Site İçi Arama

siyaset

Hükümetin Uyguladığı Kamu Politikasında Doğruymuş Gibi Gözüken Yanlışlar

Bazılarına göre iktidarda olmak, halka hizmet etmekten çok kendi sistemini kurup, bölüşüm ilişkilerinde kendi kitlesine servet transferi sağlamaktır. Mekanizmanın iyi işlemesi için gerekense “halkın sadece bilmesi gerektiği kadarını” bilmesidir. Böyle bir yapıda siyasi iktidar, bir yandan halkı olan biteni algılamaktan alıkoymaya çalışır, diğer yandan gözle görünür (fakat önceliği tartışmalı) yatırımlarla doğruları yaptığına inandırmaya çalışır.

Sevgili dostlar, dünyada siyasetçilerin büyük çoğunluğu, halkı oy vermekle yükümlü ve sadece sınırlı bilgiye sahip olması gereken bir meşruiyet aracı olarak görürler. Teşbihte hata olmaz diyerek, bu durumu bir çiftlikte süt vermek dışında işlevi olmayan ineklere benzetmek olasıdır. Halk ne kadar aydınlanırsa, yönetmek o kadar sınırlı bir faaliyete dönüşür. Çünkü bir ülkede hükümetlerin görevi, kendi ideolojileri doğrultusunda politikalar belirlenmesini sağlayıp bunları uygulamaya çalışmak ve halkın refahını yükseltmekle sınırlıdır. Ancak aydınlanma sürecini tamamlayamayan toplumlarda, siyasi iktidarlar kendilerini bu ifade ettiğim sınırların dışına taşacak kadar güçlü görür. Onlar için iktidarda olmak, halka hizmet etmekten çok kendi sistemini kurup, bölüşüm ilişkilerinde kendi kitlesine servet transferi sağlamaktır. Mekanizmanın iyi işlemesi için gerekense “halkın sadece bilmesi gerektiği kadarını” bilmesidir. Böyle bir yapıda siyasi iktidar, bir yandan halkı olan biteni algılamaktan alıkoymaya çalışır, diğer yandan gözle görünür (fakat önceliği tartışmalı) yatırımlarla doğruları yaptığına inandırmaya çalışır. Bunlar olurken kendi gündemini kamuoyundan kaçırarak, uygular. 

Bu konuda en bilinen uygulamalardan biri, özelleştirmelerdir. Özelleştirme kavramsal olarak, özellikle kamu yönetiminin küçültülmesini savunan ve 1980’lerin başından itibaren dünyada yaygınlaştırılan “Yeni Kamu Yönetimi” (New Public Management) yaklaşımının araçlarından biridir. Bu yaklaşımın temeli, kamu yönetiminin işletme usullerine göre yeniden kurgulanmasına dayanır. Buna göre kamu hizmeti, sunulan hizmetin maddi gereklerinin dışında kâr sağlamayı hedeflemelidir. Bunun en somut örneği sağlık politikalarında gelinen aşamadır. Hastane yöneticileri, hastanenin kâr etmesini sağlayabildiği kadar başarılı sayılmaktadır. Ne yazık ki, kâr güdüsü yaldızlı kelimelerle süslenerek kamu yönetiminin tam göbeğine oturtulduğunda artık hiçbir şey eskisi gibi olamayacaktır. Burada silikleşen kavram, kamu yararı kavramıdır. 

Kamu yönetiminin işletme yönetiminden farkları üniversitelerde kamu yönetimi bölümlerinde müfredatta olsa da, olayın temelinde yatan kavram genellikle göz ardı edilmektedir. Bu kavram, kamu yararıdır. Kamu yönetimi, işletme yönetiminden farklı olarak, bütün işlem ve eylemlerinde kamu yararını gözetmek zorundadır. Özelleştirme uygulamalarında idare mahkemelerinin ve Danıştay’ın yürütmeyi durdurma ve iptal davalarında idare aleyhine verdiği kararların gerekçelerinde en çok vurgu yapılan kavram da “kamu yararı” olarak belirtilmektedir. 

Özelleştirmelerde uygulamaların bir boyutu kamu yararının aranması olsa da asıl önemli olan kamu yararının bulunmasıdır. Yani özelleştirmenin sonuçları üzerinden değerlendirme yapılması oldukça önemlidir. Burada detaylarına girme imkânımız olmasa da TEKEL, SEKA, Seydişehir Alüminyum, Türk Telekom gibi özelleştirmelerde büyük oranda kamu zararı oluştuğu, çeşitli raporlarda yer almakta, zaman zaman muhalefet partileri tarafından dile getirilmekte, çeşitli yayınlara konu olmaktadır. 

Özelleştirmelerin en önemli argümanı, kamu kurumunun verimsiz olmasıdır. Burada kamu kurumunun siyasi etkisi, yandaşlara kadro verilerek arpalık haline getirilmesi görmezden gelinir. Hatta özelleştirilmesine karar verilen teşekküllerin süreç içerisinde özellikle zarar ettirildiği, çok bilinen bir uygulamadır. Siyasi iktidarın özelleştirme için gerçekten meşruiyet zeminine ihtiyacı vardır. Bu zemin gerçekte olmadığı için iktidar eliyle yaratılır. 

Özelleştirme uygulamalarındaki bir diğer önemli argüman, “ithalat yoluyla daha ucuza karşılanabilecek bir ürünü üretmek mantıklı değil” düşüncesidir. Bu argüman tam bir cehalet söylemidir. Ancak bu söylemin siyasi iktidar tarafından kullanılması, cehaletten değil, kötülükten kaynaklanmaktadır. Neden böyle olmadığını açmaya çalışalım;

1. Birincisi özellikle stratejik ürünler başta olmak üzere, dışa bağımlılığın vahim sonuçlarının anlaşılamamasıdır. 

2. İkincisi, yurt içerisinde ürün maliyetinin ithalattaki birim maliyetten fazla olması, kamu zararı anlamına gelmez. Her bir kişinin istihdamı için devletin yüz binlerce dolarlık yatırım yapmak zorunda olduğu bilinmez. Yurt içi üretimin birçok üretimi de desteklediği görülmez. Yurt içi üretimin vergilendirilmesiyle kamu kaynaklarının artışının sağlandığı söylenmez. 

3.  Üçüncüsü, yurt içi üretimde istihdam edilen personelin aldıkları ücretle ülkede talep yarattığı, başka alanlardaki üretimi artırdığı gerçeğidir. 

4. Ülkenin ücra köşelerindeki Kamu İktisadi Teşebbüslerinin (KİT) aynı zamanda bölgenin kültürel gelişmesine yaptığı katkıların da dikkate alınması gerekir. 

Siyasi iktidarların gözle görülür yatırımlara ağırlık vermesi, özelleştirme sürecinde yaptıklarının ve diğer kamu yararına aykırı olarak yapılan uygulamaların kamuoyu desteğini sağlamak açısından önemlidir. Bu yatırımların günümüzdeki en sorunlu alanı, yap-işlet-devret projeleridir. Bu projelerin en önemli boyutu maliyetleridir. Her yatırımın bedelinin 4-5 katı maliyetle kamu finansmanı üzerinde yarattığı yük, halk tarafından kolay algılanmaz. Oysa kamu kaynakları ağırlıklı olarak, vatandaşın ödediği vergilerden oluşur. 

Vatandaş ihtiyaçlarını karşılamak için alışverişe gittiğinde yaşadığı enflasyonun sebeplerinden birinin kamu kaynaklarının kamu yararı gözetilmeden harcanması olduğunun farkında değildir. Yapılan yolları, havaalanlarını görür ama bunların kendisine maliyetini asla bilmez. Bu yatırımların ne kadar öncelik olduğu yönünde bir fikri de yoktur. Şehir hastanelerinin çok güzel olduğunu, büyük ve ihtişamlı olduğunu görür ama sağlık hizmetindeki bozulmanın farkında değildir. Kullanmadığı havaalanları, kullanmadığı köprüler ve yollar için ödediği vergilerle finansman sağlandığının da farkında değildir.  

Siyasi iktidarın yatırımları, belirli bir kamu politikasının sonuçlarıdır. Kamu politikası da bir boyutuyla, önceliklerin belirlenmesinden oluşur. Sınırlı kaynakların rasyonel yönetimi, kamu refahına yapılacak katkının uzun dönemli olmasını sağlar. Eğer öncelikler yanlış belirlenir, yönetim de rasyonellikten uzaklaşırsa, bunun sonucu halkın refahında bozulma/gerileme olarak kendini gösterir. Ancak önceliklerin yanlış belirlenmesinin ve ihtiyaçların dışında yapılan yatırımların önemli bir sonucu, kamu borç stokunu artırmasıdır. 

Eğer Türkiye’de 1950’den sonra yük taşımacılığında demiryollarına öncelik verilseydi, karayolları tedricen ve planlı şekilde geliştirilseydi, üretim tesislerine harcanacak kaynaklar verimsiz ve uzun dönemde yüksek maliyete yol açacak yatırımlara yöneltilmeseydi, Türkiye ekonomisinin sağlıklı büyümesi mümkün olabilirdi. Ancak bu dönemde önceliklerin belirlenmesinde yapılan hatalar, sonraki yıllarda da, siyasetin popülizm üzerine kurgulanmasının temellerini oluşturmuştur. Bu popülizm, iktidarları seçim kazanmak için yanlış tercihlere, yanlış önceliklere yöneltmiştir. 

Son olarak Maliye Bakanı’nın ekonomik krizden maaş artışlarını ve emekli maaşlarını sorumlu tutması söylemine baktığımızda, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) konusundaki doğru bilinen yanlışlara değinmek istiyorum. Sosyal güvenlikten sorumlu bütün kurumlar, gelişmiş ülkeler de dâhil, kendi kapasitesini aşan bir harcama yapmak zorunda kalabilir. Bu durumda da dünyanın her yerinde bu kurumlara bütçeden transfer harcaması yaparlar. Eğer bu harcamaların miktarı artıyorsa, politika yapıcılar (siyasi iktidar), bunu azaltıcı tedbirler almak amacıyla çalışma yapar ve yasal düzenlemeye gider. Ama sosyal güvenlik kurumları dünyanın hiçbir yerinde kâr amacı güden kurumlar değildir. Bu nedenle de bu kurumlara her zaman bütçeden kaynak aktarılır. 

Türkiye’de bütün sığınmacılara ücretsiz sağlık hizmeti sağlayıp, onları bulunmaları gereken kontrollü kamplara değil, şehirlere doldurursanız, buna ne SGK dayanır, ne bütçe dayanır, ne de ülke dayanır. Diğer bir deyişle bugün Türkiye’de SGK’nın içinde bulunduğu durum, hatalı dış politika, yanlış belirlenmiş öncelikler ve hatalı güvenlik politikalarından kaynaklanmaktadır. Eğer sorun yanlış teşhis edilirse, tedavi yanlış olur ve hasta ölebilir. Şu an ülkedeki emeklileri bekleyen tehlike budur. İktidar, hiçbir şekilde yüklenicilere dolar bazında fahiş ödemeler yapmaktan geri durmayacak, sığınmacıların ülkedeki varlığından rahatsız olmayacak, rahatsız olanları da suçlayacak ve sonra dönüp vatandaşa “sizin yüzünüzden ekonomi kötü” diyecekse, burada kamu yararından söz etmek mümkün değildir.

Kulluktan çıkıp yurttaş olamamış bir toplumda insanların her şeyin farkında olmasını beklemek aşırı iyimserliktir. Elbette bu farkında olmama halinin bir bedeli vardır ve bu bedel herkes tarafından ödenecektir. Böyle bir ortamda tasarruf yapılması gereken kalemlerden yapılması gereken tasarrufun yapılmayıp, suçu açlık sınırının altında yaşayan halka yüklemek, vicdan, hukuk ve ahlak ölçütleriyle uyuşmamaktadır. Ülkede yaşanan enflasyon, krizin bedelini halka ödetme aracından başka bir şey değildir. Unutulmamalıdır ki, toplumda ortalama ücretin düşmesine bağlı olarak alım gücünün düşmesi, krizi derinleştirmekten başka bir işe yaramaz. 

Gelişmiş ülkelerden farklı olarak, gelişmekte olan ülkelerde hizmet sektörü şişmiştir. Düşen ortalama ücret ve azalan alım gücüyle birlikte, yakın dönemde hizmet sektöründe iflasların yaşanması ihtimali giderek artmaktadır. Böyle bir dönemde ülkenin başına gelebilecek en büyük felaket, kişisel çıkar hırsıyla hareket eden, rasyonellikten, hukuktan ve vicdandan uzak yöneticilerin görevde olmasıdır. Umarız Türkiye’de böyle değildir. 

Herhangi bir politikası olmayıp, seçimden seçime bütün çalışma barışını bozacak uygulamalara imza atan bir iktidara yeniden teveccüh göstermek, yaşanan sorunları azaltmaz, artırır. Sizler hala yaşadığımız ekonomik krizin sebebini ülkedeki ödenen ücretler olarak görüyorsanız, siyasi iktidarın en sevdiği, az bilgili fakat çok fikirli vatandaşlardansınızdır. Refahınız azaldıkça suçlamak için birilerini ararsanız, tavsiyem, bir ayna edinmenizdir. 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ
Dr. Özkan LEBLEBİCİ
Tüm Makaleler

  • 09.08.2023
  • Süre : 5 dk
  • 457 kez okundu

Google Ads