Site İçi Arama

savunma

Savunma Sanayisindeki “Millilik” Kavramı Nereden Geliyor?

ASELSAN, HAVELSAN, İŞBİR, TUSAŞ, ROKETSAN ve ASPİLSAN gibi kuruluşları bünyesinde barındıran “Türk Silahlı Kuvvetlerinin Güçlendirme Vakfı” savunma sanayisinin gelişimde lokomotif işlevi görmüştür.

Bir ülke için en önemli ve en stratejik sektörlerden birisi hiç kuşkusuz savunma sanayiidir. Bu nedenle Türk havacılığında büyük bir çığır açan yeni bir tarihin kapılarını aralayan beşinci nesil “Millî Muharip Savaş Uçağı” (MMU-TFX) KAAN Türk milletine büyük bir değer ya da yarar sağlayabilen bir ‘Stratejik Asset’tir. Türkiye bu önemli hamlesiyle dünyada ABD, RF, ÇHC gibi 5'inci nesil bir muharip uçağı üretebilecek altyapı ve teknolojiye sahip sınırlı sayıdaki ülkeler arasına girmiş ve dördüncü ülke olmuştur. ABD'nin F-22 Raptor ve F-35'i, RF'nın Sukhoi 57'si, ÇHC'nin Chengdu J-20'sine göre üstün özellikleri elde etmeye yönelik yelken açmıştır. Yol uzun, dolambaçlı ve çetrefilli bir yoldur. Girmiş olunan bu yolda her türlü Bizantinistik desise bir vaka-yı adiye hükmündedir. 

Türkiye’nin bir önemli özelliği ise demokrasiyi, yerkürede barış içinde yaşama öğretisini benimsemiş bir ülke olmasıdır. Yarışa girdiğimiz diğer üç ülke ve Birleşmiş Milletlerin beşi aynı kafada elinde veto yetkisi bulunduran ve de mütecaviz, saldırgan öğretisini benimsemiş ülkeleri için bunu söylemek mümkün değildir. Uluslararası hukuk temellendiren yapısıyla Türkiye Cumhuriyeti Millî Askerî Stratejik Konseptinde açıkça belirttiği üzere kendisine yönelik tehdit ve tehdit algılamalarını birinci öncelikle değerlendirmek koşuluyla savunma sanayiini kurmuştur. Birlikte yarışa kalktığımız diğer üç üretici ülkenin kurduğu ise insanları kobay olarak gören, insancıllıktan uzak ‘Harp Sanayii’dir. Onların kurdukları sanayii doğrudan çatışma çıkartmaya ve silah, araç, gereç, donanım ve mühimmat satmaya, toplumlararasında savaşı özendiren ve bağımlılık yaratmaya matuf doğrudan bir “Harp Sanayii” dir. 

Benzer şekilde dünyayı yöneten beş büyük aileden biri olan Osmanlı Devleti’nde de “Harbiye Nezareti”, “Savaş Nazırlığı”, “Savaş Bakanlığı” vardı. Yeni Türkiye Devletinde ise Cumhuriyetin kurulması ile birlikte “Millî Müdafaa Vekaleti” ve “Millî Savunma Sanayii” kurulmuştur. Ülkeyi savunmak her şeyden önce millî olmayı gerektirir, öyle olmak zorundadır, ülke müdafaası bir başka ülkeye devredilemez ve bu görev Türk milletinin çocukları tarafından yerine getirilir, getirilmelidir. Doğrusu budur, inkâr olunamaz bir hakikattir. Yeni Türk Devletinin ilk yıllarında büyük bir titizlikle kullanılan “Vekil” ve “Vekalet” sözcükleri de bu yaklaşımın bir yansımasıdır. Türkiye Cumhuriyetinin günümüzdeki Bakan anlamındaki vekilleri demokrasinin temsil özelliği, doğrudan oylama ile seçilerek bu işi yapmakla sorumluluk verilen kişilerdir, kısaca halk adına iş gören halkın hizmetkârı (civil servant), maslahatgüzarı, işgüderleridir. 

ABD'de de bunun adı Sekreterlik (Secretary)’tir. Yeri gelmişken söyleyeyim, ABD’de Dışişleri Bakanının adı da “Devlet Sekreteri” (Secretary of State)’dir. Demokrasilerde de “Parti Genel Başkanlığı” diye bir kavram yoktur, üç aşağı beş yukarı “Parti Genel Sekreteri” vardır, bunların da en ünlüsü ÇHC’nin “Komünist Partisi Genel Sekreteri”dir. 

Arap ülkelerinde ise daha çok “vezir”, “vezaret” kullanılır. Osmanlıda ise başlangıçta Maliye Bakanlığı konumundaki “Başdefterdarlık”, “Yeniçeri Ağalığı” yani her bakanlığın ayrı bir adı bulunmaktaydı. Fatih’in kanunnamesine göre malının vekili “başdefterdar”, tebaasının işgüderi de “vezir-i azam”, “sadrazam” yani başbakan idi. Avrupalılaşma süreciyle birlikte, batıyı, gülüyle dikeniyle her şeyini almaya hevesli Osmanlı aydınları “ministre” kelimesine karşılık olarak “nâzır” sözcüğünü “yönetim ve yönetişim”e sokmuşlardır. Malum, bakış fırlatmak anlamına gelen “nazar etmek” kökünden 'bakan' anlamına gelen “nazır” ve “nezaret” sözcükleri literatüre girmiştir. Yanlıştır. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile beraber ithal yolu yerine yerli üretim çalışmalarının ön plana çıktığı, 1929 Büyük Buhran ve ekonomik krizlere karşın Türk Millî Savunma Sanayisinin önemli yollar kat ederek, birçok duraksama ve duraklama döneminden sonra bugünkü evre yakalanabilmiştir. Cumhuriyet ile birlikte 18 adet kamu veya kamu ortaklı işletme ve 3 adet özel sektöre ait işletme kurulmuştur. Anılan bu 18 işletmenin 17’si İstanbul dışında kurulmuş, böylece Osmanlı Devleti’nin tersine sanayii faaliyetleri Anadolu’ya kaydırılmak istenmiştir. Böylece Devlet’in gelişmiş kuzeybatı bölgesinin dışında kalan bölgelerin de gelişmesine yönelik bir strateji izlenilmesi cihetine gidilmiştir. Doğru bir yaklaşım mıdır? Evet doğru bir yaklaşımdır. Ulaşım ve iletişim sorunun tam olarak çözülemediği Osmanlı Devleti’nde erken dönemde kurulan sanayii tesislerinin dengeli bir şekilde dağıtılamaması önemli bir sorun olarak değerlendirilmiştir.

Bu dönem ile ilgili olarak bir başka ayırt edici çıkarım ise müteşebbis Şakir Zümre, Nuri Killigil ve Nuri Demirağ gibi iş adamlarının özel teşebbüs olarak savunma sanayi tesislerini kurmuş olmalarıdır. Bunun nedeni Cumhuriyet’in ilk yıllarında devletin özelliği olan ticarete, sanayiye, banka kesimine sağlanan destekleridir. Yönetim ve yönetişimin gayesi ‘modern’ bir ekonomi yapısı kurmak ve yaygın bir biçimde işletmektir. Desteklerin niteliği başlangıçta bunun özel girişimciliği özendirecek bir yapı olduğunu göstermektedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında özel girişim alanının ekonominin bütün kesimlerinde genişlediği görülmüştür. (1) 

Unutmamak gerekir ki, günümüzde uygulanan “yerli ve millî sanayi hamlesi” Cumhuriyetin ilk yıllarında ve İkinci Dünya Savaşında zorunlu bir biçimde uygulanan stratejik bir açılımdır. ABD tarafından afyon ekiminin yasaklanması baskıları, Kıbrıs Barış Harekâtı ve bunların sonucunda Türkiye’ye uygulanan silah ambargosu ile ortaya çıkan millî bir savunma sanayi oluşturma gereği “millî bir yol arayışı”dır. ASELSAN, HAVELSAN ve ASPİLSAN gibi bu dönemde kurulan savunma sanayi kuruluşları bu yol arayışın meyveleri olarak ön plana çıkarılmıştır. 

Bununla beraber, yine o dönemin bir özelliği olarak Türkiye “24 Ocak Kararları” ile beraber “Neoliberal model” olarak adlandırılan bir sürece girmiş ve Türkiye kalkındırma yol güdümünü giderek sanayileşme perspektifinden kaydırarak küresel ekonomiye finansal rant gelirleri yoluyla eklemlenen hizmet sektörü ile, düşük katma değerli ve görece basitleştirilmiş teknolojilere dayalı taşeron bir sanayii inşasına girişmiştir. Tutulan yol yanlıştır. Ancak savunma sanayisi alanında durum farklı olmuş, yerli ve millî üretimi gerçekleştirmek amaçlı kurumsal ve uygulamaya yönelik güçlü adımlar atılmaya başlanmıştır. Bunun yanında Türk Silahlı Kuvvetlerinin silah, araç, gereç ve donanım gerekliliklerini karşılamak üzere 1970’lerde kurulan Türk Kara Kuvvetlerinin Güçlendirme Vakfı, Türk Deniz Kuvvetlerinin Güçlendirme Vakfı, Türk Hava Kuvvetlerinin Güçlendirme Vakfı bir çatı altında birleştirilmiştir. ASELSAN, HAVELSAN, İŞBİR, TUSAŞ, ROKETSAN ve ASPİLSAN gibi kuruluşları bünyesinde barındıran “Türk Silahlı Kuvvetlerinin Güçlendirme Vakfı” savunma sanayisinin gelişimde önemli katkılar yapmıştır. 

1990’larda baş gösteren siyasetteki istikrarsızlık, 1994, 2001 ve 2008’de ekonomide meydana gelen krizler, 1995’te gümrük tarifelerini AB kıstaslarına göre düzenleyen gümrük anlaşmasının imzalanması olumsuz bir şekilde etkilenen millî savunma sanayii esas gelişmesini vesayetin kırılmasından sonra “yerli ve millî” hamlesiyle gerçekleştirmeye doğru hızlı adımlar atmaya başlamıştır. Bu adımların ilk önemli adımı “akıllı tedarik sistemi”nin benimsenmesi, lisans adı altında ortak üretim ve alt yüklenici kavramıyla geliştirilmiştir. Üretim konusunda en önemli adım ise konsorsiyum tipi ortaklık modellemesidir. Konsorsiyum, tek bir kuruluşun üstlenemeyeceği bir işi, ortaklarının olanaklarını birleştirmeleri sonucunda söz konusu işin gerektirdiği kapasiteye ulaşılabilmesi gayesi ile yapılan bir ortaklıktır. (2) 

Uzun lafın kısası konsorsiyumlarda, her ortak işin belli bir bölümünü üstlenmektedir. Türk Savunma Sanayisinin bir önemli ayırıcı özelliği ise alandan gelen ihtiyaçların birincil derecede değerlendirilmesi, ülkenin savunma konsepti ile uygulama doktrininin bir potada ergitilerek gerçek kavrama dayalı ihtiyaçlar sistemi ile bütünleştirilmesidir. Bu durum ithal ikameciliğinden yerliliğe, yerlilikten milliliğe geçişin gizli bir anahtarıdır. Bu bakış açısı Türk Millî Savunma Sanayiinin tüm katmanlarında dinamik bir konsept olarak benimsenmiştir. 

Bu açılımın göreceli bir uygulaması Fatih Sultan Mehmet devrinde açık bir şekilde ortaya konulmuştur. Fatih Sultan Mehmet köhnemiş Bizans’ı yıkarken bilimde, fende, teknikte Bizans’a göre çok üstün bir noktayı temsil etmekteydi. Tarihte onun zamanında ilk defa Macar Urban Usta yönetiminde seri halinde toplar dökülmüştür.Bu bir teknolojik devrimdir. Osmanlı Devleti’nin yükselme devrinde örneğin 16. yüzyılın başında Tophane-i Amire, Cebehane-i Amire, Baruthane-i Amire ve Tersane-i Amire kuruluşlarından oluşan Osmanlı Savunma sanayisi belki de erken dönem Avrupası’nın büyük bir askerî sanayisinin öncülleri olmuştur. (1) 

Ancak daha sonra kolaycı savunma sanayiini geri bıraktırıcı tam tersi bir durum politik veçhe olarak benimsenmiştir. Bu cümleden olmak üzere Osmanlı Devleti’nin 17. Yüzyıldan itibaren devletin her kademesinde olduğu gibi Bahriye’de ve silah sanayiinde de özellikle top, barut ve çelik yapımında bu yüzden geri kalmaya başlamış ve adeta İngiltere’ye bağımlı bir duruma gelinmiştir. O kadar ki o günkü savunma sisteminin odak noktasında bulunan Osmanlı kalelerindeki demir topların büyük çoğunluğu İngiliz yapımıdır. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, Türkiye Cumhuriyeti aynı şekilde NATO’ya girdikten sonra benzer duruma adeta itilmiştir. 

Savaşta yeni ve millî teknolojilerin kullanılması zaferle özdeşleşen amillerden en önde gidenlerinden biridir. Hep birlikte anımsayalım, savaş teknolojisi açısından M.Ö. 1274 tarihinde yapılan “Kadeş Savaşı” tarihte en fazla savaş arabasının kullanıldığı savaştır. Firavun II.Ramses’in yönetimindeki Mısır ile Hitit Kralı Muvattelli komutasındaki Mezopotamya arasında cereyan etmiştir. Kadeş savaşı tarihin en büyük iki ordusunun bir araya gelerek yapmış olduğu bir savaştır. O zamanlar dünyanın en büyük ordularından olan Hitit ordusu ve Mısır ordusu karşı karşıya gelmiş ve bu tarihî savaş gerçekleşmiştir. Günümüzde Suriye toprakları içerisinde yer alan Kadeş şehri yakınlarında olan Orantes nehri kıyılarında yaşanmış bilindik bir savaştır. (3) 

Hemen söyleyelim, bu savaşı firavunun ordusu kazanmıştır. Neden? Çünkü Mısırlıların savaş arabaları demir tekerlekliydi ve atın çektiği arabada iki kişi bulunuyordu. Mezopotamyalıların çektiği araba ise taş tekerlekliydi ve üzerinde ancak bir kişi durabiliyordu. Bu tek kişi hem arabayı kullanıyor hem de ok atıyordu. Yani Mısır Ordusunun teknik bakımdan çok daha üstün olduğu görülmektedir. Yani uzun lafın kısası Kadeş’te demir tekerlek, taş tekerleği yenmiştir. Böylelikle Kadeş Savaşında, teknolojide bir adım önde olan taraf kazanmış ve zaferi elde etmiştir. 

Teknolojide üstünlük sağlamak “Harp Prensipleri” açısından da son derece önemlidir. Savaş ilkelerinden yadsınamayacak bir umde bütün bunları tesit edecek, durumu açıkça ortaya koymaktadır. Düşmanın hiç beklemediği zaman ve yerde teknolojik üstünlüğü kuran zaferi kazanır. Müteveffa Başbakan Makine Yüksek Mühendisi Prof. Dr. Necmettin Erbakan bu konudaki betimlemesi aşağıdaki şekilde son derece önemlidir: 

“Bugün İstanbul’da şehrin muhtelif yerlerini süsleyen o toplara baktığımız zaman, 500 yıl öncesine ait o büyük sanat harikasını görmekteyiz. Bu alanda ihtisas yapmış biri olarak hatırlatmak isterim ki, Sultan Fatih’in döktürdüğü o topları bugün Türkiye’de ihaleye çıkartsak, içi kancasız bir şekilde dökebilecek firma bulamayız.” (4)

Evet Sevgili Okurlar, gerçek hakikî sanayileşme, fabrikalar yapacak fabrikalara sahip olmaktır. Dışa bağımlılıktan kurtulmanın belki de birincil, ön koşuludur. Bunun için sanayiinin asıl ruhunu teşkil eden ileri teknolojiyi üretebilmek ve kendi içerisindeki sinerjinin iteleyici gücü ile araştırma ve geliştirme yapabilmeyi durmaksızın sürdürülebilmek gerekmektedir. Ayrıca bundan da öte Millî Savunma Sanayiini bu fikir etrafında gerçek ihtiyaç bazlı olarak kavrama dayalı ihtiyaçlar sistemi altında düşünmek gerekir, sevgili okurlar. 

Dipnotlar:

(1) Yasin Şehitoğlu ve Enes Kurt, “Türk Savunma Sanayi Tarihi: Dönemler ve Aktörler (1834 – 2020)” Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2021, https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2167320/Erişim Tarihi 03.03.2024/

(2) Rüknettin Kumkale, “Konsorsiyum nedir?”, Dünya Gazetesi, 09 Şubat 2016; https://www.dunya.com/kose-yazisi/konsorsiyum-nedir/27082/Erişim Tarihi 03.03.2024/

(3) Hürriyet Gazetesi, “Kadeş Savaşı Tarihi Ve Önemi - Kadeş Savaşı Tarafları, Nedenleri Ve Sonuçları Kısaca Bilgi”03 Mayıs  2021; https://www.hurriyet.com.tr/egitim/kades-savasi-tarihi-ve-onemi-kades-savasi-taraflari-nedenleri-ve-sonuclari-kisaca-bilgi-41802233/Erişim Tarihi 03.03.2024/

(4)Sinan Burhan, “Prof.Dr. Necmettin Erbakan’ın Son Söyleşim’ Siyonizm Hapishanesinde İsyan” İstanbul, 2024, s.84

Prof.Dr. Esat ARSLAN
Prof.Dr. Esat ARSLAN
Tüm Makaleler

  • 05.03.2024
  • Süre : 5 dk
  • 365 kez okundu

Google Ads