Site İçi Arama

siyaset

Türkiye’nin Siyasi Yapısı ve Siyasetçi Sosyolojisi Üzerine Düşünceler

Günümüzde, güçlünün kuralları belirlediği bir serbest piyasa anlayışı, üretmeden köşeyi dönme tutkusuna dönüşmüş, kolay yoldan para kazanmak bütün değerlerin üzerine çıkmaya başlamış, nasıl para kazanıldığı değil ne kadar para kazanıldığı sorgulanır olmuştur! Bu süreçte adalet sisteminin oluşturduğu boşluğu mafyatik ilişikliler doldurmuş, bunlar siyaset bürokrasi üçgeninde yeni türedi zenginler ortaya çıkarmış, bu da güç dengelerini kökten değiştirmiştir.

Temiz bir toplum yaratmanın yolu temiz siyasetten geçer. Temiz siyaset ise kuralları önceden belirlenmiş, ilkeli ve siyasi etik kurallarına göre işleyen bir sistem üzerinde yükselebilir ancak. Oysa bugün genellikle siyasi ve bürokratik kadroların bir kısmı siyasi iktidarı, ülkeyi yönetmenin aracı olmaktan ziyade, ganimet gibi algılamakta, devleti ise bu paylaşımın aracı olarak görmekte, kullanmakta ve ona göre yaklaşmaktadır.

Son zamanlarda ülkemizde ortaya çıkan mafya, siyaset, devlet bürokrasi, medya ilişkileri bunun en bariz delili olarak ortaya çıkmaktadır. Ne yazık ki bu anlayış, siyasi parti yandaşlarına ve oradan da giderek topluma yayılmakta ve çürümeye yol açmaktadır. Bu bir sosyolojik gerçekliktir. Bu ilişkilerle zenginleşen güç ve iktidar sahibi olanlar yerilip dışlanmak yerine, birer rol model olarak özenilen aktörlere dönüşmektedirler. Bu da sadece mevcut siyaseti ve ondan nemalanan toplumu yozlaştırmakla kalmamakta gelecek kuşakları da tehdit ederek toplumun geleceğini de rehin almaktadır.

Günümüzde, güçlünün kuralları belirlediği bir serbest piyasa anlayışı, üretmeden köşeyi dönme tutkusuna dönüşmüş, kolay yoldan para kazanmak bütün değerlerin üzerine çıkmaya başlamış, nasıl para kazanıldığı değil ne kadar para kazanıldığı sorgulanır olmuştur! Bu süreçte adalet sisteminin oluşturduğu boşluğu mafyatik ilişikliler doldurmuş, bunlar siyaset bürokrasi üçgeninde yeni türedi zenginler ortaya çıkarmış, bu da güç dengelerini kökten değiştirmiştir. Oysa temiz toplum temiz siyasetten geçer. Bu durum gelişmiş batı toplumlarının olmazsa olmazıdır. Mafya, siyaset, bürokrasi ve medya dörtgeninde yaşadıklarımız tamamen siyasi kirlenmenin ne yazık ki bir sonucudur. Siyaset kirlenmeseydi işler bu duruma asla gelmezdi! Bunu görmek ve bu tespiti öncelikle yapmak gerekir. O zaman şu soruları kendimize sormamızda fayda var!

Toplumsal yozlaşmayı beraberinde getiren siyasal kirlilik nasıl oluşuyor da bir türlü önlenemiyor ve bütün toplumu hegemonyası altına alabiliyor?

Üstelik bu siyaset kirliliği oluşturanlar geniş kitleler tarafından eleştirilmesi gerekirken bugün adeta özenilen bir model haline nasıl gelebiliyorlar?

Bu ilişkiler ağı içindeki siyasal kirliliğin toplumsal ve siyasal sonuçları nelerdir ve bu kısır döngüden nasıl çıkılabilir?

Siyasi kirliliğin en çarpıcı boyutu toplumu baştan aşağı saran yolsuzluklar, rüşvet, hırsızlıklar ve siyasi çeteleşmedir! Devlet içinde çetelerin oluşması ve bu çetelerin hesaplaşmalarını kamuoyu önünde yapabilmeleri, kamu bankalarının siyasilerin kredi kaynağı haline gelmesi, örtülü ödeneğin kişisel amaçlar için kullanılması, bürokratların İsviçre hesapları, teşviklerin paylaşımı, merkezi ve yerel düzeyde kamu ihalelerinde alınan komisyonlar, değersiz arazilere siyasilerce değer kazandırılması, devlet dairelerinde rüşvetsiz iş yapılmaması, siyasilerin ve yakınlarının kaynakları hiçbir zaman açıklanmayan servetleri, özelleştirme adı altında bir kısım insanların zenginleştirilmesi, medyanın siyasi iktidarlarca yönlendirilmesi, yargının bütün bu olanlar karşısında hareketsiz kalması ve mafyanın ülkede cirit atması siyasi kirliliğin, kokuşmuşluğa varan boyutlarını ortaya koymaktadır.

Bu ilkesizlik, kuralsızlık, hırsızlık ve çeteleşmenin medya da boy gösterme hastalığı adeta toplumda yönetici konumunda olan kişilerin özellikleri haline gelmiştir. Devleti sömüren küçük bir elitin bu yaptıkları adeta mubahmış gibi görünüyor ya da gösteriliyor. Birileri bir yolla toplumu bu konuda adeta ikna ediyor, toplum da olan biteni seyrediyor ama bunlar karşısında sessiz kalarak rıza göstermiş oluyor. Zaten rıza olmayan yerde de baskı devreye girerek rıza göstermeyenler susturuluyor. İşte bu noktada işin üstüne cesurca gidecek bir muhalefet gerekiyor!

Bu durumların yaşanmasında demokratik devletten ziyade bürokratik devletin varlığı önemli bir olgu olarak ortada duruyor. Demokratik devletler, sermaye ve işçi sınıfının gelişebildiği ülkelerde kurulmuştur. Türkiye 'de ise başlangıçta böyle bir gelişmeye yol açabilecek bir iç dinamik yoktu. Genç Cumhuriyetin Osmanlı'dan devraldığı toplumsal yapı ise merkeziyetçi otoriter ve kırsal niteliği daha ağır basan bir yapıydı. Böyle bir yapı üzerine kurulan devletin bürokratik olması kaçınılmazdır. Araştırılması gereken husus bürokratik devletin neden bugüne kadar demokratik bir yapıya kavuşturulamadığı veya bugün nasıl dönüştürüleceği hususudur.

Bürokratik bir devletle demokratik devlet arasındaki temel fark, bürokratik devlette devletin faaliyetlerinin denetlenmemesi ve hesap verme mekanizmalarının olmamasıdır. Bürokratik devlet faaliyetleriyle ilgili bilgi vermez Böyle bir sorumluluk hiç hissetmez. Hesap vermenin olmadığı, yapanın yanına kâr kaldığı bir devlet usulsüzlüğü, yolsuzluğu önlemek bir yana teşvik edecektir. Doğal olarak da bu durumda çeteler boy gösterecek, mafya cirit atacak, satılmış medya da bu duruma destek verecektir. Bilindiği üzere vatandaşın Türkiye'de devlet üzerinde denetim gücü yoktur. Denetim gücü olarak seçtiği parlâmenterler ile ve onun oluşturduğu parlâmento ise bugün kendisi denetime muhtaç bir hale getirilmiştir! Karşılıklı bir kollama birbirini besleme söz konusudur. Bir de son zamanlarda mafyanın siyaset kurumu tarafından nasıl korunduğuna da şahit oluyoruz. Bu gerçek bize şunu söylüyor; bir ülkede iktidarı arkasına almayan hiçbir çetenin, mafyanın büyüyemeyeceğini, ülkede cirit atamayacağını gösteriyor.

Burada ibret verici asıl soru ve sorun şudur: Nasıl oluyor da bütün bu iddialar ortalığa saçılmışken bir şey yapılmıyor?

İlgili bir istifanın olmaması, bir tutuklamanın gerçekleşmemesi, mecliste araştırma soruşturma komisyonun kurulmasının engellenmesi ve daha da garibi savcıların harekete geçmemesidir. Üstelik kamuoyu da yeterince harekete geçmiyor ya da geçirilmiyor. Şimdi bu yazdığım olguların ışığında ülkemizin siyasetçilerinin size sosyolojik profilinden biraz bahsetmek isterim. Ülkemizde, siyasi aktörün yetişme biçimi, yaşama biçimi ve siyaset yapma tarzı mutlak iktidar erki içerisinde yolsuzluğu teşvik eder niteliktedir.

Bir kere lider ya da siyasi aktör de herkes gibi bir insandır. Eğitilirken yaşamını sürdürürken bu sistemin içinde büyümüştür. Mevcut sistem ise genellikle hakkı, hukuku, adaleti, temel ahlak erdemlerini, dürüst olmayı sözde savunup gerçekte ise bencilliği kendine yontmayı, haris olmayı öne çıkaran insan tipi yetiştirmektedir. Sonuçta, suyun başında bulunanlar ondan en büyük payı almayı adeta mübah saymaya başlarlar. Sistem gelecek ile ilgili sosyal ve ekonomik güvenceler sağlamadığından bireyler, gelecekleri ile ilgili sosyo-ekonomik güvenlik mekanizmalarını kendileri oluşturmaya çalışarak kendilerini, ailelerini ve çevrelerini güvence altına almak isterler. Bu rolleri üstlenen insanlar sadece kendi talepleri ve hırsları ile karşı karşıya değillerdir! Aynı zamanda yakın çevreleri de bu tür kişileri kendileri için bir kurtuluş umudu olarak görüp, onlar üzerinde maddi ve manevi baskılar kurarlar. Onlara biçtikleri öncülük ve liderlik payesi karşılığında bir pay alma beklentisi içerisine girerler. Bu da lider üzerinde önemli bir baskı oluşturur. Böylece siyasi lider, kendini aynı zamanda yakın çevresinin de kurtarıcısı olarak görmeye başlar! Hal böyle olunca onları da bu kaynaklardan yararlandırmaya, kendisi ile birlikte çevresini de ihya etmeye çalışır. Dolayısıyla lideri koruma, kollama, yüceltme ve onu lanse etme karşılığında yakın çevresi önemli bir pay alır. Bu yakın çevre içinde kan bağı olanların yanı sıra, aileye dahil olmuş muamelesi gören yakın çevre ve daha önemlisi üst düzey partililer de yer almaktadırlar. Diğer bir deyişle merkez kendini seçecek olanları daha önceden seçer, onlarda dönüp kendini atamış olan merkezi seçerler.

Bu kısır döngü böyle devam eder gider. Zamanla çevre, yani partinin taşra organları, merkezi başta tutmanın bedeli olarak çeşitli rantlar ve gelirler isterler. Lider ve merkez kadroları da çevreyi temsil eden öncü kadrolardan başlayarak partiyi beslemeye çalışır. İhale verme, kamu bankalarından kredi sağlama, devletin kasasından proje adı altında para aktarma, adama iş bulma esası ile çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarına liyakat ve ehliyet aramadan kendi adamlarını atama, partililerin beğenmedikleri kamu görevlilerini başka yerlere tayinlerini çıkarmak suretiyle sürmek gibi mekanizmalarla bu çark işleyip gider. Zaten bırakın parti içi kamuoyunu genel kamuoyu da bunları gerçekleştiren liderleri, bakanları, milletvekillerini, il ve ilçe başkanlarını başarılı olarak görmekte ve alkışlamaktadır! Bu döngü giderek bir yaşam felsefesini, bir zihniyeti ortaya çıkarır. O da "devletin malı deniz, yemeyen domuz" "bal tutan parmağını yalar" zihniyetidir.

Yolsuzluk ve umutsuzluk o kadar büyük bir ağ halinde ülkeyi sarar ki ve o denli sürekli hale gelir ki artık bu ilişkiler ve yaşananlar mubah görülmeye başlanır! Sessizlik ve tepkisizlikle adeta onaylanır! Gelelim şimdi de biraz bürokrat ve bürokrasi den bahsedelim. Aslında bürokrat kamu görevlisi olarak halkın işini görmek, kolaylaştırmak, devlet düzeninin işleyişini sağlamak amacı ile bir büroda görev yapan kişidir. Ancak yolsuzluk ekonomisinin bir kanser ağı gibi yayıldığı ülkelerde durum hiç de böyle değildir. İktidarlar tarafından atanan bürokratların bir kısmı genellikle iktidarların istek ve dileklerini yerine getirme karşılığında kendileri de rüşvet, torpil, işi kolaylaştırma komisyonu, kredi, kayırma, atama, yükseltme gibi mekanizmalarla bir düzen oluştururlar. Halkın vergileriyle oluşan bütçeden maaş alan bürokrat öyle bir an gelir ki kendini halkın hizmetinde bir kamu görevlisi olmaktan ziyade liderin ve onun partisinin atadığı bir memuru olarak görmeye başlar. Lider ve parti de genellikle himayesine aldığı bürokratı böyle görür. Dolayısıyla çark bu karşılıklı psikolojik güvence ile teminat altına alınmış olur. Görüldüğü gibi yolsuzluk ekonomisinin oluşması için bir üçlü sacayağının oluşması gerekiyor. Tepede siyaset kurumu yolu ile iktidarı ele geçirmiş siyasi aktör, parti organları ve onun öncüleri kısacası siyaset yer alır.

Karşıda ise yolsuzluk ekonomisinin kaynağını oluşturan sermaye, iş adamı, işini yapmak, yürütmek isteyen kişi ve kurumlar yer alır, arada ise bu işleyişi sağlayan bürokrasi ve onun bürokratları vardır. Bir kere şunu hemen vurgulamam gerekir. Demokratik devleti, bürokratik devletten ayıran temel unsur şeffaflıktır. Bürokratik devlette şeffaflık yoktur, genellikle kim ne yaparsa yanına kâr kalır. Bu da yapılacak her türlü yasa dışılığı teşvik eder. Oysa demokratik devlette bunun tam aksine şeffaflık vardır. Kim ne yaparsa hesabını verir. Çünkü her şey kamuoyunun gözleri önünde cereyan eder. En azından katılım ve denetim mekanizması bunu sağlar. O nedenle işini iyi yapanlar ödüllendirilir. Kötü iş yapanlar ise cezalandırılır. O halde yasalar burada büyük önem taşıyor. Eğer yasal mekanizma Türkiye 'deki gibi ekonomik suç işleyenlere yaptırım getirmiyorsa bu ancak ekonomik suçu teşvik eder, arttırır! Günümüze baktığımızda, devletin bankalarını soyanların, kamu bankalarını hortumlayanların, rüşvet verip, rüşvet alanların önemli bir yasal engellemeyle veya ceza ile karşı karşıya kalmadıklarını görüyoruz!

Bu süreç sadece kamu kaynaklarının çarçur edilmesini teşvik etmekle kalmamakta aynı zamanda kamu vicdanını ve halkın adalet duygularını da zedelemektedir! Bütün bu gelişmeler sistemin çürüdüğünü, çöktüğünü göstermektedir. O halde elzem ve kaçınılmaz olan bu sistemi yeniden yapılandırmaktır. Çünkü bu sistem eğer yolsuzluk ve hırsızlık, çetecilik, mafyacılık üretiyorsa, hırsızı ya da yolsuzluk yapanı değiştirdiğinizde sorun çözülmüş olmuyor. Çünkü, sistem değişmediği takdirde başka birini üretiyor. Yolsuzluk ekonomisini teşvik eden katı merkeziyetçi, içe kapanık bürokratik devlet yapılanmasının panzehri, şeffaflığı öne çıkaran, dışa dönük demokratik devlet yapılanmasıdır.

Bu ikinci seçenek sadece içeride yolsuzluk ekonomisine son vermek için gerekli değil, bu aynı zamanda çağdaş dış dünyadan kopmamak, onun çağdaş, çoğulcu demokratik değerleri ile bütünleşmek için de gerekli, hatta zorunludur. Bu yüzden Türkiye gelinen noktada bir yol ayrımındadır. Önemli bir dönemeçte önemli bir seçenekle karşı karşıyadır. Bu seçeneklerden biri içe kapanarak bildiği tarzda sistemi sürdürmektir ki mevcut statükodan beslenenlerin seçeneği budur. Öbürü ise yüzünü modern dünyaya dönmüş değişimden yana olanların ortaya koyacakları demokratik ve şeffaf devlet seçeneğidir. Değişim elbette kolay değildir. Çünkü mevcut sistemden beslenen statükocu güçler konumlarını ve beslendikleri kaynakları kaybetme kaygısı ve telaşı ile değişime direneceklerdir. Ama değişimin gücü, onu isteyenlerin gücü ile orantılı olduğundan, eğer değişim isteyenler, projelerini geniş halk kitlelerine anlatarak destek bulmaları ve bu konuda ittifak yapacak kesim ve katmanların cephesini genişletmeleri gerekir. Değişim, statükoyu korumaktan daha zor bir yoldur. Statüko hamasetle korunabilir, ama değişim gerçek bir durumdur, o nedenle hamasetle yapılamaz, reel durumun değişmesini gerektirir.

Türkiye 'de değişimin olup olmayacağı, olacaksa yönü, hızı ve niteliğinin nasıl olacağını bu mücadele ve onun boyutları belirleyecektir. Tabi bütün bu değişiklikleri yapacak olan kurumun da gene bizatihi siyaset kurumu olduğunu unutmamak gerekir. Unutmayalım ki siyasetin bir rant dağıtım mekanizmasına dönüşmesinin sorumlusu bir kurum olarak siyaset değildir. Bütün temel meselelerde siyasetçinin, varlık sebebini fon yağmalama, devlet kesesinden avanta dağıtma ve hemşeri kollama üzerine kuran sistemi yadırgamak, sorgulamak gerekir.

Oysa siyaset bir bilimsel etkinlik olarak temelde devleti yönetmeyi halkın sorunlarını çözmeyi öngören bir etkinliktir. En önemli işlevi de üretimi arttıracak olanakları yaratmak, yaratılan üretim ve refahın adil bir biçimde paylaşılmasını sağlamak ve nihayet bu iki etkinliği barış ve dayanışma içinde gerçekleştirmektir. Türkiye'nin sorunları demokrasi geliştirilerek ve kamuoyunun denetimi tüm siyasal mekanizmaya egemen kılınarak çözülebilir. Bu ilkenin önünde engel görünen bazı gerçekler vardır. Türkiye 'de mevcut haliyle zaten modası geçmiş olan temsili demokrasi hem kurumsal içeriğinden hem de evrensel içeriğinden saptırılarak, sadece çoğunluğun yönetimi olarak anlaşılmakta ve uygulanmakta, böylece hem insanların temel hak ve özgürlükleri dikkate alınmamakta, hem de kamu yararı kavramı, yağmacı bir çoğunluk tarafından yok edildiği için toplum giderek yoksullaşmaktadır. Bu nedenle çoğulcu ve katılımcı demokrasiye içerik ve işlerlik kazandırılmalıdır.

Siyaset bu baskının ve yağmanın hem sonucu hem nedeni olmuş, iktidara gelen siyasi partiler örgüt, delege, lider, milletvekili oligarşisi içinde yağmacı kültürün' taşıyıcısı haline gelmiştir. Esas sorun fırsatçılığın ve ilkesizliğin rüşvet ve benzeri mekanizmalarla çete oluşumlarının yaygınlaşmasını teşvik etmesi ve bu oluşumların liderler tarafından da kendi yerlerini korumak amacıyla onaylanmasıdır. Bütün bu nedenlerle, siyaset artık adeta ülkeye hizmet etmenin aracı olmaktan çıkmış, kısa yoldan köşeyi dönmek isteyenlerin kariyeri haline gelmiştir. Türkiye 'de kirlenmeye neden olan unsurların başında siyaset yapma tarzı yer alıyor. Siyaset yapma tarzı aynı zamanda Anayasaya da bir ucu dayanan siyasi partiler yasasının bir sonucu olarak şekillenerek ortaya çıkmaktadır. O halde birinci adım siyasi partilerin dayandığı yasal ve hukuksal çerçevenin yeniden gözden geçirilerek temiz ve çağdaş bir topluma götürebilecek biçimde değiştirilmesidir. Ancak değişim ve demokratikleşme bazı kesimlerin işine gelmediğinden ayak bağı olmakta hatta engellenmektedirler. Oysa değişimin gücü yönetilenlerin değişimi isteme gücü ile orantılıdır. Temiz siyaset gerçek anlamda demokratik bir ortamda yaşama şansını bulabilir. O nedenle ülkenin genel ve yerel idari yapısı yeniden yapılandırılarak demokratik bir öze kavuşturulmalıdır. Son gelişmelerde dahli olan kim olursa olsun yargının önüne çıkarılarak hesap vermesi sağlanmalıdır. Siyaset toplumu yönetme sanatıdır. Bir güç ve rant aracı haline geldiğinde sadece kendisi bozulmakla kalmaz toplumu da zamanla çürütür.

Bunu önlemek ise herkesin sorunu ve sorumluluğudur. Özgür birey olarak, gelişmiş sorumlu toplumda ve demokratik bir devlette yaşamak istiyorsak bu bağlamda üstümüze düşeni yapmak zorundayız. Başka da bir yolu olmadığına inanıyorum.

Saygı dolu sevgiyle kalın.

Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Tüm Makaleler

  • 11.01.2023
  • Süre : 7 dk
  • 1469 kez okundu

Google Ads