logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
stratejisiyaset

Demokrasi ve Kamuda Liyakate Dayalı Yönetim

Aydınlanma dönemi filozofları liberal demokrasi anlayışını savunurken eşitlik, özgürlük ve kardeşlik ilkeleri üzerinden tüm toplumun çıkarlarını ön planda tutan yönetimleri önermişlerdir. Böylece, modern Batı toplumlarında seçimlerin demokrasinin temel parametresi olarak kabul edilmesine ve halkın temsiline dayanan bir anlayışla devletin yönetilmesi için parlamenter demokratik sistemin devreye girmesine tanıklık edilmiştir.

Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 10.08.2022
  • Süre : 4 dk
  • 195 kez okundu

Başarı ve hak etmeye dayalı olmayan ancak tanıdık, eş-dost, ahbap, akrabalık gibi nedenlerle insanların işe alınması, ahlaki olarak hak edilmeyen bir durum olmakla birlikte bu türden edinimler ülkenin kalkınması ve toplumun geleceği için risk ve tehlikeler taşımaktadır. Devlet yönetmenin zor bir zanaat olduğu, özellikle de yönetenler tarafından hep söylenir. Bu zorluk, ülkelerin anayasalarında belirtilen hükümlerden, ülkenin benimsediği yönetim rejiminden ve her yöneticinin kamusal yarar anlayışı ile yönetme tarzından kaynaklanmakla birlikte yönetilenlerin talep ve ihtiyaçlarını nasıl karşıladığı ile de alakalıdır.

Özellikle Batı toplumlarında öne çıkan devlet yapısı, en gelişmiş sistem olarak genel manada kabul görür. Devlet yönetimi iktidar mensupları, muhalefet partileri, askeri ve sivil bürokrasi, kamu ve özel sektör kuruluşları, farklı etnik ve dini mezheplere ait topluluk ve cemaatler, demokratik kitle ve sivil toplum örgütleri, medya vb. gibi çoklu paydaşlar üzerinden gerçekleşmektedir.

Aydınlanma dönemi filozofları liberal demokrasi anlayışını savunurken eşitlik, özgürlük ve kardeşlik ilkeleri üzerinden tüm toplumun çıkarlarını ön planda tutan yönetimleri önermişlerdir. Böylece, modern Batı toplumlarında seçimlerin demokrasinin temel parametresi olarak kabul edilmesine ve halkın temsiline dayanan bir anlayışla devletin yönetilmesi için parlamenter demokratik sistemin devreye girmesine tanıklık edilmiştir.

Devlet yönetimi bir bütündür. Kamusuyla, özel sektörüyle, sivil toplum örgütleriyle ve kurumlarıyla zaman zaman çatışma zaman zaman da eşgüdüm içinde yönetim gerçekleştirilir. Demokrasilerde de çatışmasız yönetim olayına tanıklık edilmiş değildir. Demokrasinin özünde de farklı seslere kulak verme anlayışı hâkim olduğu için tartışmalar, çatışmalar normal karşılanır. Çünkü halk talepkâr, yönetim ise bu talebe karşılık olarak hizmeti getiren ve yatırımları yapandır.

Denilir ki dönemin fikir hareketleri üzerine hararetli nutukların atıldığı bir dost meclisinde bulunan muhterem zevattan biri (Namık Kemal olduğu söylenir); “müsademe-i efkârdan barika-i hakikat çıkar.” diyerek fikir çatışmalarının tabi olduğunu, bunun hakikatin ortaya çıkmasını sağlayacağını belirtmiştir. Bunun üzerine orada bulunanlardan Refik Halit ise itiraz ederek; “yok, yok!” demiş, “bizde bu çatışmalardan ya kurşun çıkıyor ya da sürgün!” Tabii ki kastettiğimiz çatışma bu değildir. Burada anlatmak istediğim olgu; çatışma fikir çatışmalarıdır. Hangi grubun fikri tartışmaya açık olarak ortaya konulursa, herkes bu önerilen görüşe karşı kendi görüşünü ileri sürebilir ve karşılıklı diyalog yoluyla ortak bir noktaya ulaşılabilir. Bu bakımdan devletin uluslararası çıkarlarının gizliliği hariç her konu şeffaftır, halktan gizlenmemesi beklenir.

Klasik demokrasi anlayışı bugün, demokrasinin beşiği olan Batı toplumlarında bile sekteye uğramıştır. Bununla birlikte, halen seçimlerle iktidara gelen siyasi yöneticiler, erk sahipleri olmalarına rağmen, seçimleri düşünerek, halkın tepkilerinden ve sivil toplum kuruluşlarının önderliğindeki eylemlerden çekinmektedirler.

Doğu toplumlarında ise, merkezi yönetimlere ve yukarıdan gelen emirlere alışmış bir yapı mevcuttur. Bu tür toplumlarda, demokrasi ne yazık ki hem yönetenler katında hem de halk arasında tam özümsenmiş değildir.

Batı toplumlarında da Doğu toplumlarında da bozulma, çürüme olabilir. Ancak, Batı toplumlarında hak arama, devlete karşı bireyin kendini koruması, geniş halk kitlelerinin çeşitli vasıtalarla dikkatinin çekilmesi, gerektiğinde baskıcı yapıya dönen iktidar ve çıkar mensuplarına karşı mücadelenin başlatılabilmesi kısmen daha kolaydır. Toplumun yerleşik kültürel yapısı ve gelenekleri buna izin verir.

Genel manada ise yasama, yürütme ve yargının bağımsızlığının zedelenmesi, hukukun üstünlüğü ilkesinin yıpratılması, insan hakları ihlallerinin artması, adaletli bir gelir dağılımının olmaması ve çıkar ilişkilerinin ön planda tutulması toplumları kaosa sürükleyen sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu koşullarda devlet yönetimi güven telkin edecek düzeyde meşruiyetini kaybedince ister istemez kayırmacılık, rüşvet, yolsuzluk gibi usulsüzlükler devreye girmekte ve herkes kendisinin hakkı ve haklarının olduğu iddiasında bulunma eğiliminde olur.

Toplumda düzen bozulduğu andan itibaren, kimse sorumluluğunun ne olduğunu dile getirmek istemez, görmezden gelmeyi yeğler. Bütün toplumlarda hak ve adalet duyguları bir kez sarsıldı mı, birey kurala uysun uymasın, artık orman kanunları devreye girmeye başlar. Her birey her şeyi yapmayı kendisi için mubah görür.

Bu nedenle, liyakatin uygulanması ve bu anlayışın yerleşmesi için ilk önce devlet başkanlığından en alttaki çalışana varıncaya kadar, yapacağı işle ilgili yetkin bilgi, beceri ve donanım olması gerekmektedir.

Buraya kadar siyaset felsefesinin devlet yönetiminde konu edinilen ortak yarar, kamu vicdanı, mutlu olma, akla uygun davranma ve adaletli olma ilkeleri, bireyin toplumda kendi dışında başkalarıyla birlikte yaşadığı için hakkı gözetmesini ve başkalarıyla kurduğu özneler arası ilişkilerde hak ve adaleti sağlamaya özen göstermesini anlatmaya çalıştım.

Tüm bu çıkarımlar ve açıklamalar çerçevesinde, bir işe uygunluk ve o işi yapabilme kapasitesine, bilgisine ve yeteneğine sahiplik durumunu, bu işin uzmanları tarafından açık ve net bir şekilde vurgulandığı üzere, ancak liyakat kavramı ile açıklanabilir. Bir işi icra edebilmek, verilen görevi başarıyla yerine getirebilmek, o işin gereklerini yapabilme yeterliliğine sahip olmak demektir.

Nepotizm nedir? Liyakati rafa kaldırmak demektir. İşe alımlarda veya devlet eliyle rant ve çıkarı, yakın akrabayı, eşi dostu kayırmak için kullanılmasıdır. Günü kurtarma anlayışı ile hareket edilmesi devlet yönetiminde zafiyetlerin oluşmasını getirir. Yeteneksiz ve bilgi donanımına sahip olmayan kişilerin kamu yönetiminde yer alması, bir benzetme yaparsak, kapıyı açık bırakan komşunun hırsıza davetiye çıkarması ile eşdeğer bir duruma işaret eder. Bu da devlet yönetiminde felaketleri doğurduğu gibi kamu çalışanları açısından eşitsizliğe ve adaletsizliğe davetiye çıkarır. Kamu personeli arasındaki sorunlarını artırır, çatışmaları görünür kılar, kurumsal yapıdaki ahenkli çalışma ortamını bozar!

Bu durum aynı zamanda muktediriz iktidar oluşumlarını gündeme getirir. Yani niteliği olmadığı halde yetkisi geniş ama sorumluluk bilinci düşük kişilerin idari görevlere getirilmesi, sorumsuz ve muktedirsiz bir iktidar algısına hizmet eder.

“Neme lazımcı anlayış”, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın”, gibi deyimlerde anlamını bulan bu davranışlar gerçekten ülkeyi ve kişileri felakete sürükler! İşe alınacak personel seçiminde öncelikle işin gerektirdiği bilgi ve donanım ile yeterlilik ve ehliyete sahip olmasına dikkat edilmelidir. Kamu personel yönetiminin hedefi, kamu hizmetlerinin tüketicisi veya müşterisi olan tüm vatandaşlara en iyi hizmeti sunmak olmalıdır. İnsanın haksızlığa uğramasının hem devlete hem de toplumun tüm fertlerine öfke ve kızgınlık duyulmasına neden olacağı hiçbir zaman akıldan çıkartılmamalıdır.

Bireyin haksızlığa uğraması sisteme ve devlete kin ve düşmanca tavır alınmasına yol açabilir. Kamuda, sokakta, sağlıkta şiddet olaylarının altında yatan nedenlerin başında haksızlığa uğrama meselesinin geldiği de unutulmamalıdır. Bu konuda belli bir alanda uzmanlaşmış, iyi eğitim almış, sınavları başarıyla kazanmış, kariyerinde ilerlemiş, yüksek zekâ ve yetenek düzeyine sahip, çevresindekilerle ve yaptığı iş gereği sağlıklı iletişim kurabilen insanların yönetimi toplumu daha ileriye taşıyacaktır. Liyakat esaslı işe alımların hem seçen kurulun hem de işe seçilenlerin adil davranılarak hak etmesi ve o işe hakkını verecek biçimde donanımlı olması bürokrasinin ve devlet yönetiminin başarıya ulaşması için şart görünmektedir.

Yine dönüp dolaşıp demokrasi konusuna geliyoruz. Demokrasi, halkın egemenliğine dayanmaktadır. Ama Platon’un belirttiği gibi, milletin kendini yönetecekleri seçebilmesi için yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Eğer bu sağlanamazsa demokrasi otokrasiye diğer bir deyişle diktatörlüğe dönüşebilir ve daha ağır adaletsiz uygulamalarla toplum karşı karşıya kalabilir. Platon’dan bu yana birçok filozofun toplumda daha bilgili, daha yetenekli bilge insanların yönetime gelmesini istemeleri bu kişilerin adil, eşit ve hakkaniyet ilkelerine uygun davranacakları inancından kaynaklanmaktadır. Ancak bu seçkinci düşünce günümüz koşullarında daha çok zaafa uğratılmakta ve totaliter uygulamalara yol açmaktadır!

Bu nedenle, parlamenter sisteme dayalı demokratik bir yönetim anlayışının daha eşitlikçi bir anlayış olduğu söylenebilir. Tabii ki demokrasi sorunsuz bir rejim değildir! Fakat yine de yönetimler içinde uygulanabilecek bence en iyi olanıdır diye düşünülebilir. Sorun yine Habermas’ın ifadesiyle müzakereci demokrasi ilkesinin yerleştirilmesi ve Sokrates’in ifadesiyle ‘kendini bilen insan olarak siyasetçilerin yönetime gelmesi ve işe uygun insan seçimiyle ilgilidir. Fakat bilinmelidir ki, her zaman teori pratiğe uymayabilir, sorunlar çözülür ama yeni sorunlar her zaman çıkar. Devletin yönetimindeki devamlılığı da bu sorunları sürekli çözme konumunda bulunmasıyla alakalıdır. Bu anlamda, anayasal devlet düzeninde seçimle iş başına gelen bir iktidar anlayışının gerekliliğini ortaya koyacak demokratik bir yönetime ihtiyaç vardır. Bu yönetim özgürlük, eşitlik ve hakkaniyet ilkelerini gözeten bir anlayışla hak ve görevlerini sürdürme konumunda olmalıdır. Kısaca liyakatin yalnızca kamu da işe giriş koşullarında değil, aynı zamanda devlet yönetiminin her kademesinde uygulanması, hem sorumlu vatandaş olabilmenin hem de devletin sürekliliğin sağlanması açısından önemli ve gereklidir.

Saygı dolu sevgiyle kalın diyorum.


Google Ads