logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
savunma

Havada SAVAŞ'a Hazır Olmak

Bölgemiz merkezli ortaya çıkan olaylar, kontrolümüz dışında gelişen risk artırıcı söylem ve eylemler, Türkiye'nin yakın gündemini işgal etmektedir.

Dr. Hüseyin FAZLA
Dr. Hüseyin FAZLA

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 13.10.2021
  • Süre : 6 dk
  • 310 kez okundu

B

Bir dost meclisinde, “ABD’den F-16 alacakmışız. Senin görüşün nedir?” diye bir soru tarafıma yöneltildi. Dilimizin döndüğünce, bilebildiğimiz kadarıyla anlattık arkadaşlarımıza. Sonra, 10 Ekim akşam saatlerine doğru STRASAM hesabından bir twit serisi atarak, fikirlerimizin kamuoyuyla paylaşılabilecek kısmını, twitter üzerinden aktardık. Bu yazı, o twit serisinin genişletilmiş halidir.

Bölgemiz merkezli ortaya çıkan olaylar, kontrolümüz dışında gelişen risk artırıcı söylem ve eylemler, Türkiye’nin yakın gündemini işgal etmektedir. Artık dağdaki çobanımızın, tarlasında ürününü hasat derdinde olan insanımızın, fabrikasında ekmek peşinde koşanlarımızın, velhasıl herkesin az ya da çok zamanını işgal eden bir ‘güvenlik’ gündemimiz etrafında günlerimiz geçmektedir. Bazen ‘savaş kapımıza gelmiş’ dedirtecek kadar sıcak hadiselerle karşı karşıya kaldığımız oluyor. ABD, Rusya Federasyonu, Çin gibi büyük güçlerin temas etmeden geçemediği, adeta ‘ayaklarına takılan’ bir coğrafyada yaşıyoruz. Çevremizdeki sıcak gelişmelere gözümüzü kapamamız mümkün değil. Bu gelişmelere, fazla derinliğine dalmadan, kısaca değinmekte fayda görüyoruz.

Boğazına kadar borç içinde yüzen Yunanistan’a dal uzatan Fransa; ‘eski oyun’ anlayışını bizim sahamıza taşımaya can atmaktadır. Brexit ve AUKUS ile Avrupa coğrafyasından uzaklaşan İngiltere ile baş etmek yerine, Yunanistan’ı silaha boğarak, ‘devam et, arkanda ben varım’ demek suretiyle, Ege’de suları bulandırmayı öncelikli konusu haline getirmiştir. Fransa’nın bu bozucu tavrına, Almanya dahil Avrupa Birliği üyesi ülkeler uzaktan ‘olur’ vermekte, taşeronluğu Fransızlara bırakan bir tavır sergilemektedir.

ABD’nin tatbikat bahanesiyle Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Polonya ve Baltık ülkelerine kadar uzanan ‘ileri konuşlanması’, özellikle Yunanistan bölümü, ayrıca dikkat çekici bulunmaktadır. Birinci Dünya Savaşı öncesinde, parasını vermemize rağmen, İngilizlerin; 1914 yaz aylarında teslim edecekleri “Sultan Osman” ve “Reşadiye” savaş gemilerimize el koymasına benzer bir yaklaşımı, günümüzde, ABD sergilemekten geri durmamıştır. Savaş gemilerini gasp eden İngiltere gibi, ABD de, üretim sürecinde ortağı olduğumuz, üstelik teslim töreni dahi yapılan, pilot ve teknisyenlerimize harbe hazırlık eğitimi verilen F-35 savaş uçaklarımızı bize fiilen teslim etmekten vaz geçmiştir. Memleket insanımızın ödediği vergilerinden ABD’ye F-35 projesi kapsamında aktarılan “bir milyar dört yüz milyon Amerikan doları” karşılığında en azından 10-15 uçak verilerek, sözde ABD yaptırımlarına başlamak varken, bu uçaklar bile müttefiki Türkiye’ye verilmek istenmemiştir. Devamında, Türkiye’nin batısındaki Yunanistan topraklarında ABD askeri konuşlanmasının artırılması, gerçekten 1947 yılında sıcak ilişkilere başladığımız, hemen hemen her adımımızı birlikte atmaktan çekinmediğimiz Amerikan dış siyasetini yeniden değerlendirmemizi zorunlu kılmıştır. Bundan böyle ABD’nin bölgemizdeki askeri güç projeksiyonları ile diğer ülkelerle yapma ihtimali bulunan siyasi ve askeri anlaşmalarının yakından takip edilmesi/önlenmesi; ülkemizin öncelik vermesi gereken bir dış politika ve güvenlik sorunu haline gelmiştir.

Yunanistan’la Türkiye arasında var olan kadim sorunları burada tekrar etmeyi gerekli görmüyoruz. Yeterince biliniyor. Burada dikkatlerimizi yoğunlaştırmamız gereken husus; Kıbrıs’la birlikte Doğu Akdeniz’deki doğal gaz yatakları, bu bölgeyi yakacak kadar her an harlamaya hazır bir kor gibi Türkiye’nin güneyini ısıtmaya devam etmektedir. Ayrıca, İsrail’le bozulan ilişkiler, ticari alandaki olumlu seyre rağmen, özellikle bu ülkeyle Yunanistan, Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki artan temaslar, İsrail-ABD ekseni de dikkate alındığında, her zaman dikkatle izlenmeyi hak eden gelişmelere davetiye çıkarabilir.

Suriye, Arap Baharı ile istikrarsızlığa sürüklenmiştir. Ancak, diğer yerlerde bahar yerini çöl sıcaklarına bırakırken, Suriye bir türlü arzu edilen istikrara kavuşamamıştır. Bu ülkeden topraklarımıza ‘göç’ akınlarıyla taşan istikrarsızlık, Avrupalılardan alınan kısmî mali destekle, belirli oranda kontrol altında tutulabilmektedir. Ancak, Afganlarla birlikte toplam 4 milyon civarında olan Suriyelilerin ülkemizdeki varlığı, ‘yurdunu terke zorlanmış insanlar’ ile kendi insanımız arasında sosyolojik gerginliklere davetiye çıkarmaktadır. Yaklaşık on yıldır süren bu ‘geçici barınma’ hadisesi, topyekûn ülke insanını dert eğirir hale getirmiştir. Güney sınırımızdaki bu istikrarsızlık, Türkiye’yi Suriye topraklarında önleyici müdahalelere mecbur kılmış, hatta havada Rus uçağını düşürmek gibi nezaketli bir durumla karşı karşıya bırakmıştır. Bu boşluktan istifade eden Suriye’deki Kürt kökenli oluşumların örmeye çalıştığı ‘gayret kuşağı’ boynumuza dolanacak kadar uzamıştır.

Irak; devlet inşa etme aşamasında, beklendiği üzere, ilerlemekte bazı zorluklar yaşamaktadır. Bu ülkenin kuzey ve kuzey batısındaki boşluk, bize PKK ve İŞİD terörü olarak yansımakta, güney doğumuzda riskli bir yapıya bir çeşit yuva vazifesi görmeye devam etmektedir. Merkezi Irak Hükümeti; tüm Irak topraklarında kontrolü ele alıncaya ve terörizmle mücadele edebilecek yetkinliğe erişinceye kadar, Türkiye’nin Irak’ta olup bitene gözünü kapaması, şimdiki şartlarda mümkün gözükmemektedir.

İran, 1979 sözde İslam Devriminden itibaren istikrardan uzaklaşmıştır. Günümüz İran Devleti; adeta kendisine ve bölgeye istikrarsızlık üreten bir siyasetin bayraktarlığına soyunmuştur. ABD liderliğindeki Batı toplumunun, İsrail’in İran politikalarını da gözetecek şekilde, bu ülkeye uyguladığı ‘nükleer silah üretiminin engellenmesi’ bağlamındaki yaptırımları hem İran’ın normalleşmesine ket vurmakta hem de Türkiye’nin doğusuyla temasını zorlaştırmaktadır. İran’ın kuzeybatısındaki Azeri nüfusun varlığı, İran-Azerbaycan ilişkisinde zaman zaman gerginliğe neden olurken, Azerbaycan’la yakın temas halindeki ülkemizi de yeni denklem arayışlarıyla karşı karşıya bırakmaktadır. Bu bağlamda, İran’ın Ermenistan’a yakın duruşu, İran’ın bu ülkeyi gözeten dış politikası, doğu sınırlarımızda zaman zaman gerilimi artırıcı bir rol oynayabilmektedir. Ayrıca, Ermenistan diasporasının ‘hadsiz’ eylemleriyle birlikte Azerbaycan-Ermenistan savaşı/sorunları bir anda Türkiye’nin sıcak gündemi haline gelebilmektedir.

2008 yılına kadar, NATO ekseninde ABD’yle beraber kucakladığımız bir ülke olan Gürcistan, Rus müdahalesi sonrası, kendi kabuğuna çekilmek zorunda kalmıştır. Gürcistan eksenindeki gelişmeler; Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerinde ABD ile kol kola hareket etmemesi yönünde kuvvetli bir uyarıcı işlevi görmüştür. Soğuk Savaş sonrasındaki büyük hareketliliklere sahne olan Kafkaslarla birlikte Gürcistan, Türkiye’nin kuzey doğusunda barış ve istikrarın hâkim olduğu ölü bir manzara resmi sunmaya devam etmektedir.

Putin’in dirayetli ve tutarlı politikalarının bir sonucu olarak, olduğundan daha ‘büyük’ bir güç yanılsaması sunan ve böylelikle bölge politikalarına yön verebilen Rusya Federasyonu; enerji güvenliği bağlamında Türkiye’nin nezaketle yaklaşması gereken bir ülke olmaya devam etmektedir. Türkiye’nin ABD ile bozulan ilişkilerinin bir sonucu olarak, Rusya Federasyonu, Türkiye için mecburi istikamet gibi durmaktadır. Öte yandan, Türk-Rus ilişkisinden yansıyan tarihi darbımeseller; bu ülkeyle ne ölçüde ‘güvene dayalı’ stratejik ortaklığa varan bir temas içinde olabileceğimiz yönünde, Türk politikacılarına işaret feneri işlevi görmektedir. Ukrayna ve Kırım temelli kırılma noktaları, Suriye ve Doğu Akdeniz’deki uyuşmazlıklar, Rus ekseninde açılması beklenen kapıların arkasının karanlık olabileceğini, dış politika yapıcılarımıza herhalde göstermektedir.

Hülasa, dış siyasetimizi ve güvenliğimizi kırılgan hale getiren sayısız konu başlıkları, Türkiye'yi kim yönetirse yönetsin, Türk Hükümetlerine büyük bir sorumluluk ve görev yüklemektedir. Dış siyasetin, güçlü bir ekonomi ve güçlü bir ordu ile el ele yol alması için hükümetlerin, Türkiye'nin maestrosu olarak, bu riskleri doğru yönetmesi, ülkenin tepesinde kara bulutlar yerine barış güvercinlerini uçurabilmesi gerekir.

Uluslararası bağlamda, ülkemizin kendi sınırlarının ötesinden gelen risklere ve muhtemel tehditlere karşı, Türk topraklarının emniyetini sağlamak, özellikle de caydırıcılığının ve ülke savunmasının sigortası silahlı kuvvetlerimizin harbe hazırlığını temin etmek, bunun için gerekli harp silah ve araçlarını ordunun envanterine katmak, bu kapsamda gerekli askeri yetenek havuzunu oluşturmak iktidarın öncelikli görevidir. Bu minvalde, Yunanistan’la bir silahlanma yarışına girmekten sakınılmalıdır. Ülkemizi GÜVENLİK İKİLEMİ ile karşı karşıya bırakmadan, güvensizlik üretmeden, kaçınılmaz bir savaş eğilimine sürüklemeden, güçlü bir ordunun varlığına yönelik milli çözümler üretilmesi bir zorunluluktur.

Barış; ancak caydırıcılığı yüksek bir Ordu’nun varlığıyla mümkün olabilir. Ordu'nun kuvvet yapısının temeli olan HAREKÂT BAĞIMSIZLIĞI; ancak kendi kendine yeterli (self help) bir teknolojik çözümleme ve ürün geliştirme yeteneği olan savunma sanayiinin gelişmişliği oranında inşa edilebilir. Türkiye bu yolda önemli adımlar atmıştır, atmaktadır. Ancak tabiatıyla yeterli değildir. Mevcut yapı süratli çözüm üretmekten maalesef uzaktır. Oysa, Türkiye'nin problemleri yakındır. Son günlerde bir dış basın haberiyle gündemimize oturan “F-16 savaş uçağı ihtiyacı” yeni bir durum değildir. Bu bilinen, üzerinde çokça konuşulan sabit bir ihtiyaçtır, sadece konuşulan rakamlar değişkenlik arz edebilir, ihtiyaç sarih ve makuldür.

Türkiye, tarihsel olarak, keşif uçakları hariç, 400-450 savaş jetini ilke olarak envanterinde bulundurmakta olan bir ülkedir. Türkiye büyük bir ülkedir. Geniş bir karasal coğrafyaya, bununla ilişkili olarak sınırlarını aşan denizlere, nihayetinde kara ve denizleri üzerinde hakimiyet tesis etmesi gereken büyük bir hava sahasına ve üzerindeki uzay derinliğine sahiptir. Türkiye’nin sahip olduğu Kara, Deniz, Hava ve Uzay sahaları bir bütündür, birbirini tamamlar. Dolayısıyla, gerçek harekât ihtiyacının bu uçak sayılarının üstünde olduğunu söylememiz, herhalde yanlış olmaz.

Ancak, her ülkenin öncelikleri ve ekonomisine dayalı gerçekleri, bazı kısıtları vardır. Türkiye tüm gücünü silahlanmaya ayıracak kadar dış siyasetinde açmazlara batmış bir ülke değildir. Şartların lehimize olması ve gelişmiş ülkeler liginde kendimize yer bulabilmemiz halinde, ilerleyen yıllar için, Türkiye'nin 1000 civarında savaş jetine sahip olmayı hedeflemesi, savunmasında caydırıcılığının ön teminatı olacaktır.

F-4 uçaklarının envanter dışı kalmasının bir sonucu olarak, savaş jeti sayımız halihazırda 250-300 bandında kalmıştır. 116 adet F-35 alımı gerçekleşmiş olsaydı, ancak 400 civarında savaş jetimiz olabilecekti. Mevcut siyasi konjonktür F-35 tedarikinin yakın dönemde gerçekleşemeyeceğini bize dikte ettirmektedir. Kanaatimizce, S-400’ler ve pırpırlı savaş İHA'ları, savaş jetlerini ikame edemez. Ancak, olası bir savaşta, sahip olunan her türlü imkân ve kabiliyet kullanılır, zafere giden yolda her şeyden yararlanılır. Bu durum başkadır.

Yakın dönemde (2050 yılına kadar) Türkiye’nin önünü görmeye ihtiyacı vardır. Eğer tedbir geliştirmez ve birtakım adımlar atmaya bugünden gerek duymazsak, ilerleyen dönemde, daha keskin kararlar vermek durumunda kalabiliriz. Halihazırda 1980’li yılların başındakine benzer bir ‘uçak seçim’ zorunluluğu söz konusu değildir. Esasında, Hava Kuvvetlerimizin öngördüğü kuvvet yapılanmasına yönelik tedarik faaliyetlerinde aksama olmasaydı, şu an gündemimizde F-16 savaş uçağı alımı ve/veya modernizasyonu konusu olmayacaktı. Bunun da dipnot olarak bilinmesi gerekir. Ülkemiz sınırlarını aşan gelişmeler, ister istemez, Hava Kuvvetlerinin öngördüğü, savunma planlaması çalışmaları kapasında iki yılda bir revize ettiği, on yıllık tedarik planları ve stratejik hedef planlarına yansıttığı kuvvet yapısını da ‘harekât ihtiyaçlarının karşılanması bağlamında’ menfi yönde etkilemiştir. Önümüzdeki birkaç yıl için belki sorun yoktur ancak Türkiye, bölgesel bir güçtür. Türk dış politikası ve güvenlik perspektifi, miyopluğu kaldırmaz.

Kanaatimizce, Türk Hava Kuvvetlerinin envanterindeki tüm F-16 uçakları, F-16 Viper Blok 70 ayarında veya daha üstün yetenek kazanımına yönelik bir modernizasyona tabi tutulmalıdır. Bu modernizasyonun ‘know-how’ boyutu bizim kontrolümüzde olmalı, kaynak kodları dahil, tüm tasarım bizim mühendisliğimizin eseri olmalıdır. Asgari 2040’lı yılların ortasına kadar F-16 savaş uçaklarının envanterimizde kalmaya devam edeceği bilinciyle devletimiz tarafından kilit kararlar alınmalıdır. Bu manada, F-16 Blok 30 modernizasyonuyla, ÖZGÜR bir yapının temelleri atılmıştır. Burada tek dikkati nazara alınması gereken, öncelikle F-16 ÖZGÜR projesinin hızlandırılması için gereken tedbirler alınmalıdır. Burada çok zaman kaybedilmiştir.

Paralelinde, tüm F-16'larımızı, ‘ÖZGÜR +’ olarak modernize etmeye yönelik ivedi bir proje devreye sokulmalı, bu projenin 2027-2030 arasında tamamlanması öncelikli hedef olarak (Milli Muharip Uçak (MMU) projesinden bile öncelikli olarak) devletimiz tarafından yakından takip edilmeli, gecikmelere müsamaha gösterilmemelidir. Bunun için Blok 30 Özgür projesinden alınan derslere bakılması yeterlidir.

Milli Muharip Uçak (MMU) projesi, maalesef yavaş ilerlemektedir. Nirengi proje olarak KF-21’e bakılması bile bize çok şey söyleyebilir, öğretebilir. Hâkim söylemlerin aksine, ilk uçağın 2028 değil ama 2035 yılına kadar Hava Kuvvetlerine teslim edilmesi bile, TUSAŞ'ın başarısı olarak görülmelidir. 2030’lu yılların ortasında başlatılacak MMU seri üretimiyle birlikte, 2050 yılına kadar asgari 500 adet hakikaten 5’inci Nesil MMU uçağı üretilmelidir. Bu takvime paralel olarak, 2030’lu yılların sonlarına doğru, F-16’lar ‘ÖZGÜR 2+’ modernizasyonuna alınmalı, MMU üretim süreciyle kazanılan bazı yetenekler, F-16’lara bu kapsamda bir kazanım olarak aktarılmalıdır.

MMU'lar asli uçak oluncaya kadar (takribi 2040’lı yılların ortası), F-16 ÖZGÜR + modernizasyonuyla birlikte, bilinen nedenlerle satın alınamayan 116 adet F-35 savaş jetinin yerine, aynı sayıda, Çin'den J-31 veya Rusya'dan Su-75 uçakları ya da muadili başka bir savaş uçağının satın alınması düşünülmelidir. Hava Kuvvetlerimizin geleneksel kuvvet yapısı, lojistik altyapısı, harbe hazırlık eğitim ihtiyaçları, İngilizceye dayalı dokümantasyon, NATO tabanlı harekât kültürü ve savaş felsefesi, genel personel yapısı vb. gerekçelerle Çin veya Rus yapımı savaş uçaklarının Hava Kuvvetlerine entegrasyonu mutlaka sancılı seyredecektir. Yeni bir savaş uçağı demek, farklı bir formatta, yeniden bir yapılanma sürecine Hava Kuvvetlerini sokmak demektedir. Bu kapsamda, J-31 veya Su-75 benzeri beşinci nesil savaş uçaklarını bünyemize katmak kabul görmeyebilir, istenmeyebilir. Bu anlaşılabilir bir durumdur.

Öte yandan, Türk Siyaseti; DÜNYA GÜÇ DENGESİNİN DOĞU'YA KAYIŞINI iyi okumalıdır. "İki arada, bir deredeki yerimiz" sıkıntılıdır. En azından Hava Kuvvetleri Kuvvet Yapısını sıkıntıya sokmaktadır. Konjonktüre göre, Çin'in askeri yükselişinden yararlanılması, 2010’lu yıllarda yerden havaya hava savunma silah sistemleri kapsamında yaptığımız üzere, savaş uçağı boyutunda bu ülkeyle temas kurulması, fayda ve mahzurları analiz edilmek suretiyle, gündeme alınabilir. Filhakika, kuzeye veya doğuya her yönelişimiz, bizi Batı’dan ve NATO’dan uzaklaştıran bir fiili durumla karşı karşıya bırakma tehlikesini içinde barındırmaktadır. Her tercihin bir kefareti mutlaka olur, olacaktır.

Sonuç

Türkiye, hava projelerinde;

- F-16 Blok 30 ÖZGÜR projesini hızlandırmalı,

- Tüm F-16 uçakları; F-16 ÖZGÜR + modernizasyonuna tabi tutulmalı (en geç 2027-2030 yılları arası),

- Asgari 110-120 civarında beşinci nesil savaş uçağı satın alınmalı,

- MMU projesinin olası gecikmeleri öngörülmeli, metrikler oluşturulup takip edilmeli, gecikmeye neden olabilecek faktörler ve engeller ortadan kaldırmalı,

- Tüm F-16’lar ikinci kez ‘ÖZGÜR 2+’ modernizasyonuna alınmalı (2037-2040),

- 2050 yılına kadar 500 civarı beşinci nesil MMU üretilerek Türk Hava Kuvvetlerinin envanterine katılmalıdır.

SAVAŞ JETİ tedarik/üretim süreçleriyle paralel bir yapıda, elektronik harp ve radar teknolojileriyle birlikte savaş İHA'sı (jet), entegre-çok katmanlı yerden havaya milli hava savunma silah sistemleri ile hipersonik füze üretimine odaklanılmalıdır. Savaş İHA projeleri, MMU ve diğer insanlı savaş uçakları ile entegreli olarak yürütülmeli, ağ merkezli harekât tabanlı savaş felsefesine göre kullanımı esas alınmalıdır.

Bu yazının amacı, farkındalığın artırılmasına katkı sunmak, kamuoyunun gündemine gelen F-16 savaş uçağı ihtiyacından yola çıkarak, savaş jetlerine yönelik bir bakış açısını paylaşmaktır. Nihayetinde, güçlü bir orduya sahip olmak, her Türk vatandaşının iftihar vesilesi, güvenliğinin teminatıdır. Bu alanda vakit kaybı, yarınlarımıza mal olabilir. Bu bilinçle, siyasi ve askeri otoritelerimize fikirlerimizi aktarmayı vazife olarak gördük, görüyoruz.


Reklam

reklam