Site İçi Arama

savunma

12 Eylül'ün Kudretli Paşası Tahsin Şahinkaya Anlatıyor: Türkiye'de F-16 Üretim Kararını Nasıl Aldık?

ABD dahil bazı müttefik ülkeler tarafından, kendilerinden alınan savunma teçhizatının Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda kullanılması konusunda engel çıkarmaları, kısaca Johnson mektubu, genel manada Türk siyasi ve askeri elitinin ayaklarının yere basmasına yaramıştır.

İkinci Dünya Savaşı Sonrası Şartlarında Türk Savunma Sanayisi Yok Olma Noktasına Geliyor

1947 Truman Doktrini ve 1948 Marshall Planı çerçevesinde ABD tarafından sağlanan askerî yardımlar ile bir yandan Türk ordusunu modern silahlarla donatarak Türkiye’nin savunma gücünü arttırılması diğer yandan ise askeri harcamaların ekonomi üzerinde yarattığı olumsuz etkinin azaltılması amaçlanmıştır. Bu kapsamda alınan yardımlar, Sovyet tehdidi karşısında Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) caydırıcı gücünün artırılmasına önemli ölçüde katkı sağlamıştır. Ancak ABD’den gönderilen malzemelere bir bedel ödenmemesine rağmen bu malzemelerin bakımı için her yıl bütçeden ayrılan yüklü kaynak ihtiyacı, başlangıçta hedeflenenin aksine, savunma harcamalarının Türk ekonomisi üzerindeki olumsuz etkisini daha da artırıcı bir rol oynamıştır.

1950’li yıllarda Türkiye’de savunma sanayi alanında dış yardım ve dış alım politikasının ağırlıkla uygulandığını görüyoruz. 1952 yılında Türkiye’nin NATO’ya üye olmasıyla başlayan süreçte ihtiyaç fazlası savunma teçhizatının müttefik ülkelerce yeni üye Türkiye gibi ülkelere hibe edilmesi, bu ‘eski’ ürünlerin hem bedavaya gelmesi hem de o zamanın şartlarında Türk Silahlı Kuvvetlerinin elindeki harp silah, araç ve gereçlerinden çok daha iyi durumda olması, dönemin siyasî ve askerî bürokrasisinin kolaycılığa kaçmasına, savunma ürünlerinin yurt içinde üretimine gereken desteği vermemelerine neden olduğunu değerlendiriyorum. Böylece giderek artan askeri yardımların da etkisiyle savunma sanayiinin geliştirilmesi için sarf edilen çabalar yavaşlama eğilimine girmiştir. TSK’nın yurt içi siparişlerinin azalmasına bağlı olarak askeri fabrikalar verimliliklerini yitirmiş, adeta milli bütçe üzerinde yük oluşturmaya başlamıştır. Öte yandan TSK’nın ihtiyaç duyduğu silah, araç ve gereçlerin geliştirilmesi çabaları, Milli Savunma Bakanlığı (MSB) bünyesinde 1954 yılında kurulan AR-GE Daire Başkanlığı ile birlikte gündemde tutulmaya gayret edilse de, mevcudun muhafazası bile pek mümkün olamamıştır. Yeniden yapılanma arayışları kapsamında, askeri fabrikalar, yeni kurulan Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu (MKEK) Genel Müdürlüğü bünyesine alınsa da zamanla birçoğu kapanmak durumunda kalmıştır. 

1964 Johnson Mektubu: ABD Askerî Yardımlarıyla Gelen Harp Silah, Araç ve Gereçlerini Kıbrıs’ta Kullanamazsınız!

Truman Doktrini kapsamında ABD ile imzalanan anlaşmada yer alan askeri yardım kapsamında sağlanan malzemelerin amaçlarının dışında kullanılamayacağı yönündeki hüküm 17 yıl sonra Kıbrıs bunalımında Türkiye karşısına büyük bir engel olarak çıkmıştı.

1964 Kıbrıs bunalımı esnasında alınan sevimsiz ve Türk gurunu aşağılayıcı Johnson mektubu, “yeni bir dünya kurulur, Türkiye de onun içinde yer alır!” denilse de, Türk Hükümeti tarafından kabullenilmek durumunda kalınmıştır. ABD dahil bazı müttefik ülkeler tarafından, kendilerinden alınan savunma teçhizatının Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda kullanılması konusunda engel çıkarmaları, kısaca Johnson mektubu, genel manada Türk siyasi ve askeri elitinin ayaklarının yere basmasına yaramıştır. Zira bu mektup; savunma gereksinimlerinin karşılanması konusunda müttefik dahi olsa diğer ülkelere bağımlı hale gelinmesinin sakıncalarını ve savunma gereksinimlerinin yerli imkânlarla karşılanmasının önemini kuşkuya yer bırakmayacak bir şekilde gözler önüne sermiş, kendi kendine yeterli bir savunma sanayi altyapısının tesis edilmesine yönelik politikaların temelini oluşturmuştur.

Kuvvet Komutanlıklarının “Kendi Uçağını, Tankını, Gemini Kendin Yap” Hamleleri

1964 yılında Kıbrıs’a çıkarma yapabilecek evsafta ve sayıda elinde çıkarma gemisi dahi bulunmayan Türk Donanması, 1965 yılında “Türk Donanma Cemiyeti” ismiyle kurduğu vakıfla, özellikle çıkarma gemilerinin yapımına yönelik olarak “Kendi Gemini Kendin Yap” kampanyasını başlatmış, gemi yapımına ağırlık verilmesi yönünde öncülük etmeye başlamıştır. Benzer biçimde “Türk Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı” da 1970 yılında millî havacılık sanayimizi geliştirmek amacıyla “kendi uçağını kendin yap” sloganıyla kurularak, askeri uçak sanayimizin tekrar hayata geçirilmesine rehberlik etme vazifesini üstlenmiştir.

Siyasi erk de bu dönemde durumun vahametini kavradığını, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planında (1968-1972) yer verdiği ifadelerle göstermiştir. Diğer harcamalar içinde Milli savunma harcamaların hızla artan bir nitelik gösterdiğine vurgu yapılmış ve milli savunma altyapı yatırımları ilk kez gündeme getirilmiştir. Bu çerçevede, 1970 yılında MSB Teknik Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nın kurulması ile de savunma sanayisinin geliştirilmesi çabaları yeniden Türkiye’de hız kazanmaya başlamıştır. Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planında (1973-1977) ise milli savunma hizmetlerinin gerektirdiği araç ve gereçlerin yeterli ölçülerde sağlanması ile millî sanayileşme çabaları arasında sistemli bir bağlantı kurulması hedef doğrultusunda, milli savunma alanında ihtiyaç duyulan sanayileşmenin önemine vurgu yapılmıştır.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Türkiye, ABD tarafından 1975-78 yılları arasında kendisine uygulanan silah ambargosu ile karşı karşıya kalmıştır. Ambargonun olumsuz etkilerinin azaltılması maksadıyla modern ulusal savunma sanayinin kurulma çabalarına hız verilmiştir. Aynı yıl “Türk Kara Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı” kurulmuştur. O günlerde kamuoyunda oluşan büyük coşku, kurulan Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakıflarına halkımızın önemli ölçüde bağış yapmasına ve onaylanan yasalarla bu vakıfların kendi alanlarında savunma sanayisinde öncü çabalarına destek olacak şekilde özel gelir elde edebilmelerinin önü açılmıştır.

“Kendi Uçağını Kendin Yap” Sloganı Hayata Geçiriliyor

Bu noktada Eski Hava Kuvvetleri Komutanlarından rahmetli Orgeneral Tahsin Şahinkaya’ya (1) kulak verelim:

“Şimdiye kadar uçak yapımı ya da sanayiini oluşturma konusunda birçok hamle ve çalışmalar yaptık. Ama bunların sürdürülebilirliğini sağlayamadık. Neticede geç kaldık, bağımlı kaldık. Geriye doğru bakıldığında, onu da doğru becerebilirsek, ders alacağımız bir sürü yaşanmışlıklarımız, tarihimiz var. Doğru kararlar almak kaydıyla, dünyanın ileri devletleri ile aramızda açılan bu mesafeyi kapatırız.

Geç kalışımızın sebebine gelelim. Şimdi Muhsin Paşa (2) zamanında "Kendi Uçağını Kendin Yap" sloganıyla yola çıktık. Paralar toplanıyor, balolar yapılıyor, herkes bir teberru da bulunuyor. Para artıyor, faize konulmuş bankalarda miktar fazlalaşıyor. Fakat konu tayyare yapım işine gelince, işler komisyona havale ediliyor. Oyalanılıyor. Her hükümet devresinde gerek Süleyman Demirel'in (3) Adalet Partisi olsun gerekse Necmettin Erbakan'ın (4) bulunduğu partiler döneminde olsun, bu böyleydi. 

Mesela Hava Kuvvetlerinde, toplantılar olurdu. Hükümet mensupları gelirlerdi, brifing verilirdi. Hak verilirdi, doğru sizin haklısınız derler ama bir komisyon teşekkül etsin, ihtiyaçları çıkartsın derlerdi. Ya ihtiyaçlar meydanda, yani durum açık, uçak yok, uçak alacaksınız. Çalışmayı gerçi Hava Kuvvetleri yapacaktı, komisyon falan değil. Hep komisyona havale, hep komisyona havale etti işte. Bu şeyi yapamadık. Ben de bunların birkaçında müşahit olarak bulunduğum için biliyorum iyice. Bu mücadele ben gelmeden önce de böyleydi. 1977-78'lerde başladık ama netice vermedi. Fakat 12 Eylül'den sonra, Silahlı Kuvvetler olarak daha güçlüydük.

Biz bunu yaptırmak istedik. Her defasında konuyu getiriyoruz. Karargâhta konuşuyoruz, karargâhta konuştuklarımızı Hükümete intikal ettiriyoruz. Dediler ki siz uçak fabrikası yapmayın. Bülend Paşa'nın (5) ifadesi bu, biz nasıl Taşkızak'ta (6) gemilerin revizyonunu yapıyoruz, siz de uçakların revizyonunu yapın dedi. Bu bir şeyi halletmiyor, çünkü modifikasyon yapamıyoruz biz. Yani mevzu tayyareyi bakıma alıyorsun, yağına suyuna bakıyorsun, saat gibi yine koyuyorsun buraya ama üzerinde bir değişiklik yapmak mümkün değil. Yapamıyoruz. Onun için bize teknoloji lazım, bize bunu yapacak bir müessese kurmak lazım. Bunu her vesileyle, mütemadiyen konuşuyoruz. O zaman da hadiseler çoğaldı, kazalar da var, fazlalaşıyor. Uçak arızaları çok artıyor.

Tabiî artık öyle bir hale geldi ki, Genelkurmay çalışmayı yapın, başlatın dedi. Çalışmaya başladık biz. Öyle mi olsun, böyle mi olsun, hangi uçak olsun diye araştırmalarımızı yoğunlaştırdık. Tabiî ben şahsen F-18'lere yönelmiştim. Çünkü F-18'lere yönelişimin sebebi de birkaç kere Bandırma'da, 6’ncı Ana Jet Üs Komutanı olarak görev yaptığım dönemde, başımıza geldi maalesef havada motorumuzun biri durdu ve tek motorla iniş yapmak zorunda kaldık. Hava yer atışlarında yerden seken parçalar nedeniyle motorumuz durmuştu. Dedim ki ya uçağı böyle tek motor olup da uçaktan pilot atlasın, kurtulsun diyeceğimize, çift motorlu uçakta motorun biri durursa, hiç olmazsa tek motorla getirir iner. Ama bu F-18'ler o zaman tam manasıyla denenmemiş bir uçakmış. Bunu sonradan anladık.

F-15 ise çok pahalı tayyare. Onu almamız hiç mümkün değil. Öyleydi, böyleydi derken çok şükür karar verildi. Çalışmalarımız sayesinde, yani Genelkurmay da o zamanki hükümet de buna kolaylık gösterdi. Ve nihayetinde F-16 konusunda karar kıldık. Böylece bu tayyarelerin yapılmasına karar verildi.

Bu sefer de para konusu meydana çıktı. Şimdi bunu neyle karşılayacağız diye. O zaman Güçlendirme Vakfının, herhalde 100 milyara (225 milyon USD) yakın parası var. İşte biraz harcamıştık zaten onun içerisinden. Askeri şura salonunda, hükümet mensupları, konsey üyeleri hep beraber oturduk karar verdik. Milli Savunma Bakanı, sonradan Dışişleri Bakanlığı da yapmış olan Haluk Bayülken’di (7). 

Genelkurmay Başkanlığına da kısa süre de olsa Orgeneral Nurettin Ersin (8) bakıyordu. Hep beraber karar verildi ve hükümete soruldu. Siz bunu destekleyebilir misiniz? O zamanki Maliye Bakanı Kafaoğlu (9) dedi ki; “yani senede 100 milyon dolar verilecek değil mi, 100 milyon dolar veremeyen dövlet, dövlet değildir.” Bunun üzerine imza edildi, bildiğiniz veçhile. Millî Savunma Bakanlığıyla hemen faaliyete geçildi, anlaşmalar imzalandı ve F-16 tayyaresinin ortak üretimi yoluna gidildi.

Zaten buna karar verildi. Biz de kendi kendimizi emekli yaptık o zaman…”

Sonuç

Türkiye’nin savunma sanayinde dışa bağımlılığını azaltmak amacıyla; Kuvvetler tarafından kurulan güçlendirme vakıflarının öncü çabaları neticesinde, bugün savuna sanayimizin motoru olan birçok fabrika ve tesis kurulmuş, üretime geçirilmiştir. Türk Uçak Sanayi Anonim Ortaklığı (TUSAŞ), 1973 yılında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı bünyesinde kurulmuş, kısa sürede söz konusu Vakıflar tarafından ASELSAN (1975), İŞBİR (1978), ASPİLSAN (1981), HAVELSAN (1982) ROKETSAN (1988) gibi şirketler kurularak savunma sanayinde yatırımlar gerçekleştirilmiştir.

Uçak üretimine yönelik olarak 1979 yılında Genelkurmay Başkanlığından TUSAŞ’a bir yazı geliyor. TUSAŞ yönetim kurulunda o dönemde Hava Kuvvetlerinden ve Genelkurmay’dan önemli generaller de görev yapıyor. Özellikle 12 Eylül sonrasında yapı daha da kuvvetleniyor.

Bu yazıda Hava kuvvetlerinin ihtiyacına binaen seçilecek yeni nesil savaş uçağı ihalesinin yapılması, çalışmalarının, seçiminin yapılması isteniyor. Bu yazıya binaen detaylı çalışmalar başlatılıyor. Amerikalıların yanında Fransızlar ve İngilizler ile de temas kuruluyor. İçinde TUSAŞ’ın ve Türk Hava Kuvvetlerinin ana oyuncular olarak yer aldığı bir süreç başlatılıyor. Kalabalık toplantılar yapılıyor. Dört yılın içinde telefon limitli, faksın kısıtlı olduğu bir dönemde Mürted bölgesinde 5 milyon metrekarelik bir alanın kamulaştırması da yapılıyor. Bu arazi, Mürted ovasındaki Fethiye-Saray-Kışla köylüsünün arazilerinin birleştirilmesiyle, 80-100 tapunun bir araya getirilmesiyle ortaya çıkıyor. 

MKE gibi bir model düşünülüyor. TUSAŞ holding gibi olacak. Gövde fabrikası, motor fabrikası ve hatta radar fabrikası olacak diye konuşuluyor. (Sonradan motor için Eskişehir’de üretim kararı alınıyor. Radar konusunda bir adım atılmıyor.) Seçilecek uçağın karar brifingi esasında bilhassa çift motorlu bir uçak olması ve mümkünse F-15 uçağının olması yönünde değerlendirmelere yer veriliyor ancak Orgeneral Şahinkaya’nın anılarında işaret ettiği üzere, son tahlilde F-16 üzerinde karar kılınıyor. Aslında brifingin akışı, teknik performansı dikkate alındığında F-15 veya F-18 gibi olacak diye anlaşılıyor ama tek motorlu uçak oluyor, General Dynamics’in F-16 uçağı seçiliyor. Fabrika dahil, 4 milyar 200 milyon USD karşılığında Türkiye’nin 160 uçaklık F-16 üretimi için böylece düğmeye basılıyor. 

Emek veren tüm büyüklerimizi rahmet ve minnetle anıyorum. İyi ki böyle devasa bir işi, uçak üretim yeteneğini Türkiye’ye kazandırmışlar. Bugün Türk savunma sanayisinin amiral gemisi milli muharip uçak KAAN dahil, havada uçan her ne varsa, geçmişte verilen bu kararlı mücadelenin sonucu olarak hayat bulduklarını değerlendiriyorum. Bir önceki nesillerin attığı temeller üzerinde Türk havacılık ve uzay sanayisinin yükselebildiğine, buradan alınan güçle mühendislerimizin bugün sarf ettikleri emeklerin ise yarın ihtiyaç duyacağımız yurt savunmasında kullanılacak modern hava platformlarının üretimini mümkün kılabildiğine inanıyorum. 

Velhasıl, geçmiş, bugün ve gelecek bir bütündür. Eserler de bu bütünün övünç kaynağıdır.

Dipnotlar

(1) Hv. Org. Tahsin Şahinkaya (1925-2015), Son görevi: 15'inci Hava Kuvvetleri Komutanı, Emeklilik Tarihi: 1983. (21 Ağustos 1978 tarihinde Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na atandı. 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte, Millî Güvenlik Konseyi üyeliği görevini de yürüttü. 6 Aralık 1983 tarihinde kendi isteği ile emekli oldu.)

(2) Hv. Org. Muhsin Batur (1920-1999), Son görevi: 12'nci Hava Kuvvetleri Komutanı, Emeklilik Tarihi: 1973.

(3) 100 Süleyman Demirel (1924-2015), Türkiye Cumhuriyeti 9'uncu Cumhurbaşkanı.

(4) 101 Necmettin Erbakan (1926-2011), Türkiye Cumhuriyeti 23'üncü Başbakanı (1996-1997).

(5) Bülend Ulusu (1923-2015), 9'uncu Dz. K. K. ve Türkiye Cumhuriyeti 18'inci Başbakanı (1980-1983).

(6) Taşkızak: Deniz Kuvvetleri tersanesi, Haliç/İstanbul.

(7) Ümit Haluk Bayülken (1921-2007), Türk siyaset adamı, Dışişleri ve Savunma Bakanlığı görevlerinde bulunmuştur.

(8) Org. Nurettin Ersin (1918-2005), Son görevi: 18'inci Genelkurmay Başkanı, Emeklilik Tarihi: 1983.

(9) İlhami Adnan Başer Kafaoğlu (1926-2002), Maliye Bakanı.

Kaynakça

H.İbrahim Fırtına. (2020). Alçalmadan Yükselenler, Komutanlar Anlatıyor. Kırmızı Kedi Yayınları 3. Basım, İstanbul. ss.92-95.

Dr. Hüseyin Fazla
Dr. Hüseyin Fazla
Tüm Makaleler

  • 23.03.2024
  • Süre : 5 dk
  • 939 kez okundu

Google Ads