Site İçi Arama

siyaset

Türkiye’de Siyaset ve Toplum Stockholm Sendromundan Neden Kurtulamıyor?

İnsan dediğimiz varlıklar, duyguları kolayca manipüle edilebilen canlılardır. Bilinç altına atılan fikirler, gizli mesajlar, görsel ve işitsel iletişimin zirve yaptığı çağımızda biz insanlara aralıksız iletiliyor.

İnsan gelişimine en çok faydası olan kitapların, insan psikolojini ele alan kitaplar olduğunu artık çok iyi biliyorum. Yine biliyorum ki, zihinlerimizdeki prangalarının kırılması, her türlü ideoloji ve dogmalardan korunması için aklımızın sınırlarını zorlamamız gerekiyor. Eğer ki akıl dediğimiz şey doğru bilgiyle yeterince yoğrulmamış ise, o insan sadece cehaletin kurnazlarına yol vermekten öteye bir yaşam sürememektedir. 

Şüphesiz bilgi çağında yaşadığımız doğrudur. Ama doğru bilgiye, hakikate ulaşmak bir o kadar da zor değil midir? Yazılarımda olabildiğince toplumu bilgilendirmeyi, doğruları dile getirmeyi, bunları güzel Türkçemizle anlatmayı hedefliyorum. Her birimizin insan onuruna yaraşır bir yaşam sürmesini arzu ediyorum. Kurnazlara, çapsızlara, asalaklara, sömürenlere, kısacası kötülere boyun eğmeden, iyi insan olmamız ve erdemli bir yaşam sürmemiz gerektiğine inanıyorum.

Dilerseniz bu çerçevede kısaca Stockholm Sendromundan biraz bahsedelim. Bireylerin kendisini zor durumda bırakan ve hatta yıpratan durumlara boyun eğmesi, bu durumu savunması, görmezden gelmesi, mağdur edilmesine rağmen ezenin yanında olması, hatta ezen kişiye karşı olumlu duygu beslemesi Stockholm Sendromu olarak tanımlanıyor. İsveçli Psikiyatr Nils Bejerot tarafından ortaya atılan bu sendrom, ismini 1973 yılında İsveç'in başkenti Stockholm'de gerçekleşen başarısız bir banka soygunundan almış. Ağustos 1973'te Sveriges Kreditbank'ın dört çalışanı, bankanın kasasında altı gün rehin tutulmuş ve sonunda kurtarılmışlar. Ancak, olayın ilginç yanı, rehinelerin kurtarılırken polis tarafından müdahale edilen soygunculara karşı besledikleri ve açığa vurdukları bağlılık hissi olayı takip eden uzmanların gözünden kaçmamış. Rehineler, polis müdahalesi esnasında ve sonrasında soyguncuların zarar görmelerine karşı çıkmışlar. Üstelik soyguncuların serbest bırakılması için bile mücadele etmişler. Serbest kalan rehinelerin soygunculara yönelik sergiledikleri bu davranışa, sendroma daha sonra Stockholm Sendromu denmiş. 

Bu yaşanan gerçek olaydan sonraki yıllarda yaşanan benzer olaylar da gözlemlenmiştir. Ancak, sadece rehine durumlarında değil, meşruiyetleri ve politikaları tartışmalı siyasi liderlere veya ideolojilere karşı duyulan tutkulu inançlarda da benzer bağlılık hislerinin olduğu görülmüştür. Bu durum, Politik Stockholm Sendromu olarak da adlandırılmaya başlanmış. 

Politik Stockholm Sendromu, insanların siyasi liderlere veya ideolojilere karşı tutkulu inançlarını sorgulama ve eleştirme konusunda zorlanabilecekleri, hatta yanılgıya düşebilecekleri durumlar yaratabiliyor. Bunun olmaması için her şeyden önce nedenle, siyasi partilerin üyeleri, liderlerinin veya partilerinin bir şekilde hata yapabileceğini kabul edebilmeleri gerekiyor. Bununla birlikte Politik Stockholm Sendromu ile ilgili araştırmalar, bu durumun siyasi liderlerin veya ideolojilerin insanlar üzerindeki etkisinin daha da önemli hale geldiğini göstermektedir. 

Gerçekten de bazı durumlarda bu siyasi liderler veya gruplar, bu etkinin farkında olarak potansiyel seçmeni kendi yol haritalarına, takip ettikleri ideolojiye bağımlı hale getirebiliyorlar. Bunların takipçileri de öğrenilmiş çaresizlik, bulunan durumdan da daha kötüye gidileceği fikri, mevcut çıkarını kaybetme gibi korkularla ne kadar kötü bir durum içerisinde olsalar da mantıksız kararlar alabiliyorlar. Zira insan dediğimiz varlıklar, duyguları kolayca manipüle edilebilen canlılardır. Bilinç altına atılan fikirler, gizli mesajlar, görsel ve işitsel iletişimin zirve yaptığı çağımızda biz insanlara aralıksız iletiliyor. 

Oysaki her birimiz, kendi geleceğimize, siyasi tercihlerimize ilişkine karar verirken duygularımızdan ziyade mantıksal çıkarımlara, akla dayanan değerlendirmelere esas almalıyız. Biliyoruz ki günümüz Türkiye’sinde siyaset ve medya artık tümüyle düşmanlıkların ve kamplaşmaların kapanında kıvranan bir cehaletin egemenliği altında kıvranıyor. Ağzı olanın konuştuğu, kimsenin kimseyi dinlemediği bir dönemdeyiz. Bilen, bilmeyen herkes konuşuyor. Siyasî liderler, onların sözcüleri de boyna konuşum duruyorlar. Basın kuruluşlarında köşe başını kapanlar, ekranların bekçileri değnekçi yorumcular da öylesine konuşup duruyorlar. Papağan gibi aynı şeyleri tekrarlıyorlar. Bu hengamede siyasette, medyada, toplum yaşamında doğruyu söyleyenlere ya sıra gelmiyor ya da doğrulara kulak verilmesi istenmiyor. Konuları derinliğine bilenlerin dile getirdiği aklın ve bilimin sesleri, düşmanlık ve cehaletle bezenmiş kuru gürültü arasında maalesef boşa gidiyor. Çünkü televizyonlarda sözde tartışma programlarında, söyleşilerde amaç bir şeyleri aydınlatmak, toplumu gerçekten bilgilendirmek olmuyor. Genel çerçeve ideolojik çizgilere göre çizilmiş durumdadır. Hâl böyle olunca mikrofonu kapan karşı tarafa vuruyor ve işin garibi bundan da nemalanıyor. Çünkü artık Türkiye’de bir konuyu düşmanlıkların, cephelerin, taraftarların kör inançlarının dışında, soğukkanlı, akıl ve bilim yoluyla tartışmak pek de olanaklı gözükmüyor. 

Bu noktada beni korkutan şey, siyasetten kaynaklanan ve medyayı da egemenliği altına alan bu tutum ve davranışın özel yaşamları da etkiliyor olmasıdır. Pek çok dostun, arkadaşın, siyasal ve ideolojik cepheleşme adına aralarında ilişkilerini bozmalarına şahit oluyorsunuzdur. Oysa yaşam ne sadece siyasettir ne de sadece ideolojik duruştur. Rekabet ve üstünlük kavgası da değildir. Özel yaşamın sevgileri, dostlukları, paylaşımları, birliktelikleri, vefası, dayanışması, hayatın güzellikleridir. Bu güzellikler, siyasetin, ideolojinin, kamu yaşamının dayattığı sorunları ve ilişkileri çaprazlama kestiğini toplum hayatının yapı taşları bireyler görebilmelidir. 

Bu arada Stockholm Sendromuna geri dönersek, basitçe güçlüden, zalimden etkilenmek biçiminde özetlenebilecek bu sendromu yenmenin tek yolu akıl ve mantık yoludur. Şüphesiz bu sendromu, sadece rehin alınan kurbanların kendilerini rehin alan zorbalara destek vermeleri basitliğinden çok daha önemli, derin ve karmaşıktır. Ama özünde celladına âşık olmak, ona boyun eğmekle eşdeğerdir. Boyun eğmeden yaşam sürmek ise bu aşka son vermekten geçer. 

Saygı dolu sevgiyle

Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Tüm Makaleler

  • 03.03.2024
  • Süre : 3 dk
  • 433 kez okundu

Google Ads