Site İçi Arama

kultur-sanat

Uzaylılar Gerçekten Var mı?

Uzun yıllar senaristler uzaydan gelen akıllı olarak tasvir edilen başka yaşam formlarını insan benzeri şeyler olarak hayal etmişler ve türlü türlü senaryolar ile bir sürü fantastik filmde böyle figürler kullanmışlar. Sizce niye fantastik filmlerde hep insansı yaratıklar düşünülmüş olabilir?

Gökten bir ışık huzmesi iner ve ışığın ortasında insan benzeri bir yaratık belirir.

Evet, sanırım siz de birçok bilim kurgu filminde buna benzer bir sahne görmüşsünüzdür.

Uzaydan gelen ziyaretçiler bilim kurgu filmlerinde çoğunlukla bu şekilde gösterilmiştir.

*

Işık huzmesinin ortasında beliren yaratık için İnsan benzeri diyorum, çünkü o da biz insanlar gibi iki ayağı üzerinde yürüyordur. Bizler gibi iki kolu, iki bacağı, bir gövdesi ve gövdesinin üstünde de bir başı vardır.

Hatta başında saçları olmasa bile yine bizler gibi iki kulağa, iki göze, ne bileyim, benzer bir ağza ve buruna sahiptir.

***

Uzun yıllar senaristler uzaydan gelen akıllı olarak tasvir edilen başka yaşam formlarını insan benzeri şeyler olarak hayal etmişler ve türlü türlü senaryolar ile bir sürü fantastik filmde böyle figürler kullanmışlar.

Sizce niye fantastik filmlerde hep insansı yaratıklar düşünülmüş olabilir?

Senaristlerin hayal dünyaları çok mu darmış? Onun için mi?

Evet, bakın gerçekten bugüne kadar gelmiş geçmiş senaristler arasında yeterince iyi hayal gücü olan birileri çıkmamış olabilir gerçekten.

Sinema dünyası için bunca fantastik ve bilim kurgu dalında film üretilmiş, ama akıllı uzay yaratıkları hep takıntı halinde insansı yapıda bir şeyler olarak düşünülmüş.

Böyle bir takıntı olduğuna göre, evet, gerçekten seyirci ancak kendine benzeyen yaratıkların kendisi kadar akıllı olabileceğine inanır diye bir öngörü ile senaristler yola çıkmış olabilir.

Hatta eğer bir bilim kurgu filmi çekiyorsanız, bu uzaylıların insanlarla iletişim de kurabilmeleri gerekir.

Bu yüzden bu filmlerde genellikle hemen insan gibi konuşmayı da öğrenirler uzaydan gelen farklı yaşam formları.

Ne kadar komik değil mi?

Bazen senaristlerin bu bakış açısı bana çok komik gelir.

***

Terminatör filminde robot teknolojisinde gelinen en son seviye bir yapay zekaya sahip sıvı metal robottu.

Gelecekten bir şekilde geçmişe gelen bu son model sıvı robot dokunduğu herkesin, hatta her şeyin şeklini alabiliyordu. O kişi gibi konuşup, o kişi gibi davranabiliyor, tamamen hafızasına kaydettiği yeni kişiliğe bürünebiliyordu.

Filmin bir sahnesinde robotumuz yerdeki döşemeye yayılarak gizlenmiş ve döşemenin şeklini almıştı.  Daha sonra da üzerine basan polisin formuna bürünmüştü.

Döşemeden tekrar toparlanarak insan şeklini almasına dair hazırlanmış olan grafik sahne o günün film teknolojisi için muhteşem bir yenilikti gerçekten.

***

Evet, bilim kurgu filmlerinde robotlar da çoğunlukla insan görünümlü oluyorlar nedense.

Tabii bu bahsettiklerim dedim ya, ya senaristlerin dar bakış açılarından kaynaklı olabilir, ya da bu tarz bilim kurgu filmlerinin seyredilme kaygıları onları bunu yapmaya zorluyor da olabilir.

***

Peki gerçekten akıllı bir canlı olabilmek için insan bedeni benzeri bir bedene sahip olmak gerekiyor mu acaba?

Bunu anlayabilmek için gelin insan bedenine biraz daha yakından bakalım.

Aslında insan bedeni dünyada yaşayan birçok canlının temel özelliklerinden çok da fazla farklı değil.

***

Nedir insan bedeninin ya da birçok canlının bedeninin temel özellikleri?

Her şeyden önce dış görünüş olarak simetrik bir bedene sahibiz.

Simetrinin sebebi yaşamımızın tohumunun atıldığı o ilk hücrede DNA moleküllerimizin zincirin iki yarısının birleşmesi ile oluşmasından kaynaklı olabilir.

*

Gerçi dünyada simetrik bir bedene sahip olmayan hayvanlar da yok değil.

Basit bir iki örnek vermek gerekirse, mesela kimi yengeçlerin bir kıskacı diğerinden küçüktür, ya da kalkan balığı da yassı bir balık olsa da, aslında sonradan yere yan yatarak evrimleşmiş bir balıktır. Kum üzerine yayılarak yüzdüğü tarafına bakacak olursanız bu balığın aslında kuma yatar şekilde yatay olarak değil de, dik olarak yüzmesi gereken bir balık olduğunu anlarsınız.

Eğer konu simetri ise, hem bizim vücudumuz içinde de kimi organlarımız da gerçekte simetrimizi bozarlar.

Ne bileyim, karaciğerimiz tektir ve sağ taraftadır mesela. Kalbimiz de öyle hem tektir hem de göğüs kafesimizin içinde sol taraftadır.

Kısacası dünyada tamamen simetrik yapıda olan canlılar olsa da simetri en azından biz insanlar için akıllı birer canlı olmamızın bir sebebi değil muhtemelen.

***

Başka ne özelliğimiz var?

Mesela bir beynimiz var.

Birçokları beyinlerini kullanmayı sevmeseler de evet, beyin akıllı bir canlı olmak için en önemli organ.

Hayvan kategorisinde olan canlıların hepsinin birer beyni olsa da bir insan gibi akıllı olmaları için hiçbirinin beyni yeterince gelişmiş değil.

Ama eğer konu akıllı olmak ise, dünyada en azından biz insanlar beynimizi geliştirebilmişiz.

Evet biz akıllı birer yaşam formuyuz.

Dolayısıyla bizim gibi akıllı bir dünya dışı yaşam formunda da bir beyin olması, olmazsa olmaz koşul olmalı herhalde.

***

Bakın hep aklıma bir soru takılır. Ben beynimizin vücuttan bu kadar ayrı bir yerde konuşlandırılmış olmasını nedense hiç anlamam.

Evrimleşirken niye böyle beyin öne çıkmış? Bence anlaşılır gibi değil.

Hem de boyun gibi nispeten vücudumuza oranla oldukça ince bir bağlantı ile vücuda bağlı ve basit bir dış etki ile o içinde beyin olan başın vücuttan ayrılması hiç de zor değil!

İnsanoğlu tarih boyunca birbiri ile yapmış olduğu savaşlarda bir kılıç hamlesiyle ne kelleler uçurmuş.

Düne kadar insanları boyunlarına geçirdikleri ilmeklerle asıyorlarmış. Allahtan şimdilerde bunu yapan çok ülke kalmadı. Gerçi bu çağda halen daha insanların bir yerlerde asılıyor olması da oldukça hazin bir durum.

Başı vurulanlara ne demeli? Öndeki sepetin içine yuvarlanıveriyormuş o kelle ucu keskin balta ile kesildiğinde. Cellatlık düne kadar ne kadar garip bir meslekmiş. Yine kimi ülkelerde halen daha cellatlık mesleği sürdürülüyor, çünkü bu vahşeti de uygulayan ülkeler henüz dünyada mevcut.

Ya giyotin? Fransız icadıydı değil mi giyotin?

Giyotin denen şey Jacques Nicholas Pelletier isimli bir hırsızı idam etmek için 1792 yılında icat edilmiş. İlginç, demek ki bir zamanlar hırsızlık yapanları idam ediyorlarmış. Bugün aynı cezayı uygulasalar kimlerin kimlerin kellesi uçarmış herhalde.

Hırsızlık basit bir suç değildir!

Fransız yapımı olan bu idam aracı Joseph Ignace Guillotin tarafından 1792 yılında icat edilmiş ve ismini de icat edenden almış.

***

Evrim üzerine epey bir şey okudum.

Bu konuda uzman olanlar niçin beynimizin, kafa dediğimiz şeyin içinde ve vücudumuzdan ayrı bir yerde evrimleştiğini bir şekilde açıklamaya çalışıyorlar, ama onlar da gerçek sebebini bilmiyorlar bence. Söylenenler sadece tahmin seviyesinde kalıyor.

Sahi evrim gerçekten var mı? Yoksa tüm bu söylenenler bir safsatadan mı ibaret?

Neyse, insan bugünlere gelebilmek için bir şekilde şu anki görünümüne kavuşmuş, ya ol denmiş ve bu şekilde şu an nasılsa öyle oluvermiş, ya da yavaş yavaş evrimleşerek bugünkü haline ulaşmış işte.

Nasıl olduğu önemli değil de şeklinin şu anki gibi olmasının vardır her halde bir sebebi.

Her iki varoluş biçiminde de sonuçta ortaya konulan eser biziz işte, iki kolumuz, iki bacağımız, bir gövdemiz ve bir başımız var.

Dünyada gelmiş geçmiş en akıllı canlıyız!

***

Peki uzayda başka bir şekilde evrimleşmiş başka bir canlı olamaz mı?

Bence olabilir de, şu ana kadar canlı diye nitelendirebileceğimiz herhangi bir dış yaşam formuna rastlamadık ki?

***

Bunu söylerken daha şunun şurasında ne kadardır uzayı inceleyebiliyoruz ki diye bir soru takılıyor aklıma.

Atmosferin dışına ilk olarak 1957 yılında yollanan ilk uzay aracı olan 84 kiloluk Sputnik ile başlayan insanlığın uzay macerası şunun şurasında 66 yıllık bir geçmişe sahip.

İnsanoğlu tarih boyunca uzayı ve yıldızları dünyadan çeşitli yöntemlerle inceleme hevesinde olmuş, hatta yıldızların hareketlerinden esinlenerek koskoca bir meslek oluşmuş insanlık tarihinde.

Astroloji! Yıldız bilimi!

Akıllısı bile astrolojiye inanmış tarih boyunca. Halen daha yıldızların insan karakteri üzerine etki ettiğine inanan milyonlarca insan var, astrologlar ise insanları burçlarına göre ayırıyorlar.

İnsanoğlu hep bir merak içinde olmuş değil mi geleceği konusunda?

Hep yarın başına neler geleceğini söyleyen medyumların dediklerine inanmaya meyilli olmuş ve halen daha yıldızların hareketlerinden yola çıkarak çeşitli hikayeler anlatan astrologların söylediklerine göre hayatını yönlendiren güya okumuş ve akıllanmış görünen bir sürü insanın olması beni gerçekten çok hayrete düşürüyor.

İnsanlar günümüzde bile yıldız fallarına inanmaktalar.

Fala inanma, ama falsız da kalma!

***

Konu inanmak olunca sadece fallara değil, akıllısı akılsızı mucizelere de inanmaya meyilli olmuşlar.

Kızıldeniz’in Musa tarafından ortadan ikiye ayrıldığına inanmışlar mesela, ya da İsa’nın suyu şaraba çevirdiğine, bir de Lazarus’u dirilttiğine de inanmışlar, ya da ayı ikiye bölüp tekrar bir araya getiren Muhammed’in mucize yapabildiğine de inanmayı tercih etmişler.

Daha nelere nelere inananlar var insanlar arasında, ama konumuz inanç konusu değil, kim neye inanırsa inansın, hepsine saygılıyım ben.

***

Evet, insanoğlu aya gittiğinde ayın ikiye yarılıp tekrar birleştirildiğini ispat edememiş, ama Neil Armstrong’un 20 Temmuz 1969 tarihinde ay yüzeyinde attığı o ilk adım onun için küçük, insanlık için ise büyük bir adım olarak tarihe geçmiş.

Yani bu kadar kısa sürede yapılan müthiş buluşlar ve teknolojik ilerleme ile evet, artık uzayı bilimsel olarak da inceleyebiliyoruz.

Uzayın derinliklerine bir gün belki en azından bizim kadar akıllı bir yaşam formu bulur da bizimle iletişime geçer diye insanlık tarihine ait kimi kayıtları da göndermeyi eksik etmiyoruz.

O gönderilen kayıtlar arasında biz Türkler hakkında da bilgiler olması ne güzel değil mi?

***

Ancak bugüne kadar maalesef gerçekten uzayda bir başka yaşam formuna veya yaşam belirtisine henüz rastlanmadı.

Dünyamıza benzer özelliklerde Samanyolu galaksimizde veya diğer galaksilerde uzay boşluğuna yollanan özel aynalara ve alıcılara sahip teleskoplar vasıtasıyla az sayıda öte gezegen keşfedildi.

Az sayıda derken sayıları şimdiden beş binin üzerine çıkan bu yeni keşfedilmiş gezegenler için bu kadar uzaktan oralarda yaşam var mı, yok mu bilebilmek tabii ki o kadar kolay değil.

Şimdilik bu gezegenlerden yansıyan ışıklar bir şekilde analiz edilerek gezegenlerin üzerindeki elementlerin dünyadakiler ile benzerlik gösterip göstermediği karşılaştırılıyor, yüzey sıcaklıklarının dünyaya benzeyip benzemediği, ya da bu gezegenlerde de dünyada olduğu gibi su, hidrojen, oksijen ve karbon olup olmadığı anlaşılmaya çalışılıyor.

Ayda bile su varmış, bunu biliyor muydunuz?

Bu kadar uzaktan, sadece gelen ışığın tayf değerleri ile kesin bilgiler edinmek ise tahmin edeceğiniz gibi o kadar da kolay bir iş değil.

Yani bir şekilde oralara kadar gitmeden, ya da oralardan birileri dünyaya gelmeden dışarılarda bir yerlerde yaşam olup olmadığını anlayabilmek neredeyse imkânsız diyebilirim.

***

Gönderilen uyduların yolladığı bilgiler işe yaramıyor mu peki?

Evet, yakın zamanlarda güneş sistemini terk edip yolculuğuna uzay boşluğunda devam eden bir uydu olmuştu.

Voyager 1, 25 Ağustos 2012’de resmen güneş sistemini terk etti ve yolculuğuna devam ediyor.

Tabii ki yapıldığı günün teknolojisi ile bu uydunun kameraları ve diğer teknik donanımı bugünküler gibi çok hassas olmasa da güneş sistemimizdeki uzak gezegenler hakkında yanlarından geçerken oldukça detaylı bilgi sahibi olmamızı sağladı.

Uydular konusuna belki ileride daha detaylı değiniriz.

***

Evet, uzaylılar da bizim gibi iki kollu, iki bacaklı, gövdesinin üzerinde bir başları olan varlıklar mı acaba?

Bilmem, olabilir.

Madde burada, yani dünyada nasıl yaşama kavuşmuşsa, nasıl cansızlıktan canlılığa geçiş yapmışsa, oralarda da aynı yolu izlemiş olabilir.

Yani aynı şekilde evrimleşerek biz insanlar gibi iki kollu, iki bacaklı ve bir gövde ile bir başa sahip hale gelmiş olabilir.

***

Ya da tanrı belki de oralarda bir yerlerde başka bir yaşam formu denemek istemiş de olabilir.

Ol deyip üç gözlü, beş kulaklı canlılar da yaratmış olabilir.

Belki onların Adem’i ve Havva’sı yasak elmayı yemeyip halen daha onların cennetlerinde yaşıyor olabilir.

Ya da tanrı bu evreni sadece bizim için yapmıştır.

Eğer bunun üstünde, ya da altında altı katman daha başka evrenler varsa, o canlıları da kendi evrenlerde yaratmış olabilir. (Yedi katman yaptık diyor ya, matematikten bu durumda altı katman daha olduğu anlaşılıyor!)

Yani her şey mümkün.

***

Evet, bir ışık huzmesinden yola çıkıp nerelere geldik.

Her şey insanların hizmetine olsun diye yaratıldı!

Böyle inananlar da var.

Evet, belki de öyledir.

Öyle olmayabilir de!

***

Bence senaristlerin hayal dünyalarını geliştirmeleri lazım, uzun süre oldu şöyle gönül keyfiyle doğru dürüst bir bilim kurgu filmi seyretmediğim.

Keşke iyi bir film çeken birileri olsa.

Senaristler uyumayın! İyi bir bilim kurgu filmi bekliyorum sizden!

***

Neyse, ne yapayım, yine doğru dürüst bir film bulamadım.

Ben en iyisi “Altın Gün” açayım da biraz müzik dinleyeyim:

Bakın vay dünya dünya diyorlar.

 

El vurup yaremi incitme tabip, incitme tabip

Bilmem sıhhat bulmaz hicraneler var

Dert vurup da yarem eylersin derman

Her can kabul etmez viraneler var, viraneler var, viraneler var

Dert vurup da yarem eylersin derman

Her can kabul etmez viraneler var, viraneler var 

 

Vay dünya dünya fanisin dünya

Vay dünya dünya yalansın dünya

Can ile cananı alansın dünya, alansın dünya 

 

Vay dünya dünya fanisin dünya

Vay dünya dünya yalansın dünya

Aşk ile pervane dönersin dünya, yalansın dünya

 

Moskova’dan herkese sevgi ve saygılarımla

Araştırmacı Yazar Deniz BURSALIOĞLU
Araştırmacı Yazar Deniz BURSALIOĞLU
Tüm Makaleler

  • 18.07.2023
  • Süre : 5 dk
  • 952 kez okundu

Google Ads