Site İçi Arama

kultur-sanat

SAMİMİYET NEDİR, BİR İNSANIN SAMİMİ OLDUĞU NASIL ANLAŞILIR? (2)

Rusya-Ukrayna Savaşının Hatırlattıkları:

Hayatta en alçak ve sinsi davranış üç maymunu oynamaktır. Güncel konu Ukrayna-Rusya olayı ile yatıp kalkıyoruz ya; hepimiz savaş uzmanı olduk. Ne sayesinde, tabiki trol medya sayesinde, hangi kanalı açsak maşaallah kelli-felli uzmanlar, akademisyenler, emekli komutanlar anlatıyorda anlatıyorlar. Yeter ya gına geldi!

Sıradan bir vatandaşın savaş taktikleri veya stratejileriyle ne alakası vardır diye sormadan edemiyorum. Bu trol medya yaklaşımı insanları labaratuvar farelerine döndürdüler. Yarın bir gün bu tür metaforlar üzerinden ruhumuzu bile satın almaya kalkarlarsa hiç şaşman. Zaten gayede budur.

Stratejist ve savaş uzmanı olmadan kendi sivil halimle bakınca; günlerdir anlatılan ve gösterilen 64 km uzunluğundaki konvoyun sanki pikniğe gidiyormuş algısı bende oluşuyor! Askeri araçlar tespih taneleri şeklinde uzun-ince bir yola revan olmuş. Çaresizlik içindeki koca bir şehrin çoluğu-çocuğu, genci-ihtiyarı demeden bizleri bir filmin sonunu bekler hale getirdiler. Trol medyanın ya da sosyal medyanın katkılarıyla Çin işkencesi gibi tüm dünyaya psikolojik baskı yapmaktan zevk alıyor gibiler.

Bu konvoyu yola revan edene mi, bu konvoya karşı çaresizlik içinde kıvranana mı veya buna izin veren sözde medeni dünyaya mı sormak gerek; eserinizden gurur duyuyor musunuz? Bu heyulayı durdurmak için daha ne ne kadar sadist olmanız gerekiyor?

Biliyorum bu vefasızlık ya da vicdansızlık durmayacak. Bu bitse bile başka senaryolar ile insanlığı hizaya getirmekten vazgeçmeyecekler. Ama şu da bilinsin ki hizaya getireyim derken yolda siğaya çekilmekte vardır. Çünkü hayatta en kaçınılmaz gerçek Hakikattir. O Hakikat şimdi değilse elbet bir gün tarihin tozlu sayfalarından gün yüzüne illaki çıkacaktır.

Tarihin tozlu sayfalarını karıştırdığımızda nesiller yok edilmiş, sözde insanlık o mağduriyetler üzerine medeniyetler kurdum diye övünür. Kızılderililer, İnka, Maya, Aztec medeniyetleri, derisinin renginden dolayı köleleştirilen insanlık, birinci ve ikinci dünya savaşlarında hiç yere yok olan değerler pahasına. Halkının afyona müptela edilerek uyuşturulmasını engellemek için afyon kullanmayı yasak eden Çin’e savaş açan sözde medeniyetler.

Cevabı latife olmayan ironi bir soru: Bir ülkenin başka bir ülkeye davet edilmeksizin topuyla, tankıyla, füzeleriyle ve uçakları ile askerini göndermeye ne denir?

  • Davet edilmeden girilen ülke Gürcistan veya Ukrayna ise cevap İŞGALdir.
  • Davet edilmeden girilen ülkeler Irak, Suriye, Panama, Vietnam, Laos, Cambodia, Libya ise ÖZGÜRLÜK veya DEMOKRASİ götürmektir.

Bize Rus oligarkları anlatanların kendi tröstlerinden bahsetmemesi gerçekten ironi derecesinde bir riyakarlık değil midir?

Nobel ödüllü Aziz Sancar ne güzel demiş; “Ukrayna’da insanlık ölüyor.” deniyor. “Doğru ama eksik, çünkü o insanlık; Afrika’da aç bırakılmış, Bosna’da tecavüze uğramış, Doğu Türkistan’da unutulmuş, Filistin’de terkedilmiş, Çeçenistan’da görmezden gelinmiş, Hocalı’da duyulmamış, Irak’ta aldatılmış, Myanmar’da yakılmıştı.”

Buraya kadar söylenmesi gerekeni söylemiş olmakla beraber; sebep nedir? Çözüm nedir? demeden de edemeyeceğim.

Yöneticilik ve Özeleştiri:

Hiç kimse kusura bakmasın. İnsanlığa bu acıları reva görenlere kızabiliriz, ama onları suçlamadan önce kendi dünyamıza dönüp bir bakmalıyız. Evet tüm bu acılara sebep olan kendimizdir özeleştirisini yapabilmeliyiz. Bu konuda Aliya İzzetbegoviç’in tespitleri anlamlıdır.

“Ne gerçek dost ne de hakiki düşman olmadığını anladığımız ve kendi sorunlarımız için “düşmanın felaket planlarını” değil, kendimizi suçlu gördüğümüz zaman, daha az hayal kırıklığı, sorunların azaldığı, olgunlaşmamızın başladığı bir dönem yaşarız.”

“Ben olsam, Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere “eleştirel düşünme” dersleri koyardım. Batı’nın aksine Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafının kaynağı budur.” “Güzel yalanların yardımı olmaz ama acı gerçekler bir ilaç olabilir.”

Hayatta hesap verilebilirlik sorumluğu şu üç kategori için önemle vurgulanır. Zenginler, alimler ve yöneticiler. Bu kavram inanç kategorisinde de en çok sorgulanacak kişiler olarak tanımlanır.

Yöneticilik kavramının önemini hassasiyetle dikkate almalıyız. Yöneticilik bir görev, iş, makam ve gelir kaynağı olmanın ötesinde toplumsal ve manevi sorumlukları da olması adına önemlidir.

Yönetici kendi kişisel beklentilerinden çok ekibinin, kurumunun ve içinde bulunduğu toplumun yüksek menfaatlerine öncelik vermek zorundadır. Çözüm bulmak ve sağlamak yöneticinin asli görevidir. Bunları yapamamak her ne olursa olsun zaman ve kaynak israfıdır.

Çalıştığım bir kurumda sosyal etkinlik adına ‘sigarayı bırakma’ projesi başlatmıştık. Bunu daha önceden planlamış ve onayını almıştık. Konuyla ilgili bilgilendirme seminerleri ve duyurular yapılmıştı. Projeye katılım talepleri yoğundu.

Gerekli tüm alt yapı ve süreç belirlenmiş olmasına rağmen son anda bağlı olduğumuz başkanlığın başka bir biriminin devam ettirmesi uygun görülmüştü. Sosyal katma değer açısından konu önemliydi. Sosyal, toplumsal, sağlık ve finansal yönü açısından günümüz sorunlarından birisine destek oluyordu. O nedenle kimin icra edeceği önemli değildi, yeterki her şeyiyle hazır olan bu projenin başlatılmasıydı.

Üzülerek söylemek gerekirse bu proje kişisel nedenlere kurban edildi. Gerekçe de projeyi yürütmesine karar verilen birimin başındaki yöneticinin sigara içen birisi olmasıydı. Kendisi sigara içerken başkalarına içmeyin diyemezmiş.

Tamamıyla riyakâr bir yaklaşımdı bu. Tek sorunu bu projeyi kendisinin başlatmamasından kaynaklanması ya da duyarsızlığıydı.

Riyakâr dememin sebebiyse verilen cevabın tutarsızlığıydı ve bunu Mevlana’nın bir örneğiyle ört bas etmesiydi. Bilinen Mevlâna örneğiyse şuydu;

  • Mevalanaya bir gün bir çocuk getirilir,
  • Bu çocuk kekeme konuşuyor diye çare sorulur,
  • Mevlana 40 gün sonra gelin der,
  • Kırk gün sonra gelindiğinde,
  • Mevlana, çok bal veriyorsunuz, fazla bal yemesin der,
  • Buna anlam veremeyen çocuğun ailesi,
  • Madem bu kadar basitti cevabı neden bizi 40 gün beklettin diye sorar,
  • Mevlana: Çünkü geldiğniz gün kahvaltıda bal yemiştim,
  • Kendim yediğim bir şeyi başkasına nasıl yeme derim,

Konulardan birisi nefis terbiyesiyle alakalı olup diğeriyse sigara gibi kötü bir alışkanlığa çare bulmaktı. Bu iki olayın muhtevasıyla ilgili algının takdirini siz okuyuculara bırakıyorum. Burada “hem kel hem fodul” vecizesi ancak bu kadar anlatılabilirdi.

Samimiyet ve Dürüstlük:

Samimiyet tamamıyla bir vicdan meselesidir. Vicdanlı olmayanın iyi niyetli olması da beklenemez. Yöneticiler de insandır ve hata yapmaları olağandır. Erdemli olan hatasını telafi edendir.

Yöneticisi olduğum birime uzun süredir web tasarımı yapacak ve yetiştireceğimiz birisini arıyordum. Ekipten çalışan birisi daha önce beraber çalıştığı birisini önermişti. Mülakata çağırdığımız genç arkadaş geldi. Aradığım koşullar bilgiden çok davranışsal tutumdu çünkü nasılsa kendi ihtiyaçlarımız doğrultusunda yetiştirecektik.

Mülakat iyi geçmişti diyebilirim. Hem yeterli bilgi vardı hem de bayağı sessiz, sakin ve saygılıydı. Kafamdaki olgu olumluydu. Son olarak zor durumdaki samimiyetini de bilmek istedim. Aslında samimiyetten çok ihtiyaç duyulan bir durumdaki dürüstlüğü anlamak istiyordum. Nasılsa samimiyette dürüstlükten kaynaklanır algısıyla konuya yaklaştım.

Niyetim iyi olmakla beraber değerlendirme usülüm bir anlık boşluğuma gelen hoş bir yaklaşım değildi. Ramazan ayı içerisindeydik. Üzerime vazife olmayan ve hakkım olmayan bir konuya geçtim. Vakit tam öğle yemeği vaktiydi. Kendim niyetliydim. Mülakatlarda çay ve kahve ikram etmek olağan olmakla beraber yemeğe kalmayı teklif etmek sıradışı bir olaydır. Bu gence;

  • Niyetli değilse yemeğe kalabileceğini sordum,
  • O an için yersiz de olsa niyetli olup olmadığını öğrenmek istemiştim,
  • Genç sanırım biraz alınmıştı,
  • Ama kişiliğinden de ödün vermek istemediğini vurgularcasına,
  • Hiç tereddüt etmeden kalabileceğini söyledi,
  • Yemeğe giden birisiyle yemeğe gönderdim.

Gencin yemeğe gittiği süreçte kendi kendimi sorgulayıp durdum. İnançla ilgili bir konuda değerlendirme durumu oluşturmaktan rahatsız olmuştum. Ayrımcılık yapmış olmak vicdanen doğru olmamıştı. Nihayet yemekten döndükten sonra;

  • Hâl hatır sordum,
  • Teşekkür etti,
  • İşe alıp almamaya tam karar vermemişken,
  • Ve belkide başka adaylarlada görüşmem gerektiğini düşünmeme rağmen,
  • Bir anlık nefsani bir refleksle ve hatamı telafi etme adına,
  • Bu gence en erken ne zaman başlayabileceğini sordum,
  • Gelecek hafta başı olur dedi,
  • O zaman tamam gel başla demiştim,
  • Ohhh çok şükür bir nebzede olsa biraz rahatlamıştım,
  • Bu yanlıştan dönmenin vicdani bir rahatlığıydı,
  • Gerçekten de o genç bir sonraki Pazartesi işe başladı,

Bugüne kadar yüzlerce insanla çalıştım. Bu kadar düzgün, dürüst ve çalışkan birisine henüz rastlamadım. Üç yıl beraber çalıştıktan sonra farklı şirketlere gitmiş olmamıza rağmen aradan geçen 25 yıl içerisinde hala irtibatta olmaktan gurur duyarım. Bir çalışanın ötesinde bir dost kazanmıştım. “Dürüst olamayanlar Samimi olamazlar”

Şirketten ben daha önce ayrılmıştım. İşten ayrılmamın akabinde kısa bir ziyaret için memlekete gidecektim. Ziyaretimi haftasonuna denk getirmiştim. Haftasonu olmasına rağmen havaalanına yolcu etmeye tek o genç gelmişti. Bu arada beni çok duygulandıran bir şey olmuştu;

  • Havaalanı otobüsüne tam biniyordum ki,
  • Bu genç elime bir zarf tutuşturdu,
  • Bu nedir dedim,
  • Bir şey değil yolda bakarsın şimdilik sende kalsın dedi,
  • Aceleyle otobüse bindim ve hareket ettik,
  • En son bana güle güle diye el sallıyordu,
  • Hemen zarfı açtım,
  • İçinde bir not ve biraz da nakit para vardı,
  • Önce anlam veremedim,
  • Sonra notu okuyunca çok duygulandım,
  • Notta şu yazıyordu:
  • Sen bana bir yöneticiden öte hem abi hem dost oldun. Üzerimde çok emeğin var. Büyüğüm olduğun için sormaya utandım. Bu para bir şey değil ama ola ki ihtiyacın olur diye vermek istedim. Ne zaman uygun görürsen geri verirsin. Belki yolda lazım olur diye düşündüm. Seni kırdıysam özür dilerim.

İşte bu vefadır, takdirdir, dostluktur. Benim içinde hayatımdaki en önemli ödüllerden birisidir. “Yerinde yapılan vefa takdirin en iyisidir”

Samimiyet ve Adalet:

Samimiyetin harcı olarak iyi niyet, vicdan, dürüstlük ve özeleştiri dedik. Zamanı geldikçe daha farklı kavramlarla bunu pekiştireceğiz. Buna bir de adalet’ kavramını ekleyelim. Adalet olmadan samimiyet olmaz.

Tabi ki adalet denince işimize geldiğince Hz. Ömer’in adaleti deriz. Doğrudur, o adaleti anlamadan adalet olmaz.

Cezeri şöyle der “İcra edilmeyen her ilmin doğru ile yanlış arasında muallakta kaldığını gördüm.”

Bu özlü sözden kaynaklı, yalnız dilde kalan ve işimize göre icra edilen adalette adalet değildir. Adaletin doğru uygulanmasındaki en büyük engel nefsimizdir. Nefsimiz bizi bize şah damarımızdan daha yakın olan Hakikatten alıp benlik dünyamızın esiri yapar.

Kişi ismi ve/ya şirket/kurum adı vermekten imtina etmek gerek, çünkü birileriyle kişisel kavgaya tutuşmak bizi Hakikatten alıp benliğimizin esiri yapar. Kurum ismi vermekte istemedende olsa bu milletin değerlerine zarar verebilir. Birkaç kifayetsiz ve bedbaht yöneticilerden dolayı ülkümüzden gönül bağımızı kopararak ve irademizi kiraya vererek benliğmizin esiri olmamalıyız.

Ama hasbelkader beraber çalışmak durumunda kaldığım bazı bedhahlarada bir çift sözüm olacaktır. Niyetiniz iyi gibi olsa bile o Ömer’in adaletinden şaşmamalısınız. Kendi oğluna, gelinine, yakınına ehil olmadığı halde ballı-kaymaklı makamlar sunmanız vicdanları sızlatır.

Mühendislikte, bir projenin başındaki 10 kuruşluk bir hata düzeltilmezse, o hata proje bittiğinde milyarlara mal olabilir. Hayati önem arzeden bazı hataları gündem eden vefakar ve samimi insanları tasviye etmek her şeyden önce kul hakkıdır.

O çok bahsettiğimiz Ömer’in adaletini hiç aklınıza getirmez misiz? Getirirsiniz biliriz, hatta bizi onunla ikna ettiğinizi sanırsınız. Ama sizi Cezeri’nin “İcra edilmeyen her ilmin doğru ile yanlış arasında muallakta kaldığını gördüm.” sözüyle uyarmakta bir görevdir.

Aslında iç ve dış dinamiklerden ziyade kanaatimce en büyük tehlike sureti haktan görünen içimizdeki riyakâr bedbahtlardır. Bunun en veciz anlatımı Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde ete ve kemiğe bürünür.

Hz. Ömerin, fetihleri yönetip yönlendirmesi, ortaya çıkan çeşitli sorunları çözümü, esirler ve müslüman olmayanlar hakkındaki kararları, yeni şehirlerin kurulması, fethedilen geniş coğrafyaları yönetmesi gibi konular ibretle bakılması gereken usul ve üsluplardır. İçinde bulunulan zamana rağmen arzu edilen ve özlenen adaletin nasıl icra edildiğine bakmakta fayda vardır. Hz. Ömer bu kadar devasa coğrafyayı yönetirken sonsuz yetkilere haiz olur diye düşünürsek yanılıyoruz. Bize intikal eden birkaç rivayet;

  • Hz. Ömer’in elbisesinde en az 10 yama bulunduğu rivayet edilir,
  • Hz. Ömer’in özel korumaları yoktu,
  • Halkın arasında dolaşır, dinler ve yardımcı olurdu,
  • Fethedilen yerleri atadığı valilerce yönetir, ve bunları sık sık değiştirirdi,
  • Valiler ticaretle uğraşamazlardı. Devletin tahsisatı dışında gelirleri olamazdı,
  • Valiler sürekli denetime tabiydiler,
  • Mal varlığında haksız artış olduğunda cezalandırılır ve haksız kazancına el konurdu,
  • Tüm valiler her yıl Mekke’ye Hac için gelmeleri zorunluydu. Geldiklerinde bölgelerinden gelen halktan şikayeti olanlarla yüzleşmek zorundaydılar,
  • Atanan yargı mensupları Halife’den de yetkili ve bağımsızdılar,
  • Sorunlara ivedi olarak çözümde istişare etmek için en güvendiği vali konumundaki kişileri merkezde tutardı. Mesela Hz. Ali bunlardan birisidir.

Kısa bir rivayet şöyledir; Mısır fatihi Amr Bin As Hz. Ömer’in çok değer verdiği ve tuttuğu bir valiydi. Zorunlu olan Haj döneminde Amr’ın tebasından birileri sorununu ifade ettiğinde Amr cevap verme durumunda kalmıştı.

Olaydan sonra halkın önünde sorgulanmanın itibar zedelenmesine sebep olduğu hakkında Amr bin As Hz. Ömer’e bir serzenişte bulunarak bu usulden vazgeçmeyi önerdi. Ömer’in cevabı net ve kesin olarak, yapacağın tek şey “hata yapma” oldu.

Sonuç:

Günümüz dünya adaletini de özetlersek; “iki tabak bir kaşık onun adıda bulaşık”

  • Özeleştiri samimiyetin harcıdır.
  • Dürüst olmayanlar samimide olamazlar.
  • “Güzel yalanların yardımı olmaz ama acı gerçekler bir ilaç olabilir.”
  • “İcra edilmeyen her ilim doğru ile yanlış arasında muallakta kalır.”
  • Bu dünyada her zaman bazıları kötü bakacaktır, ama biz her ne koşulda olursa olsun iyi bakmak için yaşayacağız.
Serbest Yazar Halil ŞEFİK
Serbest Yazar Halil ŞEFİK
Tüm Makaleler

  • 11.03.2022
  • Süre : 7 dk
  • 2096 kez okundu

Google Ads