Site İçi Arama

kultur-sanat

Aşk ve Tutku Sarmalında Güzel Bir Yıl Yaşamak Mümkün mü?

Herkes yaşayarak öğrenir ki, aşk denilen şeyin doğasında kalıcılık yoktur. Saman alevi gibi parlar ve söner. İnsanlar başlangıçta bunu tecrübe etmedikleri, dolayısıyla bilemedikleri ya da kabullenemedikleri için acı çekerler. Aşk hala sürüyorsa, sevgiye dönüşerek sürer. Aşklarını kalıcı sevgiye dönüştürenler ise gerçek “sevgili” olurlar.

Bu yılın ilk yazısında sizlere yaşı, zamanı belli olmayan, "aşk" olgusundan bahsetmek istiyorum. İnsanlığın var oluşundan bugüne yaşanılan her anın içinde olan bir olguyu konuşuyoruz. İşte hepinizin bildiği "aşk ve tutku" sarmalında, konumuza aşkla başlayalım. 

Aşk; üzerine nice şarkıların, şiirlerin, romanların yazıldığı, uğruna nice acıların çekildiği, var olduğu andan itibaren yaşanan zaman dilimleri içinde baş döndürücü hazların yaşandığı bir duygudur. Öyle her istediğimizde kalplerimize, yüreklerimize düşmeyen bir duygu selidir aşk dediğimiz şey. Zamanını, yerini, kişisini velhasıl her şeyini kendi seçer aşk. Bu yüzden de herkese nasip olmaz kolay kolay. Tanımlaması zordur. Ne olduğu pek de bilinmez. Çoğunlukla başka duygularla karıştırılır. Aşk denen şeyi anlamak için derinden hissetmek, doyasıya yaşamak gerekiyor. 

Kadın, erkek ilişkileri içinde en çok karıştırılan kavramlar aşk, sevgi, tutku ve alışkanlıklarımız. Özellikle aşkı ya da tutkuyu sevgi sanan çok insan vardır.

Aşk denen şey genellikle birdenbire hissedilen bir duygu olarak ortaya çıkıverir yüreklerimizde. Anlık gelişen bir hadisedir. İçinde heyecan, karmaşa, cinsel çekim vb. çok şey vardır. Âşık olunan kişiyi düşünmek, onun ayak seslerini duymak bile insanın içinin heyecanla dolması için fazlasıyla yeterlidir. Bu garip duygu, yani aşk zamanla oluşan bir duygu değildir. Birbirlerine âşık olan çiftler birbirlerini yeterince tanımaya fırsat bulamadan birbirlerini sevmeye başlarlar. Âşık olunan kişi, aslında bir ‘hayal’ gibidir. O kişinin gerçek özelliklerinden çok, aşığın kendi kafasında oluşturduğu, görmek istediği özelliklere göre karşısındaki kişilik hayat bulur. Bu nedenle olsa gerek, aşk bir kez kapıdan içeri girdiğinde mantık pencereden dışarıya çıkarmış derler. 

İşte o zaman zokayı yutan balık misali, kişi duygularının pençesindedir, esiri olmuştur artık. Tüm beklentilere karşılık verecek kişinin “O” olduğu düşünülür. “Aşkın gözü kör” olduğu için de sevgili kusursuzdur. Âşık olunan kişiyi bir an bile olsa görmek için saatlerce beklemek ya da kilometrelerce yol kat etmek olağan davranışlardandır artık.

Her telefon çalışında yüreği hoplar insanın. Nihayet bu kez gerçek aşk çıkmıştır karşısına ve sonsuza dek sürecektir! Romantizm en üst safhadadır. Düşüncelerin gerçeklerle pek ilişkisi yoktur. Çiftlerin her biri, kendi hissettiklerinin diğerinden daha fazla olduğunu düşünür. Bu yüzden de kaybetme korkusuyla birlikte kıskançlık denen şey ortaya çıkıverir, sevgili hep yanında olsun, başka insanlarla (karşı cinslerle) konuşmasına dahi tahammül edilmesi zor gelir âşık olan. 

Yine de korkulan şey eninde sonunda başa gelir. Zaman geçtikçe, maskeler indikçe, kişilerin gerçek yüzleri ortaya çıktıkça, aşkın kalplerdeki heyecanı azalmaya başlar. “Sen değiştin” diye suçlamalar bile duyulmaya başlanır.

Taraflardan biri diğerinden uzaklaşmaya başlar yavaş yavaş, öbürkü ise kaybetme olasılığının paniğiyle acı çekmeye başlar. Tekrar o güzelim eski günlere, aşk sarhoşluğunun yaşandığı günlere dönmek için verilen ortak ve bazen de tek taraflı çabalardan bir sonuç alınamayınca, gerçekler zor da olsa kabullenilmeye başlanır. Bazen de kontrolsüz şeylere neden olabilir ayrılık yönünde atılan adımlar. Kişinin olgunluk düzeyine göre duygular, nefrete, intikama, tutkuya ya da kabullenmeye dönüşür. Aşkın hakiki sevgiye dönüşme oranı azdır. Bu da ancak kişilikleri tam gelişmiş, duyguları oturmuş, ne istediğini bilen, beklentilerini buna göre ayarlayan ‘olgun’ insanlar arasında mümkündür. Çünkü zaten kendi içlerinde bütünlük kazanmış insanların, başından itibaren aşka yaklaşımlarında korkuya yer yoktur. Yanlış beklentilere de, olmadık illüzyonlara da meydan vermezler. 

Herkes yaşayarak öğrenir ki, aşk denilen şeyin doğasında kalıcılık yoktur. Saman alevi gibi parlar ve söner. İnsanlar başlangıçta bunu tecrübe etmedikleri, dolayısıyla bilemedikleri ya da kabullenemedikleri için acı çekerler. Aşk hala sürüyorsa, sevgiye dönüşerek sürer. Aşklarını kalıcı sevgiye dönüştürenler ise gerçek “sevgili” olurlar.

Aşkla birlikte karıştırılan diğer bir duygu da tutkudur. Tutku denen şey genellikle tek taraflıdır. Tutku bencildir, tutku esarettir, tutku vazgeçilmezdir. Sağduyunun hiç mi hiç olmadığı yok edici bir duygudur tutku dediğimiz şey. Kişi kendisine zarar verdiğini bile bile sürdürür tutkusunu. Aşk cinayetleri diye adlandırılan şey aslında körü körüne içte beslenen kör tutkudan kaynaklanır. Tanrı tutkulu aşklardan korusun! Kişi bir kere tutuldu mu, artık putlaştırdığı, asla erişemeyeceğini bildiği objeye olan saplantısını, sevdiğini sandığı kişiye zarar verme pahasına sürdürür. Zaman tutkunun varlığını ortadan kaldırmaz, zamanla tutku geçmez. Belki yalnızca bastırabilir. Ama yıllar da geçse, karşılaşıldığı an yine baş kaldırmaya hazırdır. 

Tutku, saldırgan yönü ağır basan bir duygudur. Saldırganlık, kişinin kendisine yönelmişse intihara, tutkunun esaretine yönelmişse cinayete kadar varabilir. Sevgi sanılan duyguların en tehlikelisi ve tüketici olanı bu nedenle tutkudur. 

Bir de iki insan arasında, zaman içinde alışkanlık denen duygu oluşmaya başlar. Hani kırk yıl bir yastığa baş koyup da birbirlerine bir kez bile “seni seviyorum” sözünü söylemeyen çiftler vardır. Ya da partnerleri “Beni hala seviyor musun?” diye sorduğunda, “Sevmesem bunca yıl seninle beraber olur muydum?” yanıtını verenler vardır. İşte bu tür uzun süreli birlikteliklerin temelinde sevgi değil, daha ziyade alışkanlık yatar. Birbirlerine karşı yoğun ilgi duymadıkları halde, boşluğu dolduracak başka biri olmadığı için birlikteliklerini sürdüren, yalnız kalma cesaretinden yoksun, özgüvenleri gelişmemiş, yeniliklere açık olmayan çiftlerin, ihtiyaç ortaklığıdır bu duygu. Alışkanlığa dayanan ilişkilerde tekdüzelik, tembellik, yaratıcılıktan yoksunluk vardır. Alışkanlığa dayanan ilişkiler, yerine konulabilecek yeni bir alışkanlık doğduğunda bitebilir ancak.

Yalnızlık korkusu yüzünden, mutlu bir beraberlikleri olmadığı halde, ayrılmayı göze alamayan çiftler bu gruba girerler. Yani tek kişilik yalnızlıklarını paylaştıklarını sanırlar. Buraya kadar yazdıklarımdan herkes kendine göre bir ders çıkartabilir. Kendi iç dünyasında kendi kendisiyle hesaplaşabilir. 

Şimdi size gerçek bir aşk hikayesinden bahsedeceğim. Beni tanıyanlar, benim motor sevdalısı olduğumu, bu demir yığınının benim hayatımın denge elementi olduğunu bilirler. Her motorcu da büyük çoğunlukla country müzik sevdalısıdır. Tüm zamanların en büyük aşk hikayelerinden biri, country müziğin efsane isimleri Johnny Cash ve June Carter arasında yaşanmıştır. En azından ben öyle kabul ediyorum. Zaten Johnny'nin aşkına yazdığı mektup dünyanın en güzel aşk mektubu seçilerek bu yönde kendi kanıtına sahip oldu! Güzeller güzeli June Carter, Elvis Presley’den Kris Kristofferson’a kadar pek çok erkeğin kalbini yakmış, iki evlilik atlatmış ve iki çocuklu başarılı bir müzisyenken Johnny Cash’le tanıştı. Sonrasında, herhalde tarihin gördüğü en naif ve en büyük aşklardan biri doğdu. Bu aşkı anlatan bir film bile çekildi. İsmi 'Walk the Line’, Türkçe ismiyle Sınırları Aşmak. Mutlaka izlemenizi öneririm. 

Johnny’nin June’a yazdığı o muhteşem aşk mektubunun satırları şöyleydi: 

İyi ki doğdun Prenses

Beraber yaşlandık. Öyle ki artık her konuda aynı düşünüyoruz.

Düşüncelerimizi okuyabiliyoruz. Birbirimize sormaksızın, ne istediğimizi anlayabiliyoruz.

Uzunca bir ömürde biraz olsun birbirimize kırılmış olabilir; birimiz diğerine anlayışlı davranmamış olabiliriz.

Ama bugün, hayatımı şimdiye kadar tanıdığım en muhteşem kadınla paylaştığım için ne kadar şanslı olduğumu fark ediyorum.

Beni eskiden olduğu gibi büyüleyecek ve bana yine ilham olmaya devam edeceksin.

Senden hala etkilendiğimi bilmelisin.

Benim arzum, varoluşum, mantığımsın.

Seni çok seviyorum

Sizin de her gününüz, anınız aşkla olsun. Sevdiklerinize sevdiğinizi söylemekten çekinmeyin. Söyleyin ki sevgi yolunu bulsun, aşk olsun. Böylece yeni yılınız aşk ve sevgiyle geçsin. Olmaz mı?

Saygı dolu sevgiyle kalın diyorum.

Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Tüm Makaleler

  • 02.01.2023
  • Süre : 5 dk
  • 787 kez okundu

Google Ads