logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
savunma

Savaştıkça Güçlenme Stratejisi

Clausewitz’e göre savaş, bilinmezliklerle doludur. Bu sebeple, başlangıçta ne kadar detaylı planlama yapılırsa yapılsın; bir süre sonra elde mevcut kuvvet, hedefi ele geçirmek için yetersiz hale gelebilir. Bunun sebebi, hesaplanamayan ve bilinmezlik veya sis olarak tarif edilen faktörlerdir.

Dr. Mehmet ÇANLI
Dr. Mehmet ÇANLI

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 13.11.2022
  • Süre : 5 dk
  • 175 kez okundu

Strateji ile ilgili kavramların en önemlilerinden biri, “Sürtünme” olarak ifade edilen olgudur. Bu kavramı ilk olarak teorik boyutlarıyla sistematik bir şekilde işleyen kişi, Clausewitz olmuştur. Kavramın isim babası da odur. 

Clausewitz’e göre savaş, bilinmezliklerle doludur. Bu sebeple, başlangıçta ne kadar detaylı planlama yapılırsa yapılsın; bir süre sonra elde mevcut kuvvet, hedefi ele geçirmek için yetersiz hale gelebilir. Bunun sebebi, hesaplanamayan ve bilinmezlik veya sis olarak tarif edilen faktörlerdir. 

Tarihte, sürtünme faktörünün ne kadar büyük bir yıkıma sebep olabildiğini gösteren, birçok örnek vardır. Bunun en bilinen örneği, Rusya’ya taarruz eden Napolyon’un Grand Army’sinin ilerledikçe neredeyse tamamen eriyip yok olmasıdır. 

Diğer bir örnek de 2. Dünya Savaşı sırasında aynı şeyi deneyen Alman ordusunun muharebe gücünü kaybederek bozguna uğramasıdır. Aynı şey, Millî Mücadele sırasında bu etkiyi ciddiye almadan Anadolu içlerine kadar ilerleyen Yunan ordusunun başına da gelmiştir.

Bununla birlikte, sürtünme etkisi kaçınılması mümkün olmayan bir kader değildir. Tarih boyunca birçok ordu, bu etkiden kurtulmanın bir yolunu bulmayı başarmıştır. Hatta, Sun Tzu (Çinli General Sun Wu) gibi bazı askeri düşünürler, yazdıkları eserlerde bunun nasıl yapılabileceği hakkında fikirlerini açıklamışlardır.

Sun Tzu, MÖ 6. yüzyılın ortalarında doğmuştur. Onun yaşadığı dönem, Çin tarihinde savaşan beylikler dönemi olarak bilinir. Bu dönemde Çin’de birçok beylik/küçük devlet bulunmakta ve bunların her biri Çin’i kendi liderliğinde birleştirmek için birbirleriyle mücadele etmektedir. 

Bu günkü Shan Dong eyaletinde hüküm süren Qi beyliğinde doğup büyüyen Sun Tzu, bir süre sonra güneydeki Wu beyliğine giderek bu beyliğin hizmetine girmiştir. Bu görevi sırasında, askeri konulardaki düşüncelerini “Savaş Sanatı” isimli eserinde dile getirmiştir.

“Savaş Sanatı” okunduğunda, hizmetinde olduğu beylikte ordu komutanlığı ve beyliği yöneten kişiye askeri konularda danışmanlık yapan Sun Tzu’nun, çok sayıdaki diğer beylikle mücadelenin, orduyu ve devleti kısa sürede yıpratacağını ve güçten düşüreceğini gördüğü ve buna sebep olan sürtünme etkisinden kurtulmanın yollarını aradığı anlaşılmaktadır.

Bunun için bulduğu çözüm, bugün “dolaylı tutum” konsepti olarak ifade edilen strateji olmuştur. Bu stratejiyi çarpıcı bir şekilde betimleyen ifadesi; “En iyisi savaşmadan kazanmaktır.”  sözüdür. Bu sözle kastettiği, hizmetinde olduğu beyliğin diğer beylikleri zorlama konsepti ve aldatma vb. yöntemlerle sıkı bir çatışmaya girmeden ele geçirmesinin en uygun yöntem olduğudur. 

Böylece beylik, hem kendi ordusu ağır bir zayiat vererek zayıflamayacağı, hem de ele geçirdiği veya kendine bağladığı beylikler tahribata uğramayacağı için bu beylikleri kendine eklemleyerek daha da güçlenecektir. 

Henüz buna dair kendileri tarafından yazıya aktarılmış herhangi bir eser bulunmasa da benzer bir stratejiyi ustalıkla kullanan başka bir ulus daha vardır. Bu ulus, Türklerdir. Türkler, tarih boyunca sürtünme etkisinden kaçınarak savaştıkça güçlenmek ve büyüdükçe daha hızlı büyümek konusunda Çinlilere benzer bir strateji uygulamışlardır.  Ancak, bu stratejinin Sun Tzu’nun önerdiği stratejiye göre bazı belirgin farklılıkları vardır. 

Bu durum, Türklerin Çinlilere göre farklı bir üretim biçimine ve toplum yapısına sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Çin beylikleri, tarımla geçinen feodal toplumlar iken Türk toplulukları hayvancılıkla geçinen dinamik topluluklardır. Geniş bir coğrafyada ve birbirlerinden uzak mesafelerde hareket eden Türk topluluklarının sosyal ve siyasi yapılanması da bu hayat tarzlarına göre teşekkül etmiştir. 

Bozkırda birbirinden uzak yerlerde yaşayan Türk toplulukları, aile, boy, boy birliği gibi kendi kendini idare edebilecek ve savunacak birimler şekilde organize olmuşlardır. Yani her bölgede, devlet prototipleri şeklinde yaşamaktadırlar. Bunlar, askeri ve siyasi organizasyonları olan mobil devletler gibidirler. 

Ne zaman bunlardan birinde güçlü ve yetenekli bir lider ortaya çıksa, birbirinden ayrı yaşayan bu boyları lego parçaları gibi kısa ürede birleştirerek büyük bir resim, yani imparatorluk kurabilmiştir. Bu hazır yapıların bilincinde olan liderler, bunları dağıtmak, yok etmek veya bozmak yerine olduğu gibi koruyarak bir araya getirmenin yollarını aramışlardır.  

Hun ve Göktürk İmparatorluklarına bakıldığında, bunu şu şekilde yaptıkları anlaşılmaktadır. Güçlü bir liderin harekete geçirdiği boy, öncelikle çevresindeki boylarla savaşmadan birleşmenin yollarını aramaktadır. Böylece, kayıp vermeden büyüyerek bir güç merkezi oluşturmaktadır. 

Bundan sonra da diğer boyları bu güçlü merkeze bağlamaya çalışmaktadır. Bu bağlanma, bir kaynaşma ve asimile olma şeklinde değil, bütünlüğünü koruyarak eklemlenme şeklinde gerçekleşmektedir. Eğer birleşmeye yanaşmayan bir boy olursa, bu boya baskın şeklinde taarruz edilmekte, direnen lider kadro etkisiz hale getirilmekte fakat halk yok edilmemektedir. 

Tam aksine, boy içinden iş birliğini kabul eden bir kişi yönetime getirilmekte ve böylece yenilen topluluk merkezi devlete eklemlenmektedir. Bundan sonra da merkeze eklemlenen yeni boylar devletin ordusunda görev yapmakta ve kazanılan zaferlerden paylarını almaktadır. 

Zaferler artıp kazançlar büyüdükçe katılımlar hızlanmakta ve tek bir hükümdar zamanında neredeyse bütün bozkır toplumlarının bir araya geldiği büyük bir imparatorluk kurulmaktadır. İlteriş Kağan, Cengiz Han ve diğer büyük liderlerin hayatları incelendiğinde, bu durum açıkça görülmektedir. 

Bozkır halklarının bu organizasyon yapısı, tarım toplumlarının asla başaramayacağı kadar hızla büyük imparatorluklar kurmalarını sağlamıştır ancak bu devletlerin aynı hızla yıkılmasının sebebi de bu yapıdır. 

Güçlü bir lider etrafında hızla birleşen boylar, kötü idareciler ve beceriksiz liderler ortaya çıkınca aynı hızla dağılıp kendi başlarına yaşamaya devam etmektedirler. Çünkü İmparatorluk yapısı, Çin’de olduğu gibi diğer toplulukları asimile etmemekte ve onların örgütsel yapısını değiştirmemektedir. 

Bu sebeple, saatlerce uğraşıp birçok lego parçasını birleştirildikten sonra ortaya çıkan görüntünün tek bir darbe ile bozulup karmakarışık olması gibi bu imparatorluklar da onları bir arada tutan güçlü lider ortadan kalkınca dağılmaktadırlar.

Sanırım Türkler, daha kadim Türkistan coğrafyasında bu mahsuru fark etmiş olmalıdırlar. Bilge Kağan, surlu şehirler kurmayı ve yerleşik hayata uygun bir din olan Budizm’i kabul etmeyi bu yüzden düşünmüş olabilir. 

Surlu şehirlerin boy yapısını parçalayıp bu küçük parçalardan daha büyük, sıkıca birbirine kaynaşmış ve homojen bir bütün oluşturduğunu İpek Yolu üzerindeki Türk şehirlerinde görüp bundan esinlenmiş olmalıdır. Ama Bilge Toyukuk’un, halkın yaşam tarzını, nüfusun azlığını ve doğa koşullarını öne sürerek bunun felakete sebep olacağı yönündeki itirazı karşısında bu fikrinden vazgeçmiştir. 

Bununla birlikte Türk boyları, Batı’ya ve Hindistan coğrafyasına doğru ilerleyip karşılaştıkları toplumlar ve devletlerle temasa geçtiklerinde bu yeni coğrafyaya uyum sağlamak ve varlıklarını muhafaza etmek için zorunlu olarak bazı değişikliklere gitmişlerdir. 

Bunun en önemli örneği gerek Türk olmayan unsurlardan gerek Türk boylarından koparıp eğittikleri kişilerle merkezi bir ordu ve yönetim teşkilatı kurmalarıdır. Hindistan coğrafyasında, bu yapı için ordu dili anlamına gelen ve bugün Pakistan’ın resmi dili olan Urduca diye bir dil bile yaratmışlardır.

Bu yapı, askerler kurucu ana kitleden farklılaştığı için bazı sorunlar yaratmıştır. Bu sebeple Osmanlılarda, değişik unsurlardan devşirilerek merkezi daimî ordu teşkil etmekte kullanılan bu kişiler önce Türk aileye verilerek Türk kültürüne göre yetiştirilmiş ve Müslümanlaştırılmışlardır. 

Böylece Osmanlılar, hem canları istediği zaman kendi kafalarına göre hareket eden göçebe Türkmen aşiretlerine bağımlılıktan kurtulmuş, hem de bu aşiretler merkezkaç bir akım yaratmaya kalktıklarında merkezi kuvvetleri kullanarak bunları itaat altına alabilmişlerdir. Bu sayede, 600 küsur yıl yaşayan bir imparatorluk kurabilmişlerdir.


Google Ads