logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
kultur-sanat-ve-egitim

Hale, Jale ve Lale

Bir zamanlar toplum daha çok dini hassasiyetlerle isimler seçerken veya belki de bir gelenek olarak büyükannelerimizin, dedelerimizin isimlerini çocuklarımıza verirken, bugün daha çok modaya uyarak yepyeni bir tarzda isimler seçebiliyoruz. Bazen çok anlamsız da olsa, anne ve babanın isimlerinden esinlenerek yepyeni bir isim türetenler bile olabiliyor.

Araştırmacı Yazar Deniz BURSALIOĞLU
Araştırmacı Yazar Deniz BURSALIOĞLU

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 22.09.2022
  • Süre : 4 dk
  • 222 kez okundu

TÜİK istatistiklerine göre son dönemlerde tercih edilen kız bebek isimleri Zeynep, Elif ve Defne'ymiş. Sıralamada ilk üç sonrası diğer kız isimleri ise Asel, Azra, Eylül, Duru, Ebrar, Asya, Öykü ve Ecrin olarak yazılmış.

Cumhuriyet dönemi başlarında, yani 1923’lü yıllarda yeğlenen Fatma, Ayşe, Şerife, Hanife, Hayriye, Havva ve Zeliha’nın yerini şimdilerde bu isimler almış.

Tercihlerde büyük bir değişim var değil mi?

Aslında insanların tercihlerini etkileyen bir sürü etmen var, bu etmenlerden en önemlisi de ülke çapındaki değişim rüzgarları muhtemelen.

Ama isim tercihleri şehirlere göre bile değişiklik gösterebiliyor. Her şehrin yaşayanlarının kendince tercih ettikleri isimler olabiliyor.

Bazen de sevilen bir sanatçı, ünlü biri, bir film, dizi karakteri, belki belli bir akım, tüm bunlar zaman zaman isim tercihlerinde öncü rol oynayabiliyorlar.

(Bu arada ismimin seçiminde esinlenilen Deniz Gezmiş'i saygıyla anıyorum.)

Bir zamanlar toplum daha çok dini hassasiyetlerle isimler seçerken veya belki de bir gelenek olarak büyükannelerimizin, dedelerimizin isimlerini çocuklarımıza verirken, bugün daha çok modaya uyarak yepyeni bir tarzda isimler seçebiliyoruz.

Bazen çok anlamsız da olsa, anne ve babanın isimlerinden esinlenerek yepyeni bir isim türetenler bile olabiliyor.

Ancak bu günlerde toplum bu konuda da bir kutuplaşma içinde. Toplumun bir kesimi eski zamanlardaki gibi dini hassasiyetlerle isimler seçmeyi tercih ederken, diğer bir kesim ise eski Türk isimlerini tercih etmeye başladılar. Ya da bazı aileler de çok tercih edilen isimler yerine, özellikle kimsede olmayan isimleri çocuklarına vermeyi tercih eder oldular. Dediğim gibi moda, bazen moda seyrek bilinen isimler vermekse, kimileri her halükârda modayı takip ediyorlar.

Evet, tercihler zamanın ruhuna göre sürekli değişmiş.

1950'li yılların çok tercih edilen isimleri Yüksel, Naime, Aliye, Gülşen, Gülseren, Kamile, Elife, Kezban, Gönül ve Semiha olmuş.

1960'lı yıllarda ise Sati, Zahide, Tülay, Şükriye, Rabia, Cennet, Esma, Bedriye, Nimet ve Ayfer çok tercih ediliyormuş.

1970'lerde popüler kız isimleri ise Arzu, Arife, Aysun, Birsen, Canan, Feride, Güllü, Gülşen.

1980'li yıllarda tercih edilen kız isimleri yine değişmiş. Hülya, Dilek, Filiz, Yasemin, Songül, Özlem, Arzu ve Aynur tercih edilen isimler olurken, 1990'lı yıllarda tercih edilen isimler bir kez daha değişmeye başlamış.

1990'lı yılların en popüler ismi Merve olurken, Fatma, Büşra, Elif, Kübra ilk beşteki diğer isimlermiş.

Bu isimlerden bazıları çabucak gözden düşerken, bazıları da halen daha sıralamada başları zorluyor.

Yazımızın başlığı olan Hale, Jale ve Lale ise 70'li yılların Yeşilçam filmlerindeki popüler sosyete isimleri. En çok verilen isimler sıralamasına girememiş olsalar da, hepimizin gayet iyi bildiği isimler. Hatta bunlara Ajda ve Müjgan da eklenebilir.

Cumhuriyetle birlikte, hatta daha da önce, Tanzimat ile batılılaşmayı bence biraz yanlış anlamışız. Ülke olarak batılılaşmayı kültürümüzü de değiştirmeliyiz diye anlamışız.

Tarihimiz boyunca yüzümüz her zaman batıya dönük olmuş, ama özellikle Tanzimat sonrasında batıcı akımların etkisinde kalan büyük bir zümre var.

Aslında bu yanlış anlama alışkanlığı sadece batı konusunda değil. Bir zamanlar da Müslümanlığın kabulü ile yüzümüz Müslüman dünyasına dönmüş. İsimlerimiz dahil birçok alışkanlıklarımız, yani kültürümüz o zaman da dönüşüme uğramış.

Ama Tanzimat sonrası batıya hayranlık derecesinde değişim rüzgarlarına kapılanlar adeta bir kültür erozyonuna sebep olmuşlar diyebilirim.

Atatürk'ün bir batı hayranlığı olduğunu düşünmüyorum. Evet, Tanzimat rüzgarlarının etkisiyle o da batı medeniyetlerinin etkisinde kalmış. Gençliği ve yetiştiği dönem, bir de aldığı eğitim ve kendini yetiştirmesinde okuduğu batı kaynakları etki etmiş. Ama bu etki onu bir hayranlık seviyesine yönlendirmemiş. Aksine günün milliyetçi akımları ile Türk kültürünü öne çıkartmak için çok uğraşmış. Ancak bu arzusunu da dengeli bir şekilde gün yüzüne çıkartmış.  

Bunda şu anda bizim çok da hissetmediğimiz bir sebep var. Atatürk bir imparatorluk aydını. İmparatorluk bünyesindeki farklı kültürleri bir arada tutmanın yöntemi herkesin kabul edeceği söylemler geliştirmek.

Bence budur sebebi "Ne mutlu Türküm diyene!" bakış açısının.

Bir yandan yüzyıllar boyunca dini söylemlerin yarattığı geri kalmışlığa da bir çözüm aramış. Kur’an’ın Türkçeye tercümesi bu amaçla yapılmış. İnsanların duaları anlayarak, ne dediklerini bilerek ibadet etmeleri istenmiş.

Ama bu istek muhafazakâr kitlelerce nedense kabul görmemiş. Ezanın da Türkçe okunmasına tepkiler onun ebediyete göç etmesi sonrasında kitlesel tepkiye dönüşünce, 1950 yılı sonrasında Demokrat Parti zamanında Atatürk'ün bu arzusundan geri adım atılarak, yapılmaya çalışılan devrim ezanın tekrar Arapça okunmaya başlamasıyla son bulmuş.

Bugünkü gizliden devam eden toplum içi çatışma ve birtakım çevrelerin o günler ve Atatürk'ün şahsında içlerinde biriktirdikleri nefretin asıl sebebi budur.

Konumuzdan biraz saptık gerçi, ama konuyla dolaylı olarak ilgili olan bu tarihi gerçeklere değinmeden edemedim.

Evet, toplum olarak nedense sürekli bir yöne doğru savruluyormuşuz gibi geliyor bana. Sürekli bizden daha iyi olduğunu düşündüğümüz bir kültürün etkisinde kalıyoruz.

Çok farkında değiliz, ama Müslümanlıkla birlikte aslında biz Arap kültürü yerine Fars kültürü etkisinde kalmışız. Dilimizdeki Farsça sözcükler Arapça sözcüklerden daha fazla. Sadece sözcükler değil, bağlaçlar, cümle yapıları da belirli bir değişikliğe uğramış.

Sonra da batı kültürünün etkisi, dildeki Fransızca sözcüklerin istilası.

Çocuklarımıza verdiğimiz isimler bile bu savrulmadan etkilenmiş ve halen daha etkilenmeye devam ediyor.

Halbuki özümüz, yani öz Türkçe isimlerimiz çok güzel.

Alçin, Almila, Asena, Ayana, Barçın, Birçe, Çağla, Deniz, Gensu, Günçe, İynem, Özge, Pelin, Selin, Tilbe, Tutsu, Yıldız, Yeliz .... Bunlar eski Türkçe isimler. Türkçe yeni ve çok güzel isimler de türetmişiz.

Kanımca kültürümüzün savrulmasına bir dur demeliyiz.

Ben ne Hale, Jale, Lale yanlısıyım, ne de Ayşe, Fatma, Hayriye.

Özümüze dönmeliyiz. Kendi özümüzü de modern dünyanın koşullarına uyum sağlayarak yaşayabiliriz diye düşünüyorum.

Bakın yine efkarlandım. En iyisi Atatürk'ün sevdiği türküleri açayım da türküler eşliğinde bir efkâr dağıtayım.

   Mayadağ'dan kalkan kazlar/

   Al topuklu beyaz kızlar/

   Yârimin yüreği sızlar/

   Eğlenemem, aldanamam

   Ben bu yerlerde duramam/

 

   Vardar Ovası, Vardar Ovası

   Kazanamadım sıla parası/

   Vardar Ovası, Vardar Ovası

   Kazanamadım rakı parası/

Moskova'dan herkese sevgi ve saygılar


Google Ads