Site İçi Arama

strateji

İstihbaratta “Anglosakson Yaklaşımı”, Türkiye ve NATO

Anglosakson istihbarat anlayışının temel hedefi, batı uygarlığını ve batının stratejik çıkarlarını korumak ve kollamak için teşkil edilen ayrıcalıklı konumu sahip olduğu bütün imkânları kullanarak, muhafaza etmektir. Anglosakson istihbarat mantığı, “Tarihin akışını kendi haline bırakmayı değil, kontrol altına alarak kendi lehine değiştirmeyi” amaçlamaktadır.

Soğuk Savaş dönemi, iki Süper güç olan ABD önderliğinde Batı Bloku ile Sovyetler Birliği'nin önderliğinde Doğu Bloku ülkeleri arasında Truman Doktrini'nin ilanından (1947) SSCB'nin dağılmasına (Aralık 1991) kadar devam ettiği kabul edilen uluslararası siyasi ve askeri gerginlik dönemidir. Bu dönemde, Avrupa’da iki kutuplu düzen ortaya çıkmıştır. Bir tarafta liberal ekonomiyi esas alan ve liderliğini ABD’nin yaptığı Atlantik yapısı ve onun karşısında, Sovyetler Birliği’nin liderliğini yaptığı karşı blok.

Bu dönemin (Soğuk Savaş) başındaki ABD ve Avrupa’daki müttefikleri SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) tehditine karşı, savunma ve güvenlik endişeleri ile 4 Nisan 1949 tarihinde Kuzey Atlantik Antlaşmasını (1) imzalayarak NATO teşkilatını kurmuşlardır.  

Soğuk savaş döneminin sonlarında, başta Sovyetler Birliğinde olmak üzere Moğolistan, Kamboçya ve Güney Yemen'deki komünist rejimler çökmüştür. Nitekim Aralık 1991'de SSCB resmen parçalanmış ve bağımsızlığını ilan eden 15 ülke “Bağımsız Devletler Topluluğu” nu oluşturmuşlardır. 

Sonuçta Amerika Birleşik Devletleri dünyanın tek süper gücü olarak ayakta kalmayı başarmış ve Soğuk Savaş bu şekilde sona ermiş olmuştur. 

ABD hemen akabinde, dünyayı kendi çıkarlarına göre şekillendirmek amacı ile liberal ekonomiyi ve serbest ticareti esas alan, kurumları ile birlikte yeni bir dünya düzeni kurma gayretleri için kollarını sıvamıştır. Bu doğrultuda, II. Dünya Savaşı yıllarında İngiltere ile arasında imzalanan UKUSA Antlaşması ile başlatılan istihbarat temelli dünyaya hâkim olma yolundaki “Anglosakson Sistemi”ni tam manası ile uygulamaya koyma kararını vermiştir.   

İstihbaratta “Anglosakson Yaklaşımı” nedir?

Öncelikle İngiltere’nin etkisi altında olan Anglosakson (2) sisteminde, istihbarat yapılanmasına dünyanın diğer kültürlerinden farklı bir anlayış geliştirilmiştir. Anglosakson kültüründe istihbaratın karşılığı olarak zekâ, akıl, bilgi anlamına gelen “Intelligence” sözcüğü kullanılmaktadır.

Anglosakson istihbarat anlayışının temel hedefi, batı uygarlığını ve batının stratejik çıkarlarını korumak ve kollamak için teşkil edilen ayrıcalıklı konumu sahip olduğu bütün imkânları kullanarak, muhafaza etmektir. 

Anglosakson istihbarat mantığı, “Tarihin akışını kendi haline bırakmayı değil, kontrol altına alarak kendi lehine değiştirmeyi” amaçlamaktadır. Bunun maksatla, etki ve ilgi alanındaki ülkelerde, istihbarat oyunlarını, örtülü askeri-siyasi-ekonomik operasyonları, devlet yönetimlerini etki altına almayı, siyasi ve askeri darbeleri, seçim provakasyonlarını, medya üzerinden yürütülen psikolojik savaş ve algı yönetimi tekniklerini ve provokatif şiddet yöntemlerini sıklıkla kullanabilmektedir.

Soğuk Savaş'ın başındaki Sovyet tehdidine karşı kurulan NATO, kuruluşundan itibaren öncelikle ABD’nin kurduğu yenidünya düzeni ve ABD çıkarlarına hizmet olmak üzere üye devletler için de güvenlik ve savunma taahhütleri sunan bir örgüttü. Örgütün temel kuruluş amacı Atlantik coğrafyasının güvenliğini sağlamaktı ve bu örgüte İkinci Dünya Savaşı sonrası şartlarda, tehdit olarak değerlendirilen SSCB’ne ve onun peyki olan Varşova Paktına (3) üye ülkelere karşı ihtiyaç duyulmuştu. Sovyetler Birliği’nin dağılması ile bu tehdit ve NATO’nun kuruluş amacı ortadan kalkmıştı. Peki NATO’nun bundan sonraki pozisyonu ne olacaktı? Güncelliğini kaybetmiş, kabul görmesi imkânsız bir amaç ile örgütün yoluna devam etmesi beklenemezdi. İttifak üyelerinin ortak güvenliğine tehlike oluşturacak farklı tehdit unsurları belirlenmeliydi.

Bu minvalde NATO içinde süratle yeni vizyon ve konsept çalışmaları başlatıldı. Tehdit değerlendirmelerinde SSCB dağılmış ve yerine eski devletin küllerinden Rusya Federasyonu (RF) ortaya çıkmıştı. Bu yeni devlet belki “Tehdit” olarak kategorize edilemezdi fakat yine de “Potansiyel Tehdit” veya “Risk” olarak dikkate alınması gerekirdi. Bu konuda ABD ve İngiltere’nin başını çektiği ağababa ülkeler  diğer üye devletleri ikna ederek ve söz konusu  bir kademe düşük tehdit derecelendirmesini yapay tehditlerle destekleyerek NATO’nun   bu güne kadar ayakta kalmasını sağlamışlardır. Bilahare ABD, Rusya Federasyonu’nun potansiyel tehdit olarak algılanmasını ve NATO’nun yaşamını sürdürülmesini kendi çıkarlarına uygun gördüğü için, eski Varşova Paktı üyesi ülkelerini NATO üyeliğine dahil ederek NATO’yu doğuya doğru sürekli genişletti.

1900’lü yıllarda sahne alan “Asimetrik Tehdit” dünya ülkeleri ve NATO başta olmak üzere uluslar arası örgütlerin tehdit algılamaları ve mücadele yöntemlerini tamamen değiştirmeleri mecburiyetine yol açmıştır.

Asimetrik Tehdit / Gayri Nizami Harp kapsamında Terörle/Teröristle  Mücadele de klasik yöntem ve stratejiler güncelliğini yitirdiğinden NATO’da yeni arayışlar içine gidilmiştir.

Bu çabalar paralelinde NATO’yu ayakta tutabilmek için örgütün kuruluşunda belirlenen görev alanının dışında kullanılmasına şahit olunmuştur. Özellikle ABD’de yaşanan 11 Eylül Terör Saldırılarından bu yana NATO’nun misyonuna yönelik beklentiler de değişmiştir. Nasıl mı? Müttefik ülkeler ilk defa NATO Antlaşmasının beşinci maddesini yürürlüğe NATO kuvvetlerinin Afganistan’da kullanılmasına yetki vermişlerdir. Diğer bir ifade ile; bölgesel çatışmalarda ve uluslararası terörizmle mücadelede NATO’ya yeni görev ve misyonlar yüklenmeye çalışılmıştır. Bu da farklı çıkar ve siyasi anlayışlara sahip müttefikler arasında ciddi sorunlara gebe olacağı öngörüsünü kuvvetlendirmektedir.

SSCB tehditinin ortadan kalkmasıyla birlikte NATO Tehdit Değerlendirmelerinde birinci sıraya oturan “Terörizm Tehditi” ile birlikte NATO, Mayıs 2012’de, “Terörizmle Mücadele Konsepti”ni yayımlamıştır. Konseptin üç temel sacayağı: Farkındalık (Awareness), İmkân ve Yetenekler (Capabilities) ve Angajman (Engagement)’dır.

1. Farkındalık (Awareness): Burada terörist tehditlere karşı ittifak bünyesinde istişare, istihbarat paylaşımı, stratejik analiz ve değerlendirmeler yoluyla üye devletlerin farkındalıklarının sağlanması ve arttırılması amaçlanmaktadır. Böylece ittifak üyesi ülkelerin terörist saldırılara karşı korunması hedeflenmektedir. 

2. İmkân ve Yetenekler (Capabilities): Söz konusu tehditlerin bertaraf edilebilmesi için gerekli imkân ve kabiliyetlerin geliştirilmesi kastedilmektedir. 

3. Angajman (Engagement): NATO’nun müttefik ülkelerin yerel düzeyde terörizmle mücadele kapasitelerinin artırılması, operasyon bölgelerindeki yerel unsurların eğitilerek ve örgütlenerek savaştırılmasıdır. (Böylece çatışma bölgelerinde çok sayıda NATO askerinin konuşlandırılmasına gerek kalmayacaktır.)

Angajman  şu anda kriz ve çatışma bölgelerinde NATO eliyle değil ülkelerin kendi inisiyatifleri dahilinde yapılmaktadır.

Bu konseptle beraber güya, NATO bünyesinde terörle mücadelede işbirliğini güçlendirecek bir ‘İstihbarat Paylaşım Merkezi’ kurulacak (sözde ve planlama olarak var ama uygulamada etkin değildir) ve bir de ‘Özel Görevli Koordinatör’ atanacaktı.

Bu konseptin uygulanması henüz  gerçekleşmemiştir.  

NATO’nun bu konsepti, yine aynı tas aynı hamam. Zira askeri unsurlar, NATO adına doğrudan sıcak çatışmalar içerisinde yer almayacak. 

NATO’nun Terörizmle Mücadele Konsepti çerçevesinde öncelikle istihbarat ve eğitim sağlamaya dönük, ağırlıklı olarak lojistik nitelikte destekleyici mahiyette olacak. 

Öte yandan bu konseptin uygulanamaması, Müttefik ülkeler arası bireysel çıkar ve politikaların farklılaştığı bir ortamda, ortak politikaların üretilmesi  ve icrası da bu durumda ortaya çıkan karşılıklı güven sorunu nedeniyle zorlaşmaktadır. Bu da İttifakın, somut amaçlar çerçevesinde varlık nedeninin ve geleceğinin sorgulanmaya başladığı bir belirsizliğe doğru hızla sürüklenmesine neden olmaktadır.

Nitekim, Macron NATO’nun beyin ölümü gerçekleşmiştir diyor…

Trump ben niçin Avrupa’nın güvenliği için para vereyim diyor…

Akıl verme, nasihattan öte değil. MÜTTEFİKLER ARASI YAYGIN OLAN ESPİRİ “Not action Talk only”. GERÇEĞİ Mİ YANSITIYOR ACABA?

NATO nihayetinde Her kafadan bir sesin çıktığı ve sonunda ABD’nin dediğinin olduğu bir kuruluş.

NATO ve BM üyesi bir ülkenin terörist saydığı , ve hatta NATO dokümanlarına bile terörist olarak girdiği bir terör örgütü ve onun unsurları NATO üyelerinden bazıları tarafından özgürlük savaşçısı olarak nitelendirilip hürmet görüyorsa 

NATO’nun 5’nci maddesi (4) olan kollektif savunma (üye ülkelerden bir veya birkaçına yapılmış saldırı tüm ülkelere yapılmış saldırı olarak göz önünde bulundurulacaktır.) ilkesi nasıl uygulamaya geçirilebilir.

Bu ilke 11 Eylül 2001’de ABD de yapılan terörist saldırısı sonrasında işte bu NATO Şartı'nın bir üyeye yapılan bir saldırının tüm üyelere yapılmış olacağını belirten 5'inci maddesi ilk kez yürürlüğe konuldu.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), saldırıları kınadı ve "terörle mücadele konusunda" her türlü askeri adımı atmaya hazır olduğunu ilan etti

Fransa’daki terör saldırısında da hakeza öyle.

Fakat bize gelince haklı ve hukuki terörle mücadele sınır ötesi harekatlarımıza bile bırakın destek olmak köstek olunuyor.

BM 51'inci madde ve NATO 5nci madde niye bize işlemiyor? LÜTFEN BUNU KENDİ SAĞDUYU VE OBJEKTİF BAKIŞ AÇINIZA GÖRE SORGULAYIN VE AKLINIZDA TUTUN.

Türkiye ve NATO 

Soğuk Savaş döneminin jeopolitik şartlarında Türkiye, NATO üyesi olarak Atlantik yapısına bütünü ile angaje olmuştur. O süreçte Türkiye, Atlantik yapısı içinde, kanat ülkesi olarak Güneydoğu Avrupa’nın güvenlik sorumluluğunu üstlenerek bir Avrupa ülkesi olarak kabul görmüştür. 

Ancak “İstihbarat” açısından konuya yaklaştığımız takdirde, 1950’lerden itibaren ABD ve NATO’nun istihbaratına bağımlı kılınmamız, milli çıkarlarımız yerine ittifak çıkarlarını gözetmeye yöneltilmemiz ve akabinde kendi milli istihbarat faaliyetlerimizin milli vasfını bir kenara bırakıp bu konuda başkalarının avucuna bakmamız, NATO müttefikliği şemsiyesi altında başta Amerika olmak üzere diğer NATO üyesi yabancı emperyalist ülkelerin  istihbarat birimlerinin Türkiye’ye sızması, bizlerin zamanla İstihbarat alanında kazanılan değerlerimizi kaybetmemizin sonucunda bu alanda en az 50 sene geride kalmamıza yol açmıştır.

Tabii ki bu geri kalmışlığımız beraberinde ülke olarak çok büyük fırsatları elden kaçırmamıza, sürekli kandırılmamıza, bir çok risk ve tehditlerle cebelleşmemize, devamlı savunma harcamaları yapmaya yöneltilerek  (Yapay olarak Bulgaristan da fazlalık bir ordu yaratılarak tehdidin abartılması) diğer sosyal, ekonomik, sanayi, eğitim ve kültürel yatırımları göz ardı etmemize yol açmıştır.

Öte yandan güncel durum itibarıyla Türkiye’nin can simidi ve göz bebeği olarak görünen ordumuzun emperyalist ülke/ülkeler tarafından kontrol altında tutulmaya çalışılması, kendi inisiyatif ve yörüngelerinin dışına çıkmasına müsaade edilmemesi, ele avuca sığmaz vaziyete geldiğinde ise pasivize edilmesi senaryolarına şahit oluyoruz. 

NATO’nun değişen tehdit algılaması ve değişik alana evrilen dünya konjöktürü neticesinde Türkiye, Atlantik yapısı içinde bir Ortadoğu ülkesi olarak algılanmakta ve istikrarsız Ortadoğu ile Avrupa arasında varlığı ile tampon oluşturduğu için önem kazanmaktadır.

Ayrıca Türkiye, NATO’nun Rusya’yı çevreleme hattında kritik bir bölgede yer aldığınadn ABD için önemlidir. 

İçinde bulunduğumuz jeopolitik şartlarda, yeni cephe hattından oldukça uzakta bulunan ve Rusya’yı tehdit olarak değerlendirmeyen Fransa, Almanya ile Rusya ile iyi ilişkiler içinde bulunan Türkiye gibi kilit NATO üyesi ülkelerin tutumu, ABD’yi rahatsız etmektedir. Çünkü, Amerikan savunma sanayi sektörünün ihtiyaçları için NATO’nun yaşamını sürdürmesi ve bunu sağlamak için de Rusya’nın tehdit olarak algılanmasının devam etmesi gerekmektedir.

Bu yüzden ABD, Rusya’yı yeni bir cephede, Baltık ülkeleri-Polonya-Romanya-Bulgaristan-Karadeniz-Türkiye-Güney Kafkasya-Afganistan hattında çevrelemeye çalışmakta ve Rusya’yı karşı tedbirler almaya zorlamaktadır.

ABD ve Avrupa, Türkiye’nin Rusya’ya yanaşmamasını, S-400 ve MİG savaş uçakları almamasını istiyordu… Çünkü S-400 bizi ABD-Batı ve İsrail saldırısına karşı koruyacak… Hem de Batı’nın potansiyel taşeronu Yunanistan’ın üzerimize saldırtılması hayallerine ciddi bir set çekecek…

Ancak, Türkiye kendi bekası ve milli çıkarlarını gözeterek, son yıllarda Rusya ile  geliştirdiği stratejik ilişkileri muhafaza etmek adına ABD dayatmalarına karşı direnç göstermek zorundadır. Çünkü devletlerarası ilişkiler duygusal platformlar üzerinde yürütülmez;  Ben şu devlete küstüm, bu da bize yapılır mıydı? Nerede kaldı kardeşlik, mertlik, dostluk ve ortaklık? gibi hamaset kokan sözlerin geçerliliği yoktur. Devletlerarası ilişkilerde kazan-kazan prensibi geçerlidir ve karşılıklı menfaatler esastır. 

Diğer taraftan bir bakıyorsunuz ABD, Rusya ile rekabet ve işbirliği içinde, yükselen Çin’i kontrol etme ve Ortadoğu’daki petrol ve doğalgaz enerji kaynaklarını kimseye kaptırmama derdindedir.

Avrupa ülkeleri kendi aralarında parçalanma eşiğindedir. NATO yerine Avrupa Ordusu kurmak istiyorlar ama kuramıyorlar.

Türkiye Suriye’de önce ABD ile iş tuttu, sonra Rusya ile… Zaten ebedi dostluklar ve düşmanlıklar tarih boyunca hiç olmadı. Tarihe ve çağa göre dostlar ve düşmanlar hep değişti.

Osmanlı’nın ezeli düşmanı Rusya, Sovyet döneminde Atatürk’ün ve Kurtuluş Savaşı’nın biricik dostu ve destekçisi oldu… Şimdi de Rusya dost safında görünüyor…

ABD-İsrail ve Avrupa ülkeleri, Türkiye’nin gücünü ve bölgedeki iddiasını kırmak için bölgede YPG/PKK silahlı güçlerine dayalı bir Kürdistan kurma projesini gerçekleştirmeye çalışıyorlar… Bunu da Kürtleri koruma adına yaptıkları reklamını yapıyorlar… Çok yönlü oyun…

İsrail ve ABD o bölgede var oldukça Kürdistan projesinden ve Türkiye’yi bölüp, parçalayıp, suyu ve petrolü kontrol eden İsrail+Kürdistan, yani Büyük İsrail projesinden asla vazgeçmeyecekler.

Demek ki, bölgede en azından bir "düşman" belli ve net: “İsrail”

ABD-İsrail işbirliği şimdi daha yakın tehdit olarak gördüğü İran’ı bölüp, parçalayıp, gerekirse vurmaya yönelik… Hedeflerindeki ikinci ülke ise Türkiye…

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Barış Pınarı Harekâtı üzerine stratejik karar alma mekanizmasında bir koordinasyon olmadığını belirtip: “Şu anda yaşadığımız NATO'nun beyin ölümüdür” dedi.

İşte bundan sonra NATO'nun yapısı, özellikle de ittifakın karar alma mekanizması tartışılmaya başlandı.

Tartışılan nedir? NATO'da tüm kararların ittifakla alınması zorunluluğu. Eğer bu mekanizmada değişikliği gidilirse, NATO'nun varlığını sürdüreceği empoze ediliyor.

Fransa, son yapılan NATO zirvesi öncesi NATO'nun değerleri odaklı vizyon tartışması için  “küçük bir akil adamlar”, Almanya ise Genel Sekreter Stoltenberg liderliğinde “NATO uzmanlar” grubu kurulmasını ve “İttifakın stratejik karar alma mekanizmasına ilişkin siyasi tartışma başlatılmasını” önerdi. Fakat şunu da vurgulamak gerekir, bu öneriler yeni değil. 14 yıllık geçmişi var. Ana hedef ise Türkiye'yi karar mekanizmasının dışına çıkarmak; Çünkü orta vadede önce Rum kesiminin, ardından İsrail'in NATO'ya üye yapılması amaçlanıyor.

Fakat her ne hikmetse NATO içinde böyle sinsi projeler yavaş yavaş, alıştıra alıştıra veya koz olarak kullanılarak, baskı uygulayarak ve zorlayarak eninde sonunda hayata geçirilebiliyor. Örneğin, İsrail’in NATO üyeliği hedefi kapsamında, 2005'te İsrail'in NATO'ya yakınlaştırılması planları hazırlandı ve buna tüm Avrupalı liderler “olur” verdi. Şimdi el altından bu projenin safha safha uygulaması yürütülüyor (5). Yine Akdeniz Diyaloğu Projesi'nde İsrail'le birlikte oynadığı rol sebebiyle Fransa'nın NATO'nun askeri kanadına dönmesi hedefi vardı. O hedef 2009'daki NATO Zirvesi'nde Türkiye'nin herhangi bir veto girişimi olmaksızın sessiz sedasız halledildi.  Öte yandan, Bal gibi, derler ya baba baba, öyle veya böyle teröre destek veren Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üyelikleri süreci işletiliyor.

Sonuç ve Değerlendirme

İmparatorluk köküne ve geleneğine dayanan dünyada sayılı ülkelerden biri olan Türkiye konumuna binaen çetin coğrafi koşullar içinde, dört bir yanı savaş, kargaşa, kaos ve istikrarsızlıklarla dolu bölgesel bir facianın orta yerinde hala sapasağlam ve dimdik olarak ayakta duruyor.

Her ne kadar günümüzde NATO, Türkiye’nin güvenliğine katkı sağlamasa ve hatta bazı NATO üyesi ülkeler, Türkiye için güvenlik sorunu oluştursa da, Türkiye’nin NATO üyeliğini sürdürmesi, bu şartlarda da çıkarlarına daha uygundur.

Türkiye, NATO’da, Terörizm konusunda, ittifak üyelerinden bazılarının ittifakın ilke, prensip ve kurallarını hiçe sayan çifte standart tutum, davranış ve söylemleri karşısında NATO üyeliğini sorgulamak yerine oyuna gelmeden, tuzağa düşmeden ısrarla;

NATO Karargâhları teşkilatı içinde karar mekanizmalarına direk tesir eden “kritik ve icracı” kadrolara talip olunarak bu kadroların alınması, 

NATO’nun imkânlarından azami faydalanılması, haklı talep, çıkar ve menfaatlerimizin duyurulması ve hayata geçirilmesi için NATO’nun asker ve sivil kadrolarına, yabancı dil bilgisi başta olmak üzere işinin ehli, tecrübeli, bilgili ve görgülü, liyakat sahibi personel seçilmesi, 

Müttefiklerin ileri düzey istihbarat paylaşımı ve harekâtın müşterek icrasına (Md.5 Kollektif savunma) zorlanması üzerinde durmalıdır.

Dipnotlar

(1) Kuzey Atlantik Antlaşması, 4 Nisan 1949 tarihinde Washington'da imzalanan ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'nü (NATO) kuran antlaşmadır. Antlaşma, ABD'nin Avrupa güçleriyle olan kolektif savunma düzenlemesinin bir parçasıdır. Üyeler, Birleşmiş Milletler Şartı'na uygun olarak, Kuzey Atlantik bölgesinde istikrar ve refahı teşvik etmeyi amaçlarlar. NATO, Finlandiya'nın da katılmasıyla 31 üye sayısına ulaşmıştır.

(2) Anglosakson, 5 ve 6. yy.’da Britanya Adasına göç edip ele geçiren, Angluslar, Saksonlar ve Jütilerden oluşan Cermen halklarına verilen isimdir. 11. YY.’da Norman İstilasından sonra Anglosakson sözcüğü İngiliz anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Anglosakson tabiri günümüzde İngiliz soyundan gelen beyaz ırkları tanımlamakta kullanılır.

(3) Varşova Paktı, 14 Mayıs 1955 tarihinde Varşova'da, sekiz sosyalist ülkenin imzaladığı "Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması" ile kurulan askeri ve siyasal birlik. Antlaşmayı imzalayan ülkeler Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Macaristan, Polonya, Romanya ve SSCB'ydi.

(4) Madde 5, casus foederis'i tanımlar. Her üye devlet, 6. Madde tarafından tanımlanan bölgelerde (Sadece Avrupa, Kuzey Amerika, Türkiye ve Atlantik adalarında bulunan üye devletlerin topraklarını kapsar) bir üye devletine karşı düzenlenen bir silahlı saldırının hepsine karşı düzenlenmiş bir saldırı olarak kabul etmeyi taahhüt eder. Böyle bir saldırı durumunda, her üye devlet, "Kuzey Atlantik bölgesinin güvenliğini yeniden tesis etmek ve sürdürmek için gerekli gördüğü herhangi bir eylemi, silahlı kuvvetlerin kullanımı dahil" alarak yardımcı olmalıdır. Bu madde yalnızca bir kez harekete geçirilmiş olsa da, birçok diğer durumda değerlendirilmiştir.

(5) 9 Temmuz 2008'de ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nde yapılan “Avrupa ve İsrail: Üyeliğe Doğru” konulu bir toplantıda ise “İsrail’in AB ve NATO üyeliği” masaya yatırıldı. Toplantıda, AB üyeliği artık iyice zorlaşan Türkiye için farklı bir model üzerinde durulması gerektiği vurgulanırken, bu modelin İsrail için de düşünülmesi, özetle Türkiye ve İsrail'in “Tam üyelik” olmayan başka bir ilişki biçimine tabi tutulması konuşuldu.

Araştırmacı Yazar, Akademisyen Murat Dikkaş
Araştırmacı Yazar, Akademisyen Murat Dikkaş
Tüm Makaleler

  • 14.01.2024
  • Süre : 6 dk
  • 715 kez okundu

Google Ads