Site İçi Arama

siyaset

Yerel Seçim Yaklaşırken

Hukuk devleti ilkesinin ortadan kaldırılmasıyla, yürütmenin birçok biriminde görev alan siyasi kişilikler, kendilerini hukuka bağlı olmak zorunda hissetmediği gibi, keyfiyeti öne çıkaran feodal artığı bir düzenin kronikleşmesine neden olmaktadır.

Ülkemiz belki de yerel seçim olarak en önemli seçimlerden birini yaşayacak. Her seçim öncesi yapılan “önemli” değerlendirmesi, bu seçimde iki nedenle diğerlerinden farklı. Birincisi, ülke sonu belli olmayan bir ekonomik krizin içerisinde olmasına karşın iktidarın oy oranının erken genel seçime zorlayacak oranda düşmesi ihtimalidir. İkincisi, “her alanda yaşanan çöküşün önlenebilmesi için vatandaş sandıkta sesini duyurabilecek mi?” sorusunun cevabının ortaya çıkacak olmasıdır. Diğer bir ifadeyle 2017 referandumuyla adeta bir dayatma biçiminde değişen rejime karşı halkın memnuniyetinin oylanacağı bir seçime gittiğimizi söylemek yanlış olmayacaktır.

Her seçim ortamı, tarihsel ve toplumsal koşulların farklılığından ötürü diğer seçimlerden farklılaşır. Bu seçimin de kendine özgü tarihsel ve toplumsal özellikleri vardır. Bunlara geçmeden önce, ülkenin makus talihinde değişmeyen parametrelerin ortaya konmasında fayda vardır. Hangi iktidar gelirse gelsin, (dolaylı vergilerin %60-70 aralığında oynadığı) adaletsiz vergi düzeninin değişmediği gerçeğini hatırlamak gerekmektedir. Ülkemizde açıkça vergi yükü ücretli ve dar gelirli kesimin üzerindedir ve hiçbir iktidar, bunu değiştirecek bir adım atmamıştır/ atamamıştır. 

Seçimler ne kadar değişirse değişsin, ülkedeki siyaset ve siyasetçi algısında da bir değişiklik olmamaktadır. Siyaset, toplumsal üretimin artı ürününe (surplus value) kendi ölçeğinde el koyan yapısını her durumda korumak istemektedir. Bundan dolayı, Milli Egemenliğin temsil mekânı olan TBMM, genellikle önce kendi çıkarlarını gözetmektedir. Birbirinin neredeyse gözünü oyacak kadar düşmanlaşabilen vekiller, söz konusu maaşları ve diğer özlük hakları olduğunda kayıtsız şartsız bir araya gelebilmektedir. Bu durum belediye meclislerinde de üç aşağı beş yukarı benzerdir. Kendi arazisine imar çıkarmak, rant pazarlıkları yapmak, belediyelerin partisine bakmadan, neredeyse vaka-i  adiyedendir. Elbette dürüst ve milletin çıkarlarını korumak için çalışan siyasetçiler yok değildir. Ancak bu kişilerin sayısının azlığı, genel inancı olumsuz olarak kurgulamaktadır.

Seçimler ve önem derecesi ne kadar değişirse değişsin, bazı sorunların sınıfsal niteliği de değişmeyen unsurlardan biridir. Ülkesi için şehit olan askerlerin toplumsal dizgedeki yeri, afetlerde en ağır bedeli ödeyenlerin sınıfsal durumu, sağlık, eğitim ve ulaştırma hizmetlerine erişimde sınıfsal dezavantajlı kesimlerin varlığı, bu konuya verilebilecek örneklerdendir. Özellikle bu konuda belirtmemiz gereken bir gerçek daha vardır ki, sınıfsal ölçütlerin ve gelir dağılımının özellikle 1980’den sonra bozulmasının arttığı ve son yirmi yıldır bu bozulmanın hızlandığıdır. Gelir dağılımı bozuldukça sınıfsal hatlar keskinleşmekte, sınıflar arası geçirgenlik azalmakta ve ülke adeta bir kast sistemine dönüşmektedir. 

Bunların yanında bu seçimde vatandaşın oy vermeye giderken aklında tutması gereken, bugüne özel sorunlar da bulunmaktadır. Bunların en başında bütün sorunların kaynağı olarak görebileceğimiz “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” bulunmaktadır. Bu sistemle, ülkede yargı ve yasama tamamen yürütmenin boyunduruğuna girmiş, kuvvetler ayrılığı ortadan kalkmıştır. Yürütmenin her türlü işlem ve eyleminde bir kişinin iradesi, milli egemenliği paspas gibi çiğneyerek öne çıkmaktadır. Böyle bir sistemin doğal sonucu olarak liyakat ve bilimsel yaklaşım, hiç olmadığı kadar yıpratılmıştır. Eş dost ve akraba atamaları, her alanda ve her yerde liyakatsiz insanların hak etmeden getirildiği makamları görgüsüzce işgal etmesine neden olmaktadır.

Hukuk devleti ilkesinin ortadan kaldırılmasıyla, yürütmenin birçok biriminde görev alan siyasi kişilikler, kendilerini hukuka bağlı olmak zorunda hissetmediği gibi, keyfiyeti öne çıkaran feodal artığı bir düzenin kronikleşmesine neden olmaktadır. Sırtını bu siyasi kişiliklere dayayan bürokrasinin de siyasileşmesi ile tam bir parti devleti görüntüsü ortaya çıkmaktadır. Devletin bütün olanakları ve yetenekleri bir partinin seçim propagandasının omurgasını oluşturmak için kullanılmaktadır. Medya kabiliyetlerinin de seferber edilmesi ile muhalefet neredeyse hükümetin yaptığı her kötü uygulamanın sorumlusu haline getirilmektedir. 

Aynı zamanda partinin genel başkanı olan cumhurbaşkanı, bu ortamda halkı tehdit ederek oy istemekte herhangi bir beis görmemektedir. Merkezi yönetimle yerel yönetimin uyumlu olması gerektiği gibi tamamen etik dışı bir argümanla yürürlükte olan Anayasaya karşı tutum takınılmıştır. Merkezi yönetim ve yerel yönetim, idarenin bütünlüğü ilkesi çerçevesinde değerlendirilmelidir. Ancak söylem, Anayasanın 123. Maddesine alenen aykırıdır ve suç teşkil etmektedir. Ama bu suçu soruşturma konusu yapabilecek bir yargı merci kalmamıştır. 

Eğitimde din temelli vakıf ve derneklerin okullara girmesi ise, sadece Anayasaya değil, bilime, mantığa, ahlaka ve vicdana da aykırıdır. Çocukları zorla camiye götürmek, sınıfın ortasına mezar maketi kurmak, Kâbe maketi getirip şeytan taşlatmak konusunda psikologların, pedagogların ve eğitimcilerin söyleyecek sözü olmalıdır. Ama sanki ölü toprağı serpilmiş gibi bir millet susmaktadır. Ülkeye hatalı dış politikalar nedeniyle sokulan milyonlarca sığınmacının varlığı ve dinin her alanda yaşanan toplumsal alana hâkim olma çabası Türk ulusal kişiliğini ve ulus-devlet yapısını açıkça tehdit etmektedir. Bu konuda karşı duruş sergileyen herkesin sesi kısılmaktadır. Sermaye, medya dâhil her alanda çıkarları için hükümetle ahlaki olmayan ilişkiler içerisinde olmakta bir sorun görmemektedir. 

Ülkede gittikçe bozulan ekonomik dengeler ve derinleşen yoksulluk, kamuda hiçbir karşılık bulmamaktadır. Milletvekilleri kendi kendilerine artırabildikleri maaşları ve emekli açlık sınırının altında yaşarken aldıkları ekstra kaymaklı emekli maaşlarını gönül huzuru ile almakta bir sakınca görmemektedir. Diyanet işleri başkanlığı, araç kiralama ihalesinde lüks araçlarda tercih yapma hakkını, herkesin gözünün içine baka baka kendinde görebilmektedir. Kamu binaları yeterli olmasına rağmen kamu adına kiralanan binaların bedellerinin ne kadar olduğunu kimse konuşmamaktadır. 

Ekonomik krizden çıkış için bulunan tek çözüm, ücretli kesimin ve emeklilerin maaşlarının budanmasıdır. Gerçek maliyetinin birkaç katına yaptırılan ve devleti büyük borç yükü altına sokan altyapı tesisleri ve hastanelerin müteahhitlerine ödenen paralarda herhangi bir kesinti düşünülmemektedir. Bununla birlikte dolaylı vergiler daha da artırılarak var olan gelir dağılımı adaletsizliği daha da derinleştirilmektedir. Bir türlü gelir vergisinin artırılması kimsenin aklına gelmemektedir. Gelse de sadece ücretlilerin geliri göze batmaktadır. Hane halkı borçluluk oranları belirgin şekilde artmakta ama bu yaklaşan tehlike hiçbir siyasetçinin gündemine girmemektedir. 

Temel kamu hizmetlerinde çalışanların yaşadıkları sıkıntılar artmaktadır. Çalışanlarla vatandaş karşı karşıya getirilmekte ve çalışanlara yönelen şiddet çoğunlukla karşılıksız kalmaktadır. Bunun temel nedeni, oy potansiyeli olarak görülen vatandaşı kamu hizmeti sunanlara karşı üstün konumda olduğuna inandırma gayretinden kaynaklanmaktadır ve bu çok tehlikeli bir oyundur. Kamu çalışanlarının ikamesi, liyakatsiz yöneticileri atamak kadar kolay olmaz. 

Bütün bu olumsuzluklar altında gidilen seçiminin ne kadar önemli olacağı tartışılabilir. Normal bir ülkede bu olumsuzlukların küçük bir bölümü bile iktidarı değiştirebilirken, Türkiye’de böyle bir değişiklik olmamaktadır. Bu konuyu sadece başarı algısı ile açıklamak, konuyu çok hafife almaktır. Çünkü neredeyse yangın yerine dönen bir ülkede neyin başarı olarak görüldüğü de sorgulanmalıdır. Muhalefetin dağılmışlığını ve ruh halini başka bir yazının konusu yapmak üzere kenara bırakıyorum. 

Sivil toplumun gelişmediği, hukukun içselleştirilemediği siyasetin geçim kaynağı olarak görüldüğü bir toplumun bir seçimle kurtulacağını düşünmek saflıktır. Ancak yine de muktedirlerin egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu hatırlaması için halkın elindeki önemli bir şans olarak görülebilecek bir seçime gidiyoruz. Eğer bu hatırlatma yapılamazsa, şu ana kadar yaşadıklarımız fragman olarak kalabilir. Umutsuz olmamakla beraber iyimser de değilim. 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ
Dr. Özkan LEBLEBİCİ
Tüm Makaleler

  • 03.03.2024
  • Süre : 3 dk
  • 407 kez okundu

Google Ads