Site İçi Arama

siyaset

İttifakların Seçime Doğru Yol Haritaları 2

Cumhur İttifakı’nın dışlayıcı söylemi yerine Millet İttifakı’nın daha kapsayıcı bir söylemi benimsediği görünmektedir. İktidarın kutuplaştırıcı yaklaşımının sonuçları, iktidar açısından kendi seçmen kitlesinin dağılmaması adına doğru görülebilse de, ülkenin bir arada yaşama iradesine uzun dönemde zarar verebilecek tehlikeli bir yol olarak değerlendirilebilir.

14 Mayıs 2023 günü hem cumhurbaşkanlığı hem de milletvekilliği seçimleri için sandık başına gideceğiz. 20 Mart itibariyle askıya çıkan seçmen listeleri, 2 Nisan 2023 günü askıdan inecek ve bu tarihte saat 17:00 itibariyle itiraz süresi de sona erecek. Ülkemizin 6 Şubat 2023 tarihinde yaşadığı deprem nedeniyle 7 Şubat günü ilan edilen ve 11 ili kapsayan Olağanüstü Hal, üç aylık sürenin sonunda 7 Mayıs 2023’te sona erecek. Çok fazla yapının kullanılamaz hale geldiği bölgedeki yaşam koşullarının kısa zamanda normale dönmesi beklenmiyor. 50 binden fazla insanımızı kaybederken 100 binden fazla insanımızın da yaralandığı büyük felaket nedeniyle bu seçim sürecinde partilerin daha çok medya ve sosyal medya üzerinden yürüteceği, mümkün olduğunca da vatandaşlarla yüz yüze bir kampanya yürütecekleri görülüyor. Zaten henüz böylesine büyük bir felaketin acısı ortada dururken, normal (önceki dönemlerdekine benzer) bir seçim kampanyasının kamu vicdanında karşılığı olmayacağını da görmek gerekir. 

Aşırı sağ denebilecek bir siyasi çizgide duran Cumhur İttifakı’nın, OHAL ilan edilmiş 11 ilde devlet gücünü kendi propaganda süreci için kullanacağını tahmin etmek zor değildir. Bu illerde güvenlik güçlerinin açıktan olmasa da dolaylı olarak muhalefetin propaganda sürecini zorlaştıracağını söyleyebiliriz. Elbette bu asimetrik güç dengesi içerisinde adil bir seçimin yapılma ihtimali, hem öncesi hem de sonrası açısından oldukça düşük görünmektedir. Peki, Millet İttifakı seçim sürecinde nasıl bir propaganda stratejisi izlemektedir?

Millet İttifakı Nasıl Bir Strateji İzliyor?

Cumhur İttifakı’nın algıya dayalı stratejisine karşı Millet İttifakı olguya dayalı bir strateji izlemektedir. Daha çok AKP iktidarının 20 yılda başarısız olduğu konularda sayısal olarak da vurgulanan söylemler, propaganda sürecinin bel kemiğini oluşturuyor. Elbette Deprem bölgesi propaganda sürecinin ağırlık merkezini oluşturuyor. Ancak burada dikkat edilmesi gereken çok hassas bir denge var. Belirli bir konuda aşırı ilginin güvenilirlik sorgusuna yol açabileceği görülmelidir. Bu nedenle deprem bölgesine olan ilginin, olgusal düzlemde sürdürülmesinde fayda bulunmaktadır.

Millet İttifakı, Cumhur İttifakı ile karşılıklı polemiğe girmekten uzak durmaya çalışmaktadır. Zira polemiğe girildiğinde olgular üzerinden bir propaganda süreci yürütmek çok zorlaşabilir. AKP’nin söylemlerinin mantık düzlemi dışında tamamen duygulara hitap eden yapısı, polemiği Millet İttifakı aleyhine bir algıya dönüştürebilir. Oysa AKP iktidarının yıpranmışlığını seçmene gösterebilmek, olgular üzerinden konuşmayı gerektiriyor. Başta ekonomik göstergelerdeki bozulma olmak üzere, önemli kadrolara yapılan liyakatsiz atamaların yarattığı sorunlar, Millet İttifakı’nın olguya dayalı propaganda stratejisi içerisinde önemli bir yer tutuyor. 

Cumhur İttifakı’nın dışlayıcı söylemi yerine Millet İttifakı’nın daha kapsayıcı bir söylemi benimsediği görünmektedir. İktidarın kutuplaştırıcı yaklaşımının sonuçları, iktidar açısından kendi seçmen kitlesinin dağılmaması adına doğru görülebilse de, ülkenin bir arada yaşama iradesine uzun dönemde zarar verebilecek tehlikeli bir yol olarak değerlendirilebilir. Aslında bu noktada şunun altını çizmekte fayda vardır; Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı R. T. Erdoğan, patrimonyal bir yönetim anlayışını benimsemiş görünen bir liderdir. Kendi seçmen kitlesini bu kadar büyük başarısızlıklara rağmen bir arada tutmayı başardığı söylenebilir. Son düzlükte azarlayıcı “baba”nın yerini, “şefkatli baba” figürünün alması muhtemeldir. Bu konuda kendisine yakın gazetecilerin de “kucaklayıcı bir dil kullanacağı” yönünde görüşleri bulunmaktadır. Burada stratejinin başarısı, Millet İttifakı’nın bütün kısıtlanmış imkânlara rağmen, vatandaşlara ulaşıp ulaşamayacağına bağlı olacaktır. Çünkü medya avantajı AKP’den yanadır ve sonuna kadar kullanılmaktadır.  

Cumhur İttifakı’nın kısa sloganlar üzerine kurguladığı tek taraflı haberleşme, toplumda karşılığını buluyor görünmektedir. İnsanlar hiçbir mantığa ve olguya dayanmamasına rağmen, “CHP’ye oy mu verilir?”, “Koalisyon kötüdür”, “Bunlara ülke emanet edilmez” sloganlarını kullanmakta ve hiçbir fikri olmadan doğru olduğuna inanmaktadır. Bu söylemlerin en sık dile getirilenleri, “HDP’nin Millet İttifakı’nın gizli ortağı olduğu” algısı yaratmayı amaçlayan sloganlardır. Millet İttifakı ortakları tarafından cevap verilmeyen bir propaganda olarak kalıyor. Bu noktada cevap verilmesi, AKP’nin istediği polemik ortamını yaratabilir. Bunun yanında tabanda daha sert bir cevap verme eğilimi olduğunu görmek mümkün. Söz konusu söylemlere savunma tarzında cevap verilmesi tam da istenene hizmet etmek olacaktır. Çünkü sloganların amacı, kutuplaştırmayı yaratan sınırları belirlemek ve insanların kafasında ayrıştıran soru işaretleri yaratmaktır. AKP’nin propaganda stratejisinin bel kemiği olan HDP konusunu ayrıca ele alarak buraya nasıl geldiğimizi daha iyi görmemiz mümkün olabilecektir. 

HDP Konusundaki Algı Nasıl Yönetiliyor?

 Öncelikle vurgulamalıyım ki, etnik, inanç temelli, ırkçı siyaseti herhangi bir biçimde kabul edebilecek bir görüşte asla olmadım, olmam da mümkün değil.  Bu nedenle burada bahsettiklerimin sadece bir analiz olarak algılanmasını tercih ederim. Halkların Demokrasi Partisi, kendisini yelpazenin solunda gören bir parti olsa da, yoğun olarak oy aldığı bölgenin etnik yapısından beslenmektedir. Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsuru olarak görülmektedir. Bununla birlikte Siyasi Partiler Kanununun 78-83. Maddelerinde partilere ilişkin yasaklardan bahsedilmektedir. Temelde laiklik karşıtı, üniter devlet yapısına aykırı bir programı olan, belirli bir dini, bir inancı, bir mezhebi, bir bölgeyi veya etnik kimliği temsil eden partilerin faaliyetleri Anayasaya ve Siyasi Partiler Kanununa aykırıdır. Aynı Kanunun 98. Maddesinde ise, siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin hususlar yer almaktadır. Bir demokrasinin olgunluk düzeyi, bir partinin kapatılacağı koşulların hiç oluşmamasını gerektirir. Ancak dünyada da örnekleri olduğu üzere, yasalara aykırı siyasi parti faaliyetleri ne derecede serbest olabilir, ya da olmalı mıdır?

Elbette demokrasilerde parti kapatma olup olmaması tartışılan bir konudur. Demokratik bir toplumda yasalara aykırı olmamak koşulu ile her türlü görüşün savunulabilmesi beklenir. Ancak zayıf demokrasilerde devletin örgütsel bir refleks olarak,  kendisine karşı yürütülen faaliyetler karşısında savunmasız ve tepkisiz kalması daha büyük sorunlara yol açabilmektedir. Burada kanunların hukuka uygun olarak yapılmasını sağlayan yasamanın ve bağımsız olarak çalışan bir yargının varlığı çok önemlidir. Temel sorun, toplumda bir düşüncenin, bir yapının ne kadar tehdit olduğundan çok, ne kadar tehdit olarak görüldüğüdür. Bu nedenle yargının bağımsızlığı ve bu konuda tek söz sahibi olması gerektiğinin kabulü, toplumsal yapının kutuplaşmasını önleyecek bir yaklaşım olabilir. 

Siyasi partilerin genellikle kuruluş tüzüğünde ve açıklanan programlarında kanuna aykırı bir faaliyet içerisinde olmaları beklenmez. Tüzükleri, söylemleri, eylemleri eğer suç teşkil eden bir bütün oluşturuyorsa, yani kişisel olmaktan çıkıp kurumsal olarak suç teşkil ediyorsa, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının Anayasa Mahkemesinde açacağı dava sonucunda mahkeme üyelerinin beşte üç oy çokluğuyla partinin kapatılmasına karar verilebilir. Bu tamamen hukuki bir süreçtir ve öyle de kalması gerekir. Ancak diğer partilerin hukukun işlevini üstlenerek yargılamaya başladıkları aşamada, artık hukuk susar ve toplum hızla kutuplaşır, ayrışır ve bölünür. 

HDP’nin oy aldığı kitleye baktığımızda yoğun olarak Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin ve bu bölgelerden göç etmiş yurttaşların oluşturduğu bir seçmen kitlesi görünmektedir. Çoğunlukla da bu seçmen kitlesi kendisini etnik olarak “Kürt” diye tanımlamaktadır. Bu vatandaşlarımızın kendilerinin temsilinde neden HDP’yi görmek istediği anlaşılmalıdır. Temelde Kürt kökenli vatandaşlarımızın yaşadıkları sorunlara bakıldığında çok çeşitli sebepler sıralanabilir. Ancak gerçek olan şey, devletle bu vatandaşlarımız arasında sağlıklı bir iletişim kurulamadığıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri terörle mücadelede bu vatandaşlarımızla gerçek ve doğru iletişim kurmaya başladıktan sonra başarılı sonuçlar elde edilebilmiştir. 2000’li yıllara gelindiğinde terör örgütünün neredeyse bitme noktasına geldiği bilinmektedir. 

Ancak ne yazık ki, sahada terörle mücadele eden askerin anladığı gerçeği, siyasetçiler yeteri kadar algılayamamıştır. Siyasetin temsilde yetersiz kaldığı noktalarda vatandaş, kendi sesini duyurduğuna inandığı siyasetçilere yönelmiştir. Bunun yanında bölgenin bir gerçeği olarak, yine çeşitli nedenlerden ötürü, terör örgütü PKK’nın bölgede belirli bir ölçüde söz sahibi olduğu bir sosyolojik yapı oluşmuştur. Burada devlet otoritesinin etkin biçimde sağlanamadığı, insanlarla doğru iletişim kurulamadığı, oluşan boşluğu ise terör örgütünün değerlendirdiği gerçeğinin anlaşılması gerekmektedir. Vatandaşla etkin iletişim kurmadan etkin bir otorite tesisinin mümkün olmadığının en azından yaşanan acı tecrübelerden sonra öğrenilmesi, toplumun yaşadığı travmaları azaltabilir. Bununla birlikte sertlik yanlısı güvenlik politikalarıyla bütün bölge insanının ötekileştirilmesi, kriminalize edilmesi terör örgütünün bölgedeki propagandalarını güçlendiren bir etki yaratmıştır. Burada bahsettiğimizin iyi anlaşılması için tekrar etmek istiyorum. Elbette terörle mücadele etkin biçimde sürdürülmelidir. Ama bu yapılırken halkı kaybetmemeye dikkat etmek gerekir. 

Terör örgütünün bölgenin sosyolojik gerçekliği içerisinde yer edinmesinde en masum olanlar, bölgenin insanlarıdır. Terör örgütü, bölgenin sosyolojik gerçekliğinde bir parametre halinde kalabiliyorsa, bunun nedenleri anlaşılmalı ve görülmelidir. Bölge insanında oy alan siyasi partinin suçlanması ancak hukukun işi olabilir, rastgele sokaktaki insanın değil. Terör örgütünün suçu zaten bellidir ve bunun hiçbir koşulda meşru görülmesi mümkün değildir. Ama hatalı politikalarla bölgede devletle vatandaş arasındaki uçurumun açılmasına neden olan siyaset, kendisini söylemlerle aklama çabasındadır. Burada sorun sadece iktidarın politikaları da değildir. Medya, üniversiteler ve bütün örgütlü yapılar, toplumsal sorumluluk bilinciyle hareket etmelidir. Anayasadaki tabiri ile “devletin milleti ile bölünmez bütünlüğü korunmalıdır”. Oradaki insana ulaşamayan bütün siyasi partilerin hatalı politikalarla yola çıktığını söylemek yanlış olmayacaktır. Sanıldığı gibi bu yaşananlar birkaç yılın meselesi de değildir. Şunun anlaşılması gerekmektedir; böldükçe bölünür, uzaklaştıkça uzaklaşır, kutuplaştıkça nefret ederiz. Oysa birbirimizi anlamak gibi bir seçenek de vardır. Bu da ancak hukuk zemininde mümkündür.

Sonuç

Toplumda belirli bir etnik kimlik, din, mezhep ve inanç üzerine kutuplaştırıcı siyaset, toplumu böler. Böyle durumlarda sloganlarla algı yaratmak yerine, hukukun konuşması, siyasetçiler dâhil herkesin susması gerekmektedir. Ancak bazen siyasi partiler, özellikle de iktidarda olanlar, kendi başarısız politikalarının toplumdaki yansımasının konuşulmaması için bu ayrımcı dili kullanmaktan çekinmezler. Aslında bu tutum da etnik, dinsel, mezhepsel siyaset izleyen partilerin işlediği kadar anayasal bir suçtur. Bu nedenle sloganlar üzerinden hakarete varan ve toplumu bölen söylemlerden öncelikle siyasi parti liderlerinin, sonra da bütün vatandaşların vazgeçmesi gerekmektedir. Ülkenin bölünmez bütünlüğü adına nefret söylemi kullanmak, siyasi tutum adına tam bir oksimorondur. 

Ülkede üniversite kadrolarının amacı hukuk adına karar vermek olmadığı gibi, hukukun amacı da üniversitelerin nasıl eğitim vereceğini öğretmek olamaz. Eğer güzel bir gelecek mümkünse, bu ancak herkesin kendi işini yaptığı bir ortamda gerçek olabilecektir. Elbette herkesin siyasi görüşü olabilir. Ancak küfür, hakaret ve ötekileştirme, toplumun bir arada yaşama iradesini yerle bir eder. Sloganları bırakalım da hukuk işini yapsın.

Dr. Özkan LEBLEBİCİ
Dr. Özkan LEBLEBİCİ
Tüm Makaleler

  • 30.03.2023
  • Süre : 5 dk
  • 751 kez okundu

Google Ads