Site İçi Arama

kultur-sanat

Sanat ve Renkler

Gözlerimiz mükemmel organlar, ama yine de doğada görme konusunda bazı durumlarda yetersiz kalıyorlar. Mesela biz kızılötesi ve morötesi ışık dalgalarını algılayamıyoruz.

Resim galerisine girmiş bir yarasa sanattan zevk alır mı?

Nasıl yani? Yarasalar ve sanat zevki de ne alaka?

Bunda ne var bu kadar şaşıracak, yarasalar diyorum, resim galerisindeki resimler üzerindeki renkleri de fark edebiliyorlar mı acaba?

Sonuçta gözleri görmüyor, yönlerini ses dalgaları ile buluyorlar, kulakları birer sonar algılayıcı gibi çalışıyor.

Yani bu şartlar altında renkleri algılamaları beklenmez!

Ama acaba diyorum, ses dalgaları da ışık dalgaları gibi belli yüzeylerden farklı dalga boyları ile yansıyor olabilir mi?

Bu yansımaların renklerle bir ilişkisi olabilir mi?

Sonuçta ses dalgalarının da farklı dalga boyları var. Farklı renkli yüzeylerden bu dalgalarda da farklı dalga boyları olarak yansıyor olabilirler mi?

Böylece yarasaların renkleri tespit etmesi mümkün olabilir mi?

Eğer bu mümkünse, biz yapamayız tabii ki, bizim ses analiz sistemimiz o kadar da gelişmiş değil sonuçta, ama yarasalardan bahsediyoruz. 

Resim galerisinde yarasalar resimlere de yolladıkları ses dalgalarından o resmi bir şekilde anlamlandırıyor olabilirler mi?

Yani bizim için söyleyebileceğimiz şekliyle renkleri ses dalgaları vasıtasıyla görüyor olabilirler mi?

***

Canlılar dünyasında dış dünyayı algılamak için farklı farklı yöntemler gelişmiş.

Yarasalar (aslında hepsi değil, sadece kör yarasalar!) bunu ses dalgaları ile yapıyorlar.

Biz insanlar için gözlerimiz diğer algı organlarımızdan çok daha önemli algı organı olmuş. 

Ancak gözlerimizle görebildiğimiz ışık dalgalarının maalesef bir sınırı var. 

Çünkü gözlerimizdeki renk algıçları belli bir ışık dalgasını algılayacak şekilde evrimleşmiş. Genel ışık kaynağımız güneş olduğu için güneşten gelen ışınımın en yüksek olduğu dalga boyları olan görünen ışığa göre gözlerimiz evrimleşmiş.

Bildiğim kadarıyla gözlerimizde üç tip renk algıcı var (fotoreseptörler), kırmızı, mavi ve yeşil. Bu renk algılayıcısı konik şekilde oluşmuş hücresel algıçların sayısının 6 milyon kadar olduğu biliniyor. 

Bir de ışığın şiddetini algılayan dördüncü bir algıç var. Bunlar çubuk şeklindeler ve bunlar da toplamda 110 milyon hücreden oluşuyorlar.

Yani gözlerimiz muhteşem bir yapıda evrimleşmiş. Bu kadar hücresel algıç ile 10 milyon kadar rengin ayırt edilebilmesi mümkün oluyormuş.

Hamımlar ile erkekler arasında gözlerimizde biyolojik olarak bir fark olup olmadığını bilmiyorum, ancak hanımların biz erkeklerden renk ayrımı konusunda çok daha marifetli olduklarını pratikten biliyorum.

***

Gözlerimiz bu kadar mükemmel organlar, ama nedense yine de doğada görme konusunda bazı durumlarda yetersiz kalıyorlar.

Mesela biz kızılötesi ve morötesi ışık dalgalarını algılayamıyoruz.

Ancak somon balıklarının kızılötesi ışık spektrumunda da algıçları olduğu düşünülüyor. 

Üstelik bu algıçların nehirlerde kimyasal bir yöntemle farklı çalıştıkları, denizlerde ise daha farklı çalıştıkları keşfedilmiş. 

Denizler tuzlu ortam olduğu için görüş sistematiği üreme için nehirlere döndüklerinde değişime uğruyormuş.

Aynı değişimin kurbağalarda da gerçekleştiği gözlenmiş. A1 vitaminini A2 vitaminine dönüştüren bir enzim ile bu kimyasal değişim yapılıyormuş.

***

Kızılötesi algıçlar, evet bizde niye yok bilmiyorum ama yılanlarda da bu algıçlar var.

Nedir kızılötesi ışınım?

Isı kaynağının yaydığı ışınım! 

Yılanlar kurbanlarını ısılarını algılayarak buluyorlar, ama bu algı ısı algısı değil, gözlerindeki kızılötesi algıçlarla kurbanın ısısını görerek oluyor.

Aslında yılanların asıl algı organları o ortadan ikiye ayrılmış dilleri. Ortamdaki kokuyu ve tadı dilleri ile algılayarak kurbanlarının yakınlarda olup olmadığını tespit ediyorlar. Kurbanları ile direk temaslarında ise gözlerindeki kızılötesi algıçlar devreye giriyor.

***

Evet, nedir kızılötesi ışınım? 

Yeterince ısıtılmış bir demirin kırmızı tonda yaydığı ışığı hepimiz biliyoruz. 

Yaklaştığımızda demirin ısısını da hissedebiliyoruz. Ancak gözümüzle gördüğümüz o kızıl rengin ötesinde de ısınan demirin yaydığı bir kızılötesi ışınım var. 

Demir ısıtılmaya başlandığında henüz gözümüz o ışınımı göremiyor olsa da, ortama bir ışınım yayılmaya başlıyor. 

İşte yılanların da görebildikleri bu ışınıma kızılötesi ışınım deniyor. Demir yeterince ısıtıldığında kızılötesi ışınım dalga boyu kızıl renkli görünebilir ışınım dalga boyuna ulaşıyor ve biz ısınan demiri kızıl renkli olarak görmeye başlıyoruz.

Modern dünyada biz de bu kızılötesi dalga boyunda çalışan cihazlar geliştirmişiz. 

Bu cihazların en bilineni televizyon kumandaları.

Evet, televizyon kumandaları kızılötesi, yani bilindik tanımıyla infrared ışınım (IR) ile çalışıyorlar.

Son zamanlarda geliştirilen gece görüş kameraları da kızılötesi ışınımı görülebilir ışık dalga boyuna dönüştürme prensibi ile çalışıyorlar.

Gece görüm dürbünleri askeri teknoloji olarak hayatımıza aslında İngiltere’nin Arjantin kıyılarındaki Falkland Adalarına yaptığı askeri operasyon ile girmişti. 

O güne kadar belli çevrelerce bilinse de, böyle bir teknolojiden dünyanın çok da haberdar olduğunu zannetmiyorum.

Peki bu dürbünler nasıl çalışıyorlar?

Dürbün üzerinde kızılötesi ışınım yayan bir infrared lamba oluyor ve bu ışınımın yansımasını dürbün algılayarak içindeki devrelerle görülebilir ışık dalga boyuna çeviriyor ve böylece gece karanlığında neredeyse gündüz gibi etrafın görünmesi sağlanıyor.

Ancak gece görüş dürbünleri askeri ekipmanlar içine dahil olduğunda, artık bu dürbünlerin teknolojisi de değiştirilmek zorunda kalındı. 

Çünkü dürbün üzerindeki infrared ışık kaynağı dürbünü kullanan askerler için açık hedef haline gelmelerine sebep oldu. Sonuçta herkeste bu dürbünler olduğunda IR ışık kaynağı açıkça görülebilir durumda oldu.

Sonuçta bugün çok daha hassas dürbünler üretildi ve bu dürbünler üzerlerinde bir ışık kaynağına ihtiyaç duymuyorlar. 

Ortamdaki diğer ışık kaynakları, ay ışığı da buna dahil, hatta hedefin kendi ısısından kaynaklanan kızılötesi ışınımı algılayabilen hassaslıkta dürbünler üretildi ve bu dürbünler artık askeri teknolojiler içerisinde hemen hemen tüm ordularda çoktan yerlerini aldılar.

***

Bu kısa teknolojik bilgilendirmeden sonra biz canlılar dünyasından devam edelim.

Denizlerde yaşayan canlıların birçoğunun kızılötesi ışınımı görebildikleri düşünülüyor. Ortamın gün ışığındaki gibi ışık kaynağından mahrum olması böyle bir evrimi zorunlu kılmış anlaşılan.

Bunun yanında özellikle gece avlanan kediler ve diğer yırtıcı hayvanların, hatta kimi memelilerin de gözlerinde kızılötesi algıçlar olup olmadığı inceleme konusuymuş. Muhtemelen gece yaşamının üyesi birçok canlıda bu özellik var.

Ancak böcekler dünyasında, özellikle sivrisineklerin kızılötesi görüşten faydalandıkları kesin olarak biliniyor. 

Gerçi sivrisineklerin hedefini daha çok koku yoluyla tespit ettiği de bir gerçek.

Yani hayvanlar ve böcekler dünyasında koku da oldukça önemli bir algı kaynağı.

***

İster koku ile olsun, isterse bizim göremediğimiz ışık tayfının kızılötesi ışınım bölgesi olsun, ve gerekse yarasalarda olduğu gibi ses dalgalarının iyi bir analizi ile olsun, (su altında balinaların da ses - sonar ile oldukça uzaklardan haberleştiği biliniyor!) hayvanlar aleminde kimi canlıların biz insanlardan çok daha hassas algıçlara sahip oldukları bir gerçek.

Ancak sanat başka bir şey!

Yarasanın resim galerisinde resimlerden sanatsal bir zevk alıp almadığını bilmiyorum, ses dalgalarının yansımasının renk yansıması ile paralellik gösterip göstermediğini de bilmiyorum, ancak biz insanların renk algısının muhteşem bir algı olduğunu biliyorum.

Birçok sanat dalı renkler üzerine kurulu. 

Hayatınızdan renkleri eksik etmeyin, çok az canlı biz insanlar gibi renk algısına sahip sanırım.

Doğanın bize verdiği bu ayrıcalığın değerini bilelim diyerek bugün de bitireyim yazıyı.

Moskova’dan herkese sevgi ve saygılarımla.

Araştırmacı Yazar Deniz BURSALIOĞLU
Araştırmacı Yazar Deniz BURSALIOĞLU
Tüm Makaleler

  • 30.10.2023
  • Süre : 3 dk
  • 666 kez okundu

Google Ads