Site İçi Arama

kultur-sanat

Akbelen Ormanına Neden Kıyıyorlar?

Bugün pazar olduğu için genellikle pazar sakinliğine özel yazılar yazmaya özen gösteriyordum. Ancak bu yazıya başlarken bir yandan da aklımda ellerimizle katlettiğimiz Ak Belen ormanı vardı. Orman sevgimizin niye bu kadar zayıf olduğuna cevap bulmak için adeta bir yolculuk yapayım dedim.

Bozkırdayız, kırların boz renkli olanı.

Boz ne renktir biliyor musunuz?

Bulanık renkli, gri veya kahverengimsi bir renk.

*

Kır saçlı derler, kır da bir renk aslında, kaya ve çöl rengi.

Hem boz, hem kır, bozkır.

Bir zamanlar bozkırda yaşarmışız!

***

Bozkır yerine bor, borlağ da denirmiş eskiden, bozlak da denirmiş. Sürülmemiş kıraç tarla demekmiş.

Bugün artık Orta ve Güney Anadolu’nun birçok bölgesinde söylenen bir tür uzun havaya bozlak diyoruz.

***

“Boz atığ binip oplayı tegdi”

Yani boz atına binip hücum etmiş.

Orhun yazıtlarında böyle yazıyor. 

735 yılından kalma yazıtlar Orhun yazıtları. 

Tadık Çor’dan bahsediyor.

*

Ming Şa savaşı 17 Ocak 707 tarihinde Kapgan Kağan komutasındaki Göktürk Ordudu ile Çaça Sengün komutasındaki Tang ordusu arasında gerçekleşmiş bir savaşmış.

Çarpışmalar sırasında Kül Tigin önce Tadık Çor'un boz atına, ardından İşbara Yamtar'ın boz atına, sonra Yiğen Siliğ Bey'in giyimli doru atlarına binerek Çinlilere saldırmış ancak atların hepsi ölmüştü. Kül Tigin’i zırhından ve kaftanından yüzden fazla okla vurmuşlar ancak oklar, Kül Tigin’in yüzüne ve başına değmemiş.

Ne kadar güzel değil mi?

Atalarımız tarihe not düşmüşler. 

Bir savaşı detayları ile kayalara kazımışlar.

Benim dikkatimi ise atların renkleri cezbetti.

Tadık Çor’un boz atı.

İşbara Yamtar’ın boz atı.

Yiğen Siliğ Bey’in giyimli doru atları.

Doru at nasıl bir attır bilen var mı? 

Ne renktir?

Kızıl!

*

Maalesef bugün atlar konusunda çok az şey biliyoruz.

Halbuki Türk deyince at, avrat, silah akla gelirmiş bir zamanlar.

***

Ne demiştik? Bozkırdayız!

Uçsuz bucaksız otluk düz arazi bozkır.

Orman değil yani.

Halbuki Türkler ormanlık arazilerde de yaşamış olmalılar.

***

Güzel dilimiz Türkçede hangi ağaç isimleri varmış biliyor musunuz?

Mesela bugün dağ taş çam ağacı kaplı.

Çam ağacı Türkçe bir ağaç ismi mi sizce?

Akı, karası, kızılı var, fıstığı var.

Ne dersiniz?

***

“Çam” Arapça bir sözcük!

Araplar deyince benim aklıma çöl geliyor. Çölde çamın ne işi olur?

Nasıl olmuş da çam ağacı Arapçadan geçmiş dilimize?

İlginç! Değil mi?

Sebebini bilmiyorum, ama çam gerçekten Arapça “şam” kök sözcüğünden geliyor. 

Sözlük anlamı mum, reçine demek!

Ne Şam’ın şekeri! Ne Arabın yüzü!

Şam’daki Emevi camisi de çok meşhur değil mi?

24 saat içinde Emevi camisinde namaz kılacağız diyordu bir zamanlar birileri.

***

Peki, devam edelim.

Şimdi o kadar çok meşe ormanı kaldı mı bilmiyorum.

Küçükken İzmit’te ev soba ile ısınırdı, iki ton meşe odunu alırdık. Kömür de alırdık tabii yanına.

Her yerde meşe ormanı vardı. Kese kese bitirdiler ormanları

*

Meşe Türkçe olabilir mi acaba?

Maalesef.

Meşe de Farsça bir sözcük. Farsça‎ “çalılık, yaban yer, orman” demekmiş.

***

O zaman koca koca çınarlarımız var kimi şehirlerimizde! Çınara ne dersiniz?

İzmit’in ortasından önceden demiryolu geçerdi. Demiryolunun sağında ve solunda da cadde boyunca koca koca çınarlar.

Uzun süre oldu, şimdi demiryolu şehir içinden geçmiyor. 

Ama çınarlar en son gittiğimde yerindeydi. 

Halen daha yerindedir sanırım.

Çınar Türkçe olabilir mi?

Maalesef.

Çınar da Farsça.

***

Anlamadım, bir sürü ağaç var, mesela köknar! 

Köknar da mı Türkçe değil?

Hayır, köknar da Türkçe değil.

Köknarı da Yunancadan almışız!

***

Gürgen?

Bakın gürgenin kökeni belli değil diye yazıyor sözlükte.

Ermenice garbeni, Yunanca gábros, Latince carpinus deniyormuş. Yani bu dillerden birinden geçmiş olabilir. 

Bence Ermenicesi çok benziyor, Ermenilerden almış olabiliriz bu sözcüğü.

Öte yandan gürgen Türkçede aynı zamanda "toprağı açarak ölüleri yiyen masal yaratığı" olarak biliniyor.

Bu masal kahramanını nereden almışız acaba?

Belki de bu adı masal kahramanından esinlenerek koymuşuzdur.

***

Benim canım sıkıldı bu işe!

Bir sürü ağaç cinsi var!

Aralarında hiç Türkçe adı olan ağaç olmaması garip geldi şimdi.

Bozkır kültüründen geliyor olmamız bu kadar etkiliyor olamaz dili!

Yoksa etkiler mi?

***

Evet, üzülmeyin, ülkemizde yetişen bir sürü ağaç cinsi var ve aralarında Türkçe adı olan ağaçlar da var doğal olarak.

Yani bozkır kültüründen geliyoruz diye ağaçlardan hiç haberdi değilmişiz.

Nazım Hikmet ne güzel yazmış o ünlü şiirini değil mi?

*

Karlı kayın ormanında

Yürüyorum geceleyin

Efkârlıyım, efkârlıyım

Elini ver, ner'de elin?

Memleket mi, yıldızlar mı

Gençliğim mi daha uzak?

Kayınların arasında

Bir pencere, sarı sıcak

***

Evet, kayın ağacı!

Kayın ağacı, Türk mitolojisinin en önemli sembolüdür. Tanrı kutunu içinde barındırdığına inanılır. Bundan dolayı, Türkler, kayın ağacının bulunduğu yerde ferahlık bulur, rahatlar, arınır. Yapılan duaların, kayın ağacının yanında yapıldığında Tanrı'ya daha hızlı ulaştığı ve daha çabuk kabul edildiği düşünülür.

***

Başka? Başka bir ağaç yok mu Türkçe adı olan?

Bir de ardıç var. (Kimi yörelerde porsuk da deniyor, borsuk, yine boz sözcüğünden geliyor bu ad!)

Eski Türkçe artuç “bir tür bodur kozalaklı ağaç, juniperus” demekmiş.

Dokuz asırlık ardıç ağaçları var Anadolu’da.

Anıt ağaçlar.

***

Bir başka Türkçe adı olan ağaç da sığla ağacı.

Eski Türkçe şekliyle suvlağ “sulu yer, bataklık” demekmiş. Bu sözcük Eski Türkçe suv “su” sözcüğünden türemiş.

***

Bir de iğde ağacımız var.

Eski Türkçe, 1073 yılından kalma Kaşgarlı Mahmut’un ünlü Türkçe sözlüğü, Divan-i Lugati't-Türk’te geçen haliyle “yiğde”

Ben severim iğde yemeyi, biraz buruk bir tadı vardır, tüylü tüylü, ama bir süre sonra ağzınız tatlanır.

***

Çitlembik de var!

Çıtlamuk veya çatlağuk “fındık, çekirdek” sözcüğünden evrilmiş bu ağacın adı.

Çatla- veya çıtla- fiilinden geliyor yani. Çat veya çıt, ses yansımalı dediğimiz sözcüklerden türetilmiş.

Çekirdek de aynı kökten geliyor, çatlamak, çıt, çat sesi çıkartmak!

***

Bakın bir de söğüt var.

Hani şu mandanın dalına yuva yaptığı ağaç.

Salkımı da vardır, salkım söğüdü.

Biz küçükken dallarından düdük yapardık.

Şöyle çakının sapıyla yavaş yavaş vurursun kestiğin taze söğüt dalına, hemencecik kabuğu çıkar. Sonra da  içindeki çubuğu oyarak şekil verirsin çakıyla. 

Son adım kabuğu yerine sokup ona da gerekli deliği açmak. Ondan sonra da üfle üfleyebildiğin kadar, her birinin farklı sesi olur, çünkü her dalın kalınlığı farklıdır, hepsi ayrı el işi.

Ne yapalım, bizim küçüklüğümüzde çarşıya giden bir Nasreddin hoca yoktu çevremizde bize düdük getirsin. 

Zaten o da parasını verene düdük getirmiş.

Biz kendimiz yapıyorduk kendi düdüğümüzü.

Evet, hepimizin yanında çakısı da olurdu. Küçük, katlanan tipte. Nedense kimsede sustalı çakı yoktu.

***

Aslında söğüt her çeşit ağaç demekmiş. Eski Türkçe söğül, yani “yanmak” fiilinden geliyormuş.

Söğüş deriz ya, söğülmüş, yani ateşte pişirilmiş, yakılmış, kızartılmış demek aslında.

Bugün çoğunlukla kahvaltıda iri iri doğranmış domates, salatalık, biber gibi sebzelere söğüş diyoruz.

Halbuki söğüş aslında pişirilmiş demek!

Dil nereden nereye evriliyor değil mi?

***

Başka? Başka ağaç adı var mı Türkçe olan?

Sanırım bir de orman ağaçlarından “akağaç”ı sayabiliriz. Akçaağaç da deniyor ya, o da Türkçe.

Rusya’da da oldukça çok olan bir ağaç akağaç. (Rusça adı berioza!)

***

Kızılağaç da Türkçe ağaç adlarından sayılabilir sanırım.

Kızıl, yani kan rengi!

Kırmızı.

Al da diyoruz ya kırmızıya. 

Halbuki “kırmızı” Arapçadan geçmiş dilimize.

Öz Türkçesi varken niye “kırmızı” kullanıyoruz ki?

***

Akı olur, kızılı olur, karası olmaz mı?

Tabii karaağaç da var. 

Özellikle Karadeniz bölgemizde karaağaç ormanları var.

***

Sanırım bir de dişbudak var.

Düş budak! Düz ya da eşit dallı ağaç.

***

Tabii meyve ağaçlarından elma ve armut da Türkçe ağaç adları. Kızılcık da Türkçe.

Kızılcık meyveden sayılıyor mu acaba? 

Yoksa yemiş mi? Bir de yemişler Çar biliyorsunuz.

Rusçada okulda çocuklara ilk öğretilen karpuz kavunun meyve değil, yemiş olduklarıdır.

Bizde meyve kategorisine giriyor olabilirler. Bakın çok emin olamadım.

Meyve ağaçları çok çeşitli tabii ki, belki başka bir yazıda ayrıca incelemek gerekli.

***

Gerisi maalesef adları dilimize diğer dillerden geçen ağaçlar.

* Çam, Arapça

* Sedir, Arapça

* Selvi, (servi) Arapça

* Ladin, Arapça

* Dut, Arapça 

* Limon, Arapça

* Ceviz, Arapça

* Fındık, Arapça

* Fıstık, Arapça

* Zeytin, Arapça

* Köknar (göknar), Yunanca

* Okaliptüs, Yunanca 

* Abanoz, Yunanca

* Ihlamur, Yunanca

* Kestane, Yunanca

* Kiraz, Yunanca

* Meşe, Farsça

* Çınar, Farsça 

* Kavak, Farsça 

* Huş, Farsça 

* Hurma, Farsça

* Nar, Farsça 

* İncir, Farsça 

* Şimşir, Farsça

* Turunç, Farsça

* Pelesenk, Farsça 

* Erguvan, Farsça

* Gül ağacı, Farsça 

(Gül ağacı diye kocaman ağaç da var!)

* Akasya, Fransızca

* Maun, Fransızca

* Tik ağacı, Fransızca

* Mandalina, Fransızca

Daha birçok, muhtemelen Afrika yerli dillerinden geçme Afrika kökenli ağaç adı var.

İngilizceden geçen greyfurt gibi meyve ağacı adı da var.

Portakal gibi Portekizce ağaç adı da var. 

Vişne de Bulgarcadan geçmiş mesela.

Ya da yukarıda da yazdığım gibi bir de gürgen var. Kökeni belli olmayan ağaç adı.

***

Dünya üzerinde en az 73 bin 274 ağaç türü varmış.

Nasıl bu kadar kesin bir sayıya ulaşmışlar acaba?

Küresel Orman Biyoçeşitliliği Girişimi (GFBI) veritabanı, bugüne kadar dünya genelindeki ağaçlar hakkında en çok bilgiyi barındıran küresel bir bellekmiş.

Araştırmacılar bu verileri ikinci büyük veri bankası olan Project TREECHANGE verileriyle kombine ederek bu sayıya ulaşmışlar.

Bunların birçoğu aynı aileden ağaçlar olsa da aslında dünyada oldukça çok ağaç türü olduğunun da bir ispatı. 

Ben şaşırdığımı söyleyebilirim.

Gerçi bu yazıyı yazmaya başlayana kadar ben Türkçe ağaç adlarının bu kadar çok olduğunu bile bilmiyordum. Kayını ve ardıcı biliyordum, ama baksanıza daha bir sürü Türkçe ağaç adı varmış.

Yine de çok az sanırım. Biz ağaçlarla o kadar çok haşir neşir olmamışız.

Sonuçta biz bozkırlardan geliyoruz.

At sırtında, göçebe hayatı olarak otağlarda geçmiş hayatımız.

Bugün halen daha kardeşlerimiz olan Kırgızların birçoğu bozkır hayatı yaşıyorlar.

Kazakistan’da da benzer yaşam sürdürülen bölgeler var.

Yani ağaç, ya da orman kültürümüz olmaması normal geliyor bana.

Ama bir yandan da bu durum orman sevgimiz olmamasına sebep oluyor.

***

Bugün pazar olduğu için genellikle pazar sakinliğine özel yazılar yazmaya özen gösteriyordum.

Ancak bu yazıya başlarken bir yandan da aklımda ellerimizle katlettiğimiz Ak Belen ormanı vardı.

Orman sevgimizin niye bu kadar zayıf olduğuna cevap bulmak için adeta bir yolculuk yapayım dedim.

***

Evet biz ormanlarımızın değerini bilmiyoruz, çünkü orman yaşamı bize biraz yabancı.

Ormanların değerini bilseydik, bu kadar rahat orman kesemezdik.

Zaten yapılan ormanda ağaç kesmek değil, ormanı katletmek.

Ormanlar da bakım istiyorlar ve düzenli olarak ormanlarda ağaç kesimi yapılabilir, yapılmalı.

Ama Akbelen’de olan katliam!

Sadece Akbelen mi?

Değil tabii ki, ancak şu anda tepkiler Akbelen’e yoğunlaştı.

Biz toplum olarak orman bilinci olmayan bir toplumuz.

*

Üstelik bir yanda birileri ormanı katlederken, diğer yanda vatan evlatları, canımız jandarma hiç acımadan insanlara biber gazı sıkabiliyor.

Düşünebiliyor musunuz?

Ormanı korumak isteyen vatandaşa yine bu vatanın evlatları olan jandarma biber gazı sıkıyor!

***

Tamam, vazife verilmiş, mecburlar orada olmaya. 

Ama ne bileyim, galiba ben olsam benim elim gitmezdi o biber gazını insanların suratına sıkmaya. 

Yapamazdım herhalde böyle bir şey.

***

Sonra yurdum insanı, ülkece ormanlar konusunda daha hassas bir halk olsaydık, şimdiye kadar her bir ağaca bir kişi sarılırdı herhalde, bu canavarlığı yapanlar o ağaçlara dokunamazlardı sanırım.

*

Sonra bu katliamı yapan şirket çalışanlarına ne diyorsunuz?

Anlıyorum, ekmek parası.

Ama ne bileyim, galiba ucunda ekmek parası da olsa, benim elim gitmezdi ya o ağaçları kesmeye. 

İşi batsın diye istifa ederdim sanırım, kesemezdim o ağacı.

Bilmiyorum, belki de ben yanlış düşünüyorum.

Yine de ben yapamazdım galiba bu kötülüğü.

***

Son bir sözüm daha var bu konuda!

Sözüm sayın Kılıçdaroğlu’na!

Bakın insanlar nasıl zorluyorlar sizi değil mi sayın Kılıçdaroğlu!

Öyle gelip üstünkörü yanınızdayız demekle olur mu hiç muhalefet liderliği? 

Muhalefetin lideri iseniz siz de bir ağaca sarılacaksınız!

Siz de alacaksınız o biber gazının kokusunu. Gözleriniz yanacak vatandaşla birlikte!

Bunu yapmak istemeseniz de bu insanlar öğretecekler size doğru dürüst muhalefet yapmayı! 

Ya seve seve öğretecekler! Ya da siz seve seve öğreneceksiniz!

***

Artık çok geç belki de, ormanın büyük kesimi katledildi bile, ama kalbimiz yine de daima Akbelen’de, daima siz o kalan ağaçları koruma çabasında olan doğa severlerle!

Moskova’dan herkese sevgi ve saygılarımla

Araştırmacı Yazar Deniz BURSALIOĞLU
Araştırmacı Yazar Deniz BURSALIOĞLU
Tüm Makaleler

  • 30.07.2023
  • Süre : 9 dk
  • 904 kez okundu

Google Ads