Site İçi Arama

siyaset

Siyasette Tehlikeli Oyunlar

Cumhurbaşkanın söylediği “Bay Bay Kemal emri Kandil'den alıyor, biz emri Allah'tan alıyoruz.” sözleri, Anayasanın “egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu” belirten 6. Maddesine aykırıdır. Ama bu aykırılık aynı zamanda ülkenin kuruluş felsefesi ile de uyumsuzluk anlamına gelmektedir. Cumhuriyetin en önemli özelliği, egemenliği “kendini tanrının yeryüzündeki sureti” olarak gören düşünceden alıp halka vermiş olmasıdır.

14 Mayıs Öncesi Neden Gerilim Artırılıyor?

Sevgili dostlar, seçim tarihi yaklaştıkça toplumda gerilim düzeyinin arttığı bir seçim süreci yaşıyoruz. Algılara dayalı bir propaganda stratejisi izleyen Cumhur İttifakı, gerilim düzeyini daha da artıracak adımlar atmaktan, söylemlerde bulunmaktan asla çekinmiyor. 2021 yılında yaptığım değerlendirmede, İktidarın seçime kadar kutuplaştırıcı söylemle kendi kitlesini konsolide edebileceğini ve son düzlükte güvenlikçi politikalar üzerinden yürüteceği algı propagandası ile seçimi kazanmak isteyebileceğini ifade etmiştim. Geldiğimiz durumda bunlar gerçekleşmiş görünüyor. Ancak bu ısrarla uygulanan politikanın ülkenin geleceğini de içine alan tehlikeli bir oyuna dönüştüğünü söylemek yanlış olmayacaktır. “Söylemler neden tehlikelidir?” sorusuna cevap aramadan önce söylemlerin içeriğini anlamamız gerekiyor. 

Bu söylemleri üç grupta ele almak mümkündür. Bunlardan birinci grup, etnisite ve inanç üzerinden toplumu ayrıştırmaya yönelik söylemlerden oluşuyor. İkinci grup, güvenlik politikaları ekseninde muhalefetin terörle ve diğer (gerçek olmayan hususlarla) suçlanması ve bu algının kamuoyunda yaygınlaşması üzerine kuruludur. Üçüncü grup ise iktidar döneminde yapılanlara yönelik algı yaratma çabasının ürünü olan söylemler bulunmaktadır. Özellikle seçime kadar az zaman kaldıkça ikinci grup söyleme yeni ve tehlikeli bir söylem türü eklemlenmiş görünüyor. Bu söylem, güvenlikçi söylem çerçevesinde iktidarın devamının Türkiye’nin geleceği için beka meselesi olduğu algısına dayanıyor. Şimdi bunları sırasıyla ele almaya çalışalım.

İlk grupta değerlendirdiğimiz etnisite ve inanç üzerinden kurgulanan söylemin asıl hedefinin genelde muhafazakâr seçmen, özelde ise AKP’nin kendi seçmen kitlesi olduğunu söyleyebiliriz. Yaşanan ekonomik sorunlar ve deprem nedeniyle seçmen kitlesinde oluşabilecek kopmaların önü alınmaya çalışılırken, bu kitlenin ortak özellikleri öne çıkarılıyor. Ancak bu söylem kaçınılmaz olarak toplumda kutuplaşmayı ve ayrışmayı artırıcı bir etki yapıyor. Algıya dayalı bir iletişim stratejisi tercihi, bu ayrışmayı da topluma dayatıyor. Cumhurbaşkanı’nın “Dini, bayrağı, ezanı olmayanlar Bay Kemal'i destekliyor.”(1) sözü bu tercihin uzantısı olarak görülebilir. Ama iş bu kadarla bitmiyor. Bu söylem hem Anayasa ihlali, hem de Türk Ceza Kanunu 216. Maddesi kapsamında açıkça “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama” suçunu oluşturuyor. Elbette bir ülkenin yöneticilerinin kanunlardan bağışık olması durumu da açıkça Anayasanın ikinci maddesinde sayılan özelliklerden “Hukuk Devleti” ilkesinin açıkça ihlalini oluşturuyor. 

Kandil Retoriği

Bu konudaki söylemler o kadar çok ki, bunun sistemli ve planlı bir strateji olduğu konusunda şüpheye yer bırakmıyor. Ancak birkaçını alıyoruz. “Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, restorasyonu tamamlanan Sultanahmet Camii’nin açılışında konuştu. Cami avlusun miting alanına çevrilirken muhalefeti hedef aldı.”(2). 

Cami avlusunda siyasi miting yapmak açıkça Siyasi Partiler Kanunu ve Anayasanın 24. Maddesinin son fıkrasında yer alan “Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.” ifadesine aykırılık teşkil etmektedir. Bunun yanında yine Cumhurbaşkanın söylediği “Bay Bay Kemal emri Kandil'den alıyor, biz emri Allah'tan alıyoruz.” (3) sözleri, Anayasanın “egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu” belirten 6. Maddesine aykırıdır. Ama bu aykırılık aynı zamanda ülkenin kuruluş felsefesi ile de uyumsuzluk anlamına gelmektedir. Cumhuriyetin en önemli özelliği, egemenliği “kendini tanrının yeryüzündeki sureti” olarak gören düşünceden alıp halka vermiş olmasıdır. 

AKP iletişim stratejisinin en önemli ayağı olan ve gerçekle hiçbir alakası olmadığı halde toplumda karşılık bulan “terör örgütüyle bağlantılı olma” suçlaması, medya operasyonlarıyla geniş kitlelere ulaştırılırken, ilginç bir gelişme yaşandı. İktidar tarafından görevlendirilen kamu görevlilerinin İmralı’da hükümlü olarak bulunan terör örgütünün eski lideri Abdullah Öcalan ile görüştürüldüğü iddiası, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Aşener ve gazeteci Murat Ağırel tarafından dile getirildi. Ancak bu iddianın yalanlanması bile strateji hakkında fikir veriyor. Çünkü yalanlama, bakan düzeyinde kaldı. Ne Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan, ne de ona koşulsuz destek veren MHP Genel Başkanı konuyla ilgili açıklamada bulunmadılar. Burada AKP iletişim stratejisinin başka bir boyutu daha ortaya çıkıyor. Açıkça medya üstünlüğü ve devlet imkânlarının ellerinde olması sayesinde, kendilerini kamuoyu nezdinde zor duruma düşürecek her konuda sanki olay hiç yaşanmamış gibi bir algı operasyonu yürütmekteler. Bu durumun en somut örneği Kahramanmaraş depreminde ve sonrasında yaşandı. Bölgede insanların yaşadığı sıkıntılar belki aylarca, yıllarca sürecek olmasına rağmen, adeta kamuoyunda depreme ilişkin haberler duyulmaz, görünmez oldu. Benzeri bir durumu yapısal bir krizin içerisinde olan Türk ekonomisi için de söylemek mümkün. Dolayısıyla dünyanın neresinde olursanız olun, iddia edilen konu ciddi bir haberdir. Ancak medyada sadece, RTÜK tarafından sıkça cezalandırılan kanallar dışında bu haberin kendine yer bulabildiğini söylemek zordur. 

Güvenlikçi söylem, özellikle son dönemde artan bir dozda kullanılmaya başlandı. Ancak burada kullanılan dilin suç teşkil etmesinden öte, Anayasanın ruhunu oluşturan “Türk Milletinin devletiyle bölünmez bütünlüğü” ilkesini ihlal ettiğini söylemek yanlış olmaz. Hele İçişleri Bakanlığı koltuğunda oturan bir kimsenin “Seçim bir darbedir” gibi sadece demokratik düşünceye değil, hukuka, akla ve mantığa aykırı söylemi, seçime çok az bir süre kalmışken toplumdaki gerilimi artırmaktadır. Bunun yanında “seçim sonucunu tanımamaya yönelik” söylemler, hem seçim sonrası kamu güvenliğini tehdit edecek bir provokasyona zemin hazırlamakta, hem de seçime bir korku iklimi içerisinde girilmesine yol açmaktadır. Bu tür uygulamaların seçmen davranışlarında güven arayışına yol açtığı bilinmektedir. Sorun şu ki, iktidara karşı oluşmuş bir güvensizlik ikliminde seçmen davranışının öngörülmesi oldukça zorlaşmaktadır.

Belki de bu seçimlerde belirleyici etkenlerden biri, İktidarın kullandığı asimetrik güç ve adaletsiz propaganda sürecidir. Kamu kaynaklarının propaganda amaçlı kullanılması, hiçbir sınır tanımadan etik dışı bir şekilde devam etmektedir. Savunma sanayindeki gelişmeler, seçime giden yolda iktidarın başarısı gibi gösterilmekte, tamamlanmamış projeler, eksiklerine rağmen kamuoyu önüne çıkarılmakta ve algıya yönelik strateji bütün adaletsizliği ile sürdürülmektedir. Oysa Türkiye Cumhuriyetinin 30-40 yıl öncesindeki planlamalarına dayanan savunma sanayi, birçok açıdan engellerle de karşılaşmaktadır. Konunun uzmanları bunları çeşitli medya platformlarında gündeme getirdiği için burada konuya girmek istemiyorum. Ancak daha vahim olan tablo, Savunma Sanayinde iktidara yakınlığıyla bilinen şirketlerin kayırılması ile rekabet koşullarının ortadan kaldırılması neticesinde haksız kazanç ve haksız rekabet sorunları ortaya çıkmaktadır. Yani bir tarafta iktidarın halka aktardığı mesajlar, diğer tarafta gerçekler vardır. İkisi arasında ise hatırı sayılır bir fark oluşmuş durumdadır. 

Sonuç

Gerek iktidar gerekse muhalefet açısından seçim bir “ölüm-kalım” mücadelesi haline getirilmiş durumdadır. Ancak iktidar, adeta bu algıyı destekler şekilde güvenlikçi, inanç temelli ve adaletsiz bir iletişim stratejisi ile hareket etmektedir. Bütün stratejisini hukuka aykırı şekilde kamu kaynaklarından finanse etmekte bir sakınca görmeyen iktidara karşı bazı kamu görevlilerinin destekleyici tutum alması ise, devletin geleceği açısından ciddi soru işaretleri yaratmaktadır. AKP’nin televizyonlarda yayınlanan reklam filmlerinde “Türk bayrağı”, “TSK unsurlarının görseli” ve inanç temelli görseller kullanılması, çok tehlikeli bir oyunun parçalarıdır. Seçim öyle ya da böyle bitecektir. Ancak oluşan kutuplaşma, ülkeyi belki de uzun yıllar giderilemeyecek bir soğuk çatışma iklimine sürükleme potansiyelini barındırmaktadır. 

Parlamenter sistemdeki siyasi etiği mevcut sistemden beklemek aşırı iyimserlik olacaktır. Bu yönüyle ben İçişleri, Adalet ve Ulaştırma bakanlarının istifasına takılmıyorum. Mevcut sistemde sorun çok daha derinde, temeldedir. Halka karşı alenen şantaj, tehdit ve ayrıştırıcı dil kullanılarak girilen bu yol, Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasını tehdit edebilecek tehlikeli oyunlarla sürdürülmekte ve sorumsuz kamu görevlileri açısından bunda herhangi bir beis görülmemektedir. Seçimin sonucundan bağımsız olarak, ülkenin milli birlik ve berberliğine yönelik bu suçların kendi varlığını inanç ve milli söylemlerle meşrulaştırması ise, bu tehlikeli oyunları ete kemiğe büründürmektedir. Adeta şuurunu kaybetmiş bir şekilde savunulan düşüncenin temsilcilerini sağduyuya çağırmanın saçmalığının ve beyhudeliğinin farkındayım. Sadece Türk Halkından sağduyulu bir şekilde sandığa giderek ve sonrasında sandığa sahip çıkarak bir kâbusu sona erdirmesini bekliyorum.  Belki kâbustan uyanabiliriz. 

Kaynakça

(1) https://www.odatv4.com/siyaset/dini-bayragi-ezani-olmayanlar-bay-kemal-i-destekliyor-5659407

(2) https://halktv.com.tr/siyaset/erdogan-cami-avlusunu-miting-alanina-cevirdi-muhalefeti-yuhalatti-733196h 

(3) https://twitter.com/bpthaber/status/1653428324687904768 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ
Dr. Özkan LEBLEBİCİ
Tüm Makaleler

  • 04.05.2023
  • Süre : 6 dk
  • 964 kez okundu

Google Ads