvenliği korumak ve devam ettirmek olan BM Teşkilatı ise henüz zora düşen ülkeleri kurtarıcı rolüne soyunacak temel fonksiyonlara sahip değildi. Bu durumda, Batının global menfaatlerinin garantörlüğünü sağlayabilecek yegâne güç olarak Birleşik Devletler kalıyordu.

Truman Doktrini

1947 yılında neredeyse tüm Avrupa Kıtasının Sovyetlerin peyki haline geleceğine dair kaydedilen olaylar, Avrupa uluslarının korkulu rüyası haline gelmişti. Fakat Sovyet baskısı, o dönem için Avrupa’nın hiçbir yerinde Yunanistan ve Türkiye’de hissedildiği kadar kuvvetli ve yakın değildi. Şubat 1947’de bu iki ülkenin Sovyet rejiminin yayılmacılığına karşı mutlaka desteklenmesi gerektiği Batı dünyasında konuşulmaya başlanmıştır. 
Nitekim 12 Mart 1947 tarihinde, ABD Başkanı Truman, ABD kongresine hitaben bir konuşma (Truman Doktrini) yapmıştır. Bu konuşmada Truman: “ABD’nin takip etmesi gereken politika, dünyanın özgür halklarının iç savaş veya dış baskı ile zapt edilmesini önlemektir” diyerek, Kongreden, Türkiye ve Yunanistan’a yardım yapılması için kendisinin yetkilendirilmesini talep etmiştir. Truman bunun aynı zamanda Ortadoğu düzenini korumak için de gerekli olduğunu beyan etmiştir. 
Sonradan ABD Dışişleri Bakanlığı görevini de yapacak olan Dean Acheson tarafından kaleme alınan Truman Doktrini, bundan böyle Soğuk Savaş’ın sembol doktrini ve Sovyetleri çevreleme (containment) politikasının dayanağı olacaktı.
ABD çevreleme politikası, Spykman’ın kenar kuşak teorisi ile örtüşen bir yaklaşıma dayandırılmıştı. Truman Doktrini, daha sonra bu çevreleme stratejiyle beraber değerlendirilmiştir. Buna dayanak olarak da o zamanki ABD yönetiminde etkin bir pozisyona (Dışişleri Bakanlığı Plan Prensipler Başkanı) sahip George Kennan tarafından kaleme alınmış “Mr X” başlığındaki 1947 yılında Foreign Affairs dergisinde yayınlanan bir yazından kaynaklanmıştır. Kennan her ne kadar, sonraki dönemlerde, bu yazıda kullandığı ‘containment’ sözcüğü ile çevreleme politikasını kastetmediğini savunsa da Truman Doktrinin sadece barış için ortaya konmuş bir proje olarak algılanması bundan böyle mümkün olmayacaktı.
Truman Doktrini ile ABD’nin Amerika Kıtası için bir dönem uyguladığı ve kısmen halen devam eden Monroe Doktrini arasında benzerlik vardır. Başkan Franklin D. Roosevelt’in Pan-Amerikan Birliğinin Yönetim Kurulunda yaptığı konuşmasında belirttiği üzere, Monroe Doktrini Amerikan yarımküresinde Amerikalı olmayan bir devletin herhangi bir şekilde bir toprak parçasını denetim altına almasına karşı yönelmişti ve günümüzde de öyledir. ABD, Truman Doktrini ile bu siyasetini batı çıkarlarını korumak adına, Sovyet yayılmacılığına karşı dünya genelini kapsayacak şekilde genişletmiş oluyordu.
Truman Doktrininin içeriğine göre, anti-komünist olması koşuluyla her rejimin desteklenmesi söz konusuydu. Doktrin; dünyanın tüm “reaksiyoner güçlerini” ABD cephesinde birleştirmeyi amaçlıyordu. Bu aynı zamanda, Birleşik Amerika’nın 1823 yılında uygulamaya başladığı Monroe Doktrinini, yani yalnızlık politikasını terk ederek küresel sorumluluk bağlamında bir dünya devleti politikası izlemeye başlaması için kesin bir dönüm noktası olmuştur. 
Doktrine yönelik Sovyet tepkisi ise Isvetzia gazetesine şöyle yansımıştır: “ABD’nin Yunanistan ile Türkiye’yi sözde totaliter devletlerin yayılmasından kurtarmak için iş başına çağırması olgusu yeni bir şey değildir. Hitler de kendine fetih yolları aradığı zaman Bolşevikleri sözde düşman olarak öne sürmüştür. İşte şimdi de Amerikalılar, Yunanistan ile Türkiye’yi kendi kontrollerine almaya çalışmakta, totaliter devletler diye yaygara kopartarak kendi yayılma politikalarını gizlemeye çalışmaktadırlar.”
Rus itirazlarına rağmen ABD, doktrin doğrultusunda kararlı bir duruş sergilemeye devam etmiştir. Truman Doktrini kapsamında hazırlanan “Yunanistan ve Türkiye’ye Yardım Kanunu” tasarısı, 22 Mayıs 1947’de yürürlüğe girmiştir. Bu kanun çerçevesinde ABD, 400 milyon $ (Yunanistan’a 300 milyon $ ve Türkiye’ye 100 milyon $) tutarında yardım ile bu iki ülkeye acil para yardımında bulunmuştur.
Böylece, 1947 yılından itibaren ABD Türkiye’ye askeri yardım yapmaya başlamıştır. Amerika’nın Türkiye ve Yunanistan’a yaptığı yardım, bu devletin savaş sonunda yapmış olduğu ilk dış yardım olduğu için, başlangıçta bağımsız bir program olarak ele alınmıştır. Bu da ancak bir yıl sürmüştür. ABD, bundan sonra daha geniş bir dış yardım politikası izlemeye başlamıştır. Bu çerçevede, Türkiye ile Yunanistan’a yapılan yardım 1948’de kabul edilen Dış Yardım Kanununu içine dahil edilmiştir. Böylece, bu iki devlete 225 milyon $’lık ikinci bir ödenek ayrılmıştır. Bu arada başlatılan Marshall planı ile yapılan yardımın miktarı çoğaltılmıştır. 4 Temmuz 1948’de Türkiye ile ABD arasında imzalanan Ankara Anlaşması ile ABD ekonomik yardımı başlamıştır. 
Dünya güçler dengesini yeniden tasarlamak isteyen ABD’nin bu yönde harekete geçmesi, yeni bir bloğun kurulmasına yönelik çalışmaların da başlamasında önemli bir rol oynamıştır. Truman Doktrininin bir sonucu olarak Batı Dünyasının Sovyetler karşısında Amerikan liderliğindeki karşı koyma süreci işlemeye başlamıştır. Böylece Truman Doktrini, bir yandan dünyanın iki blok’a ayrıldığını ve Sovyet – Amerikan mücadelesinin başladığını açıkça ortaya koyarken, diğer yandan “Soğuk Savaş” döneminin ilk adımlarının atılmasının da fitilini ateşlemiştir.
Marshall Planı
Orgeneral Marshall, 1 Eylül 1939 tarihinde geçerli olmak üzere, İkinci Dünya Savaşı süresince ABD Kara Kuvvetleri Komutanlığını yapmış tecrübeli bir askerdi. Savaş sonrasında Dışişleri Bakanlığına getirilen George C. Marshall, 5 Haziran 1947 tarihinde, Harvard Üniversitesi’nde, Truman Doktrininin ekonomik omurgasını teşkil edecek tarihi bir konuşma (sonrasında kendisine Nobel Barış Ödülü kazandıracak) yapmıştır. Marshall konuşmasında, Batı Avrupa ülkelerinin kendilerini açlık, yoksulluk, umutsuzluk ve kaos ortamından kurtaracak bir hamleye ihtiyaç bulunduğunu söylemiştir. Marshall’a göre; mümkünse tüm Avrupa ülkelerinin iştiraki ile bir Avrupa Kurtuluş Programı oluşturulmalıydı. Ekonomik çöküntü noktasına gelen Avrupa’nın tekrar kalkınmasına yönelik bir yardım planının (sonradan Marshall Planı olarak isimlendirilmiştir) esaslarını bu konuşmayla ortaya koymak istemiştir. Bu ekonomik yardım teklifi, Avrupa ülkeleri yanında, Sovyet İşgali ile İngiltere Başbakanı Churchill’in deyimi ile “demir perde” gerisindeki tüm Avrupa ülkelerini ve hatta teorik olarak Sovyet Rusya’yı dahil kapsamaktaydı.
Bu plan ile ABD; Batı Avrupa’nın yeniden inşası için çoğunluğu hibe 13 milyar $ tutarında bir yardım yapacağını da taahhüt etmiştir. Yatırımlar şeklindeki bu yardım ile aynı zamanda Truman Doktrininin askeri bacağının oluşturulmasına, yani NATO’nun kurulmasına zemin hazırlanmıştır. Planda öngörüldüğü üzere, ABD, 1947-1950 arasında Avrupa’ya yaklaşık 15 milyar $ yardım yapmıştır.
Marshall Planı Avrupa’da memnuniyet verici bir açılım olarak karşılanmıştır. Türkiye dâhil, on altı Avrupa ülkesinin katılması ile Haziran – Eylül 1947 tarihleri arasında, Paris’te, Avrupa devletlerinin kalkınması konulu bir konferans toplanmıştır. 
1957-68 yılları arasında İngiliz Başbakanlığı yapan Harold Macmillan, hatıralarında (Tides of Fortune) Truman Doktrinine övgüler yağdırmış ve şu ifadelere yer vermiştir: “1946 yılı boyunca, denizaşırı bölgelerdeki Amerikan ve İngiliz kuvvetleri hemen hemen aynı iken ve İngiltere’nin yaşamakta olduğu ekonomik sıkıntılara rağmen, 1946 yılında bir Amerikan çekilmesi gündemdeydi. Bu dönemde ABD düşüncesi, Rusya saldırısı karşısında, Avrupa’nın savunulmasından ziyade terk edilmesi noktasına odaklanmıştı. Fakat, 1947 yılında, Moskova’nın yayılmacı tavrının büyük etkisiyle, ABD yönetimi tarafından, izlenmekte olan genel ABD politikasında kökten denilebilecek büyük bir değişim gerçekleştirilmiştir.”
Öte yandan, Sovyet Rusya tarafından Marshall Planı, “Amerikan emperyalizminin uygulanmasına yönelik bir araç” olarak algılanmıştır. Karşı eylem olarak, 22-27 Eylül 1947 tarihleri arasında gerçekleştirilen Sovyet Rusya ve müttefikleri arasındaki toplantı neticesinde, Marshall Planı reddedilmiştir. 5 Ekim 1947 tarihinde Kominform kurulmuştur. Kominform üyeleri: SCCB, Polonya, Bulgaristan, Çekoslovakya, Romanya, Macaristan, Yugoslavya, Fransa, İtalya ve daha sonra Hollanda dahil, bu ülkelerin komünist partileridir. Bu arada, Şubat 1948 ayında ise, Batı’ya dönük bir politika izlemeye çalışan Çekoslovakya, bir iç darbe ile Sovyet Rusya’nın yörüngesine dâhil edilmiştir.


Kaynaklar

George McGhee, The US-Turkish-NATO Middle East Connection, St.Martin’s Press, New York, US, 1990, Foreword.
Hans J. Morgenthau, Uluslararası Politika, New York, 4 ncü Baskı.
Rifat Uçarol, Siyasi Tarih II, Hava Harp Okulu Yayınları, 1992, İstanbul.
The North Atlantic Treaty Organisation, Facts and Figures, An Alliance for the 1990’s, NATO Information Service, NATO, 1110, Brussels, s.7
Suar Parlar, Emperyalist Müdahale Doktrinleri ve NATO, Livane Yayınları, 1. Basım, İstanbul.
Don Cook, Forging the Alliance, Arbor House/William Morrow, New York, 1989, p.55
Elizabeth D. Sherwood, Allies in Crisis, Meeting Global Challenges to Western Security, Yale University Pres, New Haven & London, p.6
Stanley R. Sloan, NATO in the 1990s, UK, Pergamon-Brassey’s, 1989.
Oral Sander, Siyasi Tarih II, İstanbul, 1992.
Editorial, “Mr.Truman Goes to Congress,” New York Times, 12 March 1947, p.24.

 

Dr. Hüseyin FAZLA
Dr. Hüseyin FAZLA
Tüm Makaleler

  • 08.11.2021
  • Süre : 5 dk
  • 1735 kez okundu

Google Ads