Site İçi Arama

savunma

Ege’de İt Dalaşında Beklenmeyen Son: Yunan Uçağı Nasıl ve Neden Denize Çarptı?

Bu it dalaşlarıyla, olabildiğince durum üstünlüğünü elde etmek, bir yönüyle psikolojik üstünlük sağlamak, caydırıcılığı tesis etmek, savaşmadan etki oluşturmak, eğitim seviyemizi yükseltmek, Türkiye’nin hak ve menfaatlerinin gereğini yapmak bizim amaçlarımız arasında yer alıyordu.

Ege: Uçan Süvarilerin Arenası

Yunanistan’ın esas emeli, bugün olmasa da, bir fırsatını bulduğunda, karasularının sınırlarını 12 mile çıkarmak suretiyle, bir oldu bitti yaratmak ve bu suretle, Türkiye üzerinde siyasi bir zafer kazanmaktır. Ege’de Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarma düşüncesine karşı Türkiye her zaman ciddi endişeler taşıyor. Bunun gerçekleşmesi olasılığını casus belli (savaş nedeni) olarak görüyor. 8 Haziran 1995 tarihi itibariyle TBMM, almış olduğu bir kararla, hükûmeti böyle bir durumda askerî önlemler de dâhil olmak üzere gereken her türlü tedbiri devreye sokmakla yetkilendirmiştir. Ege denizini Yunan gölü hâline getirebilecek ve netice itibarıyla, Türkiye’nin bu denizdeki tabiî ve yerleşmiş ananevî (geleneksel) haklarını fiilen ortadan kaldıracak olası bir oldu-bittiye Türkiye izin verecek değildir. 

Bu kapsamda Türk Hava Kuvvetleri Türkiye’nin Ege Denizi’ne ilişkin hak ve menfaatlerine uygun olarak Ege’nin uluslararası suları üzerinde uçuşlar gerçekleştiriyor, eğitim ve tatbikatlar yapmaya devam ediyor. Her iki tarafın birbirine karşı iyi niyet gösterilerinin bir uzantısı olarak dini ve milli bayramlarda, özel dönemlerde, turizmin yoğun olduğu zamanlarda, eğer iki ülke aralarında ortak anlayış birliğine varırsa, zaman zaman bu uçuşlara geçici süreliğine ara verilebiliyor.

Ege üzerinde uçuş yapan Türk uçaklarına karşı özellikle adalarda konuşlu av önleme uçaklarını kaldıran Yunanistan, Türk uçaklarını Ege hava sahasında uçarken taciz etmeye, adeta ‘buralar bizden sorular’ demeye getirerek, illaki reaksiyon göstermeyi askeri bir politika olarak takip ediyor. Dolayısıyla iki ülkenin savaş uçakları, birbirlerine karşı geleneksel olarak silah kullanmadan, silah sembolojileri eğitim modundayken (SIM) zaman zaman angajmana girebiliyorlar. Çoğunlukla da bu angajmanların sonucunda it dalaşları yaşanabiliyor. Benim de 1990'lı yıllarda Balıkesir’de görev yaptığım dönemde en sevdiğim görevler, Ege’de Yunan pilotlarıyla it dalaşına girmekti. Savaş olmadığını bildiğimiz halde savaşırcasına kendimizden geçtiğimiz, ama özünde normal kendi aramızda yaptığımız eğitimlerimizdeki manevraları Yunan pilotlarını ‘hedef’ alarak denemekten öte yaptığımız özel bir şey yoktu. Esasen onlara düşman olarak da görmüyorduk. Çoğunlukla normal bir eğitim sortisine çıkmış, kendimizi test etme imkanı bulmuş gibi görürdük.

Bu it dalaşlarıyla, olabildiğince durum üstünlüğünü elde etmek, bir yönüyle psikolojik üstünlük sağlamak, caydırıcılığı tesis etmek, savaşmadan etki oluşturmak, eğitim seviyemizi yükseltmek, Türkiye’nin hak ve menfaatlerinin gereğini yapmak bizim amaçlarımız arasında yer alıyordu. Muhtemelen Yunan pilotları da kendi açılarından benzer bir düşünceyle bizimle angajmanlara giriyorlardı.

1992 yılında Ege Denizi görevlerinden birinde “it dalaşı” yaşayan F-16 uçaklarımızın lideri, şimdi Kaptan Pilot olan o dönemde Yüzbaşı rütbesindeki İlhan Filiz’in bir anısını aktarmak, yaşanan acı olayın nasıl geliştiğini ve gerçekleştiğini kendisinin kaleme aldığı şekliyle aşağıda dikkatinize sunuyorum. Sizden kısa bir süreliğine de olsa bir savaş pilotunun kokpitine oturarak aşağıdaki satırları okumanızı isteyeceğim…

Eyvah! Uçak Denize Düştü Deniz

"Güzel bir yaz günüydü. Günümüzde olduğu gibi, çok uzun zamandır uçulan Ege görevlerinden biriydi. Ege görevleri, Ege Denizi'nin Yunanistan karasulan dışında kalan bölümünde yani uluslararası Ege hava sahasında uçulan ve deniz üzeri uçuş eğitimimizi almaya yönelik bir amaç taşıması yanında bu hava sahası radar kontrolünün Yunanistan’ın tekelinde olmadığını göstermesi açısından da önemliydi. Kısaca hem askeri hem de siyasi bir amaç taşıyordu. Şu satıları yazdığım bugünlerde de aynı önemi taşımaktadır.

Evet, böylesine ilginç siyasi, askeri ve coğrafi bir ortamda aylık olarak planlanan mutat Ege görevlerinden biri için, görevin erken saatte başlaması sebebiyle bir gün öncesinden iki numaram olarak birlikte uçtuğumuz arkadaşımla birlikte 2 adet F-16C savaş uçağı kolu olarak Akıncı Meydanından Ege’ye daha yakın olan Bandırma Meydanı'na intikal ettik.

Tarih, 18 Haziran 1992. Görevimiz, Ege Denizi uluslararası hava sahasında profil görevi icra edecek olan Türk uçuş kollarını taciz edebilecek Yunan uçaklarının tacizlerine engel olmak ve kendi uçaklarımızın görevlerini emniyetle ve etkinlikle yerine getirmelerine destek olmaktı. Bu maksatla, 6’ncı Ana Jet Üs Komutanlığı/Bandırma’dan günün erken saatlerinde kalkış yaparak Çanakkale açıklarındaki bir noktada, doğu-batı istikametinde birbirinden bağımsız iki uçak olarak hava devriyesi (Close Air Patrol - CAP) görevine başladık. Birbirinden bağımsız olmamızın nedeni Yunan adalarından (özellikle Skiros ve Limni) kalkma olasılığı yüksek olan Mirage F-1 ve Mirage 2000 uçaklarının radarda izlenme sürelerini artırmaktı.

Ege üzerinde profil görevi başlamıştı ve zaman geçiyordu. Gerek uçuş gerekse görev bakımından oldukça tecrübeli olmamıza rağmen bu görevlerin her zaman her birimiz için özel bir hassasiyeti ve önemi vardı. İşte bu tatlı heyecan içerisinde CAP görevini icra ederken zaman zaman Ege'nin muhteşem manzaralarından da gözlerimizi alamıyorduk. "Henüz adalarda bir kıpırdanma yok diye düşünürken Skiros Adasından (70NM) henüz kalkmış iki uçağın ekosunu radarlarımızda takip etmeye başladık. Bizi pozitif kontrol altında tutan Çanakkale Radarına durumu rapor edip bağımsız iki uçak olmaktan çıkarak yeniden tek bir kol olmuştuk. Daha açık bir ifadeyle, birbirimizi hemen her an gözetleyebilecek, ihtiyaç olduğunda yönlendirebilecek ve daha da önemlisi birbirimize destek verebilecek bir konum olan "Line Abreast” kol şeklini almıştık.

Bu pozisyonda batı istikametinde uçuşumuza devam ederken hem radarın talimatlarını dinliyor hem de kendi aramızda hedeflerle ilgili bilgi alışverişinde bulunuyorduk. Zaman, Ege Denizinin dalgalarına karışarak alıp gidiyordu. Hedef uçaklarla aramızdaki mesafe azaldıkça doğal olarak birbirimize aktardığımız bilgiler daha da somutlaşıyordu. Hedefler 40 NM içine girdiğinde hedef paylaşımı yapılmış ve kimin ne yapacağı belirlenmişti. Bu noktadan itibaren hedeflerin planları hakkında da kabaca bir fikre sahip olmuş ve artık kendi oyun planımızı da oluşturmuştuk.

10 NM içine girildiğinde hedeflerle göz teması sağlanmış ve son hazırlıklar tamamlanmıştı. Evet, artık er meydanına çıkmıştık ve dogfight (it dalaşı) zamanıydı. Yakın temas sağlandığın da gördük ki, hedefler Mirage F-1 uçaklarıydı ve birebir fight içindeydik artık. Tıpkı minder güreşinde olduğu gibi, fight'ın ilk zamanları da, yüksek irtifalarda birbirimizin manevralarını takip etmekle geçiyordu. Fakat çok geçmeden F-16 uçağının üstün yeteneklerinden yararlanarak ve sahip olduğumuz enerjiyi de iyi kullanarak hedeflerimizi önümüze, silahlarımızın temsili atış menzili içine almıştık. Böylesine bir görevde hep arkada olmak ve inisiyatifi elde bulundurmak önemli idi. Artık zaman, füze ve top menzili parametreleri için uygun pozisyonu yakalamaya gelmişti. Uçakların enerjisini hep üst düzeyde tutmaya çalışsak da fight'ın zamanla orta irtifalara kayması bunu pek mümkün kılmıyordu. Ancak yine de füze menziline ulaşmakta çok zorlanmadık.

Örnek olarak değerlendirilebilecek bir fight gerçekleştiriyorduk. Fight'ın aynı bölgede cereyan ediyor olması sebebiyle neredeyse an be an diğer ikiliyi de takip edebiliyorduk. Hatta bir ara aynı koni içerisinde bile buluşmuştuk. Top parametreleri için çok uygun fırsatlar yakalıyorduk. İt dalaşı, hedef takibi, genel durumsal farkındalık yönüyle her şey mükemmeldi.

Mirage F-1 uçağının dikey manevra kabiliyeti yatay eksene göre daha iyi olduğu için fight genellikle dikey eksende cereyan ediyordu. Bu arada giderek zaman da fight konisi de daralıyordu. Yani fight, koninin dip bölgesi olan 5.000 feet civarına kaymıştı. Dolayısıyla denizin çalkantıları artık seçilir olmuştu. Bu irtifada yapılması gereken en önemli şey, yüksek irtifadakinin aksine, uçuş aletlerini, özellikle altimetreyi daha fazla çapraz kontrole alarak deniz üzeri uçuşun yarattığı en büyük sıkıntı olan, kaybedilen derinlik hissinin olumsuzluklarını ortadan kaldırmaktı. Evet, ben de aynen öyle yaptım. İrtifa 2.000 feet'e yaklaşırken tıpkı eğitimlerde yaptığınız gibi daha fazla alçalmamak ve düşük süratin yaratacağı ters kumanda bölgesine girmemek adına uçağı her zamankinden daha ihtiyatı kullanıyordum. Altimetre 2.000 feet'i gösterdiğinde fight artık koninin en dip noktasındaydı. Uçağın üzerinde, ancak kumandalara itaat edebilecek kadar enerji vardı. Bu durumda, hemen önümdeki hedefi gözden kaybetmeden avantajlı konumumu muhafaza etmek ve uçuş emniyetini ön planda tutmak, mermi atış parametrelerini düşünmekten daha öncelikliydi.

Fight oldukça enteresan geçiyordu. Yaklaşık 1.000 feet önümdeki ve 500 feet altımdaki pilotun neredeyse kafa hareketlerini seçebiliyor ve dikkatinin-maalesef- kendi uçağından ziyade bende olduğunu hissediyordum. Sadece yatay eksende yapılabilen kontrolsüz kurtuluş manevraları derdine çare olmadığı gibi kendini biraz daha denize yaklaştırıyordu. Artık galiba sona yaklaşıyorduk. Çünkü hırsı, dikkatinin ve uçuş emniyetinin önüne geçmişti. Head Up Display (uçuş ve hedef bilgilerinin izlendiği görüntü) içindeki TLL (hedefin yerini istikamet olarak gösteren işaret)'den anladığım kadarıyla hedef, tahmini 500 feet altına inmiş ve arkasındaki "beni" hala izlemeye çalışıyordu. TLL, sarkaç gibi bir sağa bir sola gidiyor ve hedefi ancak uygun açı yakaladığımda görebiliyordum. İşte o anların birinde olan oldu. Hırs, denizle buluşmuştu... Gözlerime inanamadım. Gördüğüm, tıpkı büyük bir kayanın suya düştüğü anda yarattığı girdap gibi bir şeydi. Evet, denize girmekte olan bir nozul görüyordum. O anda ağzımdan çıkan ilk ve tek cümle:

-"Eyvah, uçak denize düştü!"

Üzüntü, hayret ve şaşkınlık içinde görev noktalanmış ve geri dönüş yolculuğunu yine Bandırma meydanına inerek tamamlamıştık. Bu tür görevler, o güne kadar defalarca uçulmuş ancak böyle bir son hiç yaşanmamıştı. Ve "böylesi bir son" nedeniyle duyulan üzüntü ve olayın yarattığı askeri ve siyasi gerginlik, görevi layıkıyla yapmış olmanın bana vereceği gururun önüne geçmişti.

Sonuç olarak, bu görevden alınması gereken öncelikli dersler, görevin iyi analiz edilmiş olmasının yanı sıra fight içindeki iş birliğinin önemi, uçak ile kendi limitlerimizin iyi bilinmesi ve bunların asla zorlanmaması idi. 

Not: İtdalaşı, genellikle geometrik olarak üst bölgesi geniş, alt bölgesi dar olan "koni" şeklindeki bir alanda icra edilir. Her bölgenin kendine göre avantajı-dezavantajı vardır. Fight üst bölgeden başlayarak zaman içerisinde koninin alt bölgelerine doğru kayar."

Kaynakça:

Hava Kuvvetleri Komutanlığı Anılar 2009 Kitabı, Emekli Hava Pilot Kurmay Albay İlhan Filiz, “Eyvah! Uçak Denize Düştü” ss. 336-338

Dr. Hüseyin Fazla
Dr. Hüseyin Fazla
Tüm Makaleler

  • 12.03.2024
  • Süre : 6 dk
  • 12503 kez okundu

Google Ads