Site İçi Arama

siyaset

Susmak mı, Konuşmak mı?

Örgütlü sivil toplumu siyaseti/siyasi iktidarı sınırlandıran bir kilometre taşı olarak adlandırmak yanlış olmaz. Halk egemenliğinin tanınması ve halkı temsil eden parlamenter sistemlerde sivil toplum üçüncü bir kilometre taşı olarak ele alınabilir.

İnsanın evrimsel süreçte en büyük kazanımı, şiddete başvurmadan kendisini ifade edebilme yeteneğidir. Bunun için geliştirilmiş olan dil, diğer bütün canlılardan çok daha üstün bir iletişim imkânı yaratmıştır. Günümüzde belki de dünyada yaşamın sonunu getirecek olan gelişmelerin tetikleyicisinin insanın iletişim becerisinin gelişmesi olduğu gerçeği, iletişimi tehlikeli yapmaz. Öyleyse kötülüğü başka bir yerde aramak gerekmektedir. 

Rousseau’nun da isabetle belirttiği gibi, insanları kaynakları paylaşmak konusunda kendi ırkına karşı son derece acımasız bir kötülüğe yönelten temel etken, sahiplik dürtüsüyle gerçekleşen mülkiyet hakkıdır. Etrafımıza baktığımızda, sahiplik duygusunun ördüğü bir dünyada yaşadığımızı görmemiz uzun sürmez. İnsanlık, en küçük eşyadan, bütün insanların ortak değerlerini mülkiyet olarak edinmeye kadar her şeyin sahiplenildiği bir mülkiyet düzeninde yaşamaktadır. Bütün toplumların normları, öncelikle mülkiyet ilişkilerini düzenlemektedir. 

Sahiplik bataklığına batmış olan insan, sadece maddi varlıkların mülkiyeti ile tatmin olamadığı için ilişkileri sahiplenmeye başlamıştır. Aile adeta bunun için vardır. Hiç kimse, tanıdıklarının kendinden bağımsız bir birey olduğu gerçeği ile yüzleşmek istemez. Bunun için çocuklarımızın geleceği üzerinde söz hakkımız olduğunu savunuruz. Sevdiklerimizin bizim için ifade ettiği anlamı sever ve sahipleniriz. Beklentilerimiz olmadığında ilişkilerin yeniden tanımlanma ihtiyacı duyulur. Çoğu zaman, bu hastalıklı sevgi, şiddetle özdeşleştirilir. Bu şiddet kimi zaman başka canlının yaşama hakkını tehdit eder. 

Aslında ortada duran koskoca bir iletişim problemi görmezden gelinir. Susmak büyük bir toplumsal değermiş gibi anlatılır. İnsanların kendi sahiplikleri üzerine kurduğu hayal dünyası, bu sessizlik ortamında hiçbir itirazla karşılaşmaz. Böylece kişi, bir şekilde kendi mülkiyeti olarak gördüğü her şeyin tanrısı olmaya çalışır. Bu hastalıklı ruh hali, evinizde beslediğiniz evcil hayvan için de, ilişkide olduğunuz insanlar için de geçerlidir. Cezalandırma, bu işin ölçüsüz bir boyutu haline gelir. Bir tanrı için tebaasıyla iletişim kurmaya çaba göstermek gereksizdir.

Aynı sahiplik duygusunu, toplumdaki çeşitli katmanlarda gözlemlemek mümkündür. Bir toplumda siyasetin ülkenin bütün kurumlarını sahiplenmesi de hastalıklı bir düşüncedir. Bu sahipliğin en kötü tarafı, iletişimi gereksiz görmesidir. Kendini güçlü gördükçe iletişime olan ihtiyacının o derece azaldığını varsayan siyaset, iletişimi tek taraflı olarak kurgulamaya başlar. Siyaset, süreç içerisinde kendini yarı tanrıdan tam tanrı düzeyine taşır. Hangi kul tanrıya “niye böyle yapıyorsun” diye çıkışabilir? Zamanla iktidarda eleştirilere tahammülsüzlük gelişir. Bu nasıl oluşur?

Tarihsel olarak, toplumlarda siyasetin neden sınırlandırılması gerektiğini gösteren sayısız örnek yaşanmıştır. Temel bir olgunun gözden kaçırılmaması gerekir. Devlet adı verilen siyasal örgütün varlığı, belirli bir toprak parçasında egemenlik temelinde bir araya gelen halkın varlığı ile mümkündür. Devleti yöneten mekanizma (iktidar) ihtiyaçlarla kaynaklar arasında bir denge kurar. Bu dengenin aracı, kamu politikasıdır. Bundan dolayı, iktidarın her faaliyetinin temelinde kamu yararı şartı aranır.

Devletin işlevlerini yürütebilmesi için gereken maddi kaynak, büyük ölçüde halkın ödediği vergilerden sağlanır. Vergi gelirlerinin sağlıklı ve sürekli olabilmesi için ise güvenli bir ekonomik ortama ihtiyaç vardır. Bütün bunların arkasında öngörülebilir, hukuka uygun hareket eden ve adaletli bir yönetim olması gerekir. Bütçe hakkı kavramının gelişiminde vergisini ödeyen vatandaşın devletin faaliyetlerinde kamu yararı koşulunu araması yatar. Elbette başlangıçta toplumda elitlerin hak arayışı söz konusu olsa da yüzyıllar boyunca yaşanan gelişmelerle bu hak arayışı, vatandaşın bütçe hakkını ortaya çıkarmıştır. Halkın bütçe hakkı, siyasetin sınırlandırılmasındaki en önemli kilometre taşı olarak görülebilir. Kısaca iktidar, halkın vergisini harcarken sorumsuz davranamaz. 
Bütçe hakkının bir sonraki adımında sivil toplum düşüncesinin geliştiğini görmekteyiz. Artık politik toplumun karşısında kendi özerkliğini inşa eden bir örgütlenme ortaya çıkmaktadır.

Örgütlü sivil toplumun bu anlamda siyaseti ve dolayısıyla siyasi iktidarı sınırlandıran bir diğer kilometre taşı olarak adlandırmak yanlış olmaz. Sonuçta halk egemenliğinin tanınması ve halkı temsil eden parlamentoların oluşturduğu parlamenter sistemlere geçiş, üçüncü bir kilometre taşı olarak ele alınabilir. Elbette demokrasinin gelişmesi, hukuk devleti kavramının ortaya çıkması gibi başka faktörleri saymak mümkündür. Ancak saydığım üç olgunun temel olduğunu düşünüyorum. 
Sivil toplum örgütlerini baskı altına alan bir iktidarın bu nedenlerle sınırlarını aşmış bir siyasi iktidar olduğunu söyleyebiliriz.

Siyasi iktidarın görevi, halkı yönetmek değil, sadece siyasi bir örgüt olan devleti yönetmektir. Sivil toplum örgütlerine haddini bildirme çabasına giren bir iktidar, devlet yönetiminin dışına taşmıştır. Kaldı ki, devleti yönetirken bile bir siyasi iktidarın uyması gereken normlar bulunmaktadır. Hiçbir iktidara demokratik yollarla sınırsız ve koşulsuz bir yetki verilemez. Sadece iktidar bunu suiistimal edebilir. 

Geçtiğimiz haftalarda TÜSİAD (Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği) Yönetim Kurulu Başkanı tarafından yapılan açıklama, iktidar tarafından sert bir karşılık görmüştür. Türkiye’de kurumlar vergisinin %80’ini ödeyen, kamu dışı milli gelirin %50’sini oluşturan, dış ticaretin (enerji ithalatı hariç) %85’ini gerçekleştiren, (kamu ve tarım hariç) kayıtlı istihdamın %50’sini sağlayan bir yapının, (1) sivil toplum örgütü olarak ülke hakkında yorum yapmasının haklılığı bir tarafa, yapılan yorumlarda kullanılan lisanın tamamen hukuka uygun ve saygı çerçevesinde olması bile iktidarı rahatsız etmiştir. 

Açıklamanın ardından TÜSİAD yönetim kurulu başkanının, kolunda polislerle ifadeye götürülmesi, Türkiye’de iktidar ile sivil toplum arasındaki bütün iletişim kanallarının tek taraflı olarak iktidar tarafından kapatıldığını göstermektedir. Bunun iki nedeni olabilir; ya iktidar sivil toplumu politize ederek daha totaliter bir yönetim anlayışına evrilmektedir; ya da ülkedeki sermaye yapısında radikal değişiklikler oluşturulmasını planlamaktadır. Birincisinin olması, ikincisinin olmayacağı anlamına gelmemektedir. Her iki ihtimal de birbirinden tehlikelidir.

Ama sonuç olarak; ülkede artık temel işlevi, örgütlü yapısıyla kamu politikası süreçlerine ışık tutmak olan sivil toplum, iktidar tarafından iletişimsizliğe itilmektedir. Yani susmak artık seçenek olmanın ötesinde zorunluluğa dönüşmektedir.

Medya gücünü orantısız şekilde kullanma kabiliyetini elinde tutan iktidar, TÜSİAD’ın açıklamasının ardından popülist söylemlerle kendisini haklı göstermek istese de Türkiye’nin 5 yıllık CDS puanında aynı günlerde 242’den 256’ya kadar bir yükselme yaşanmıştır (2). Yaşananları siyaset çerçevesinde yorumlamaya çalışıp iktidarın çıkışını haklı görenlerin, uzun dönemde ülkeye etkileri konusunda bir fikirleri olduğunu sanmıyorum. Ancak daha önemli olan, Türkiye’de herhangi bir konuda konuşmanın susmaktan daha tehlikeli hale geldiği bir döneme girildiği korkularının yaratılmasıdır. 

Zaten baskı altında olan sivil toplum örgütlerinin bundan sonra iktidarı rahatsız edecek konularda görüş bildirmesi daha zor hale gelmiştir. Ülkenin menfaati için ihtiyaç duyulan şey iletişimdir, konuşmaktır. Ama iktidarın çıkarları ile ülkenin çıkarları arasında belirgin bir karşıtlık göze çarpmaktadır. TÜSİAD olayı, bunu tartışmaya yer bırakmayacak şekilde göstermiştir. İktidar gerek gösterdiği tepki ile gerekse kamuoyuna verdiği mesajlarla iyi bir sınav vermemiştir. 

Hesap verebilir ve öngörülebilir olmak, iktidarların iyi niyetine kalamaz. Hesap soramayan halk, iktidarı tanrılaştırır. Tanrılaşan iktidar, iletişim kuramaz ve eleştiri kabul etmez. İktidar gücünün yıkıcı etkisini hisseden halk açısından artık tek bir soru vardır; susmak mı, konuşmak mı?

Son söz; iletişimsizlik bütün kötülüklerin anasıdır.

(1) https://tusiad.org/tr/tusiad/hakkinda

(2) https://www.worldgovernmentbonds.com/cds-historical-data/turkey/5-years/

Dr. Özkan LEBLEBİCİ
Dr. Özkan LEBLEBİCİ
Tüm Makaleler

  • 01.03.2025
  • Süre : 3 dk
  • 734 kez okundu

Google Ads