logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
stratejisiyaset

Fitne Fesat

Araştırmacı Yazar Deniz BURSALIOĞLU
Araştırmacı Yazar Deniz BURSALIOĞLU

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 09.09.2022
  • Süre : 4 dk
  • 95 kez okundu

Ahmet bir şey söylüyor, belki bir öneride bulunuyor.

 

Tepkimin nasıl olması beklenir?

1) Öneriyi kabul edebilirim.

2) Reddedebilirim.

3) Üzerinde düşüneyim deyip kararımı erteleyebilirim.

Bir başka seçenek de:

4) Daha fazla bilgi isteyebilirim.

Benim tepkimin yukarıdaki üç seçenekten biri olması veya dördüncüsü, yani ek bilgi isteme tercihini kullanabilirim.

Buraya kadar sanırım hepsi normal tepkiler.

Peki bu ne biçim öneri diye Ahmet'e kızarsam?

Bu da bir tepki sanırım. Ahmet beni kızdıracak bir öneriyle gelmiş olabilir. Kızmayı da normal bir tepki olarak sayabilirim.

Hadi hemen kızmayayım, başlasam dalga geçmeye? Bu mudur yani hepi topu düşünebildiğin diye Ahmet’le dalga geçmeye başlasam?

Hoş değil, ama bu da sanırım bir tepki şekli. Ahmet saçma bir öneriyle gelmiş olabilir.

Saçma bir öneriye bu tarz tepki biraz incitici olabilir, ama diyelim ki, ben biraz böyle bir karaktere sahibim. Yine kabul sınırları içerisinde olabilecek bir tepki diyelim.

Ya da hiçbir şey söylemeden, duymazlıktan gelmiş olursam?

Beni dikkate almıyor diye de anlayabilir ya da duymadı galiba diye de düşünebilir.

Ama bu da bir tepki. Öyle bir öneriyle gelmiştir ki, cevap vermeye değmez diye düşünmüş olabilirim.

Belki de gerçekten o an farkına varmamışımdır, aklım başka bir şeyde olabilir. Bir şekilde daha sonra açığa kavuşur her halde gerçekte niye böyle bir tepki verdiğim. Yine kabul sınırları içinde diyelim.

Hadi tüm bunları yapmadım da kendimce uyanıklık yaptım!

Mesela Ahmet hadi bir haftalığına Antalya'ya dinlenmeye gidelim demiş olsun. Ben de hemen "aman ne güzel düşünmüşsün, benim de hiç param yoktu, zaten çok yorulmuştum, ne yapacağım diye düşünüp duruyordum. Ne güzel düşünmüşsün, teşekkür ederim bana tatil ısmarladığın için" demiş olayım. Ahmet de zavallı, sesini çıkaramamış olsun, mecburen tamam desin?

Sanırım bu da bir tepki türü, özellikle de hanımların kullandıkları taktik tepkilerden birine bir örnek diyebiliriz. Biz erkekler hanımların bu tarz tepkilerine alışığızdır. En azından benim kabul sınırlarım içinde diyebilirim bu tarz bir tepki.

Peki bu tepkiyi biraz da bilerek manipüle ederek yaparsam ne olur?

Mesela Ahmet'e Paris teklifin çok hoşuma gitti desem? Teklifi işime nasıl geliyorsa öyle yorumlasam? Üstelik tatil masraflarını da Ahmet'e yıksam?

İşte bu artık biraz abartılı bir tepki. O kadar da değil! Yine de bu bile olabilir diyeyim. Ahmet'in espri anlayışı ve samimiyet sınırları içerisinde kalıyor diyelim.

Ancak diğerlerine dönüp bir de Ahmet'i aşağılayan bir tavırla, Paris'e gidelim diyor, bu kendini ne sanıyor, beni ne zannediyor desem? Ya da bambaşka bir şekilde yorumlasam teklifi veya sözünü? Bilerek, işime geldiği şekilde yorum yapsam?

Bu artık farklı bir tepki şekli, sanırım hiçbir şekilde kabul görmez bence!

Zavallı Ahmet, yok ben öyle bir şey demedim diye kendini savunmaya çalışsın dursun, eğer bir de benim sesim daha çok çıkıyorsa, çabası bir işe yarar mı?

Türlü türlü insan var. Herkes bu örnek üzerinden kendine bir tepki şekli seçmiş olabilir. Benim aklıma gelmeyen başka tepki şekilleri de aklına gelmiş olabilir bazılarınızın.

Sanırım bugünlerde muhalefet tarafından söylenen her söze, her açıklamaya iktidar yanlılarının tepkileri bu son verdiğim tepki örneğine benzer şekilde. Muhalefet tarafından her söylenen söze, her görüşe tepkiler, yorumlar manipüle edilerek yapılıyor. Yorumcuların hepsi muhalefet söylemlerini adeta kendilerine göre manipüle ederek yorumlamayı iş edinmiş durumdalar.

İYİ partiden biri biz toplumdan Mansur Yavaş ismini duyuyoruz diyor, hemen bu bilerek söylenmiş bir sözdür deniyor. Belki de öyledir. İYİ parti aday konusunda farklı düşünüyor diyorlar. Altılı masada çatlak var diye bu söylem hemen köpürtülüyor.

Abdullah Gül bir açıklama yapıyor.

Bu arada ben de anlamadım sebebini, ama yıllar sonra sesini duymuş olmak ilginçti, biraz zamanın etkisi vardı üzerinde.

Hemen bakın, ben buradayım diyor diye yorumladılar. Aday listesine eklendiği köpürtüldü. Hemen Saadet partisine soruldu, ne düşünüyorsunuz diye. Doğal olarak bizim bir itirazımız olmaz denince hemen yine altılı masada çatlak var diye köpürtüldü.

CHP'den biri HDP'den bakan olur mu diye bir soruya neden olmasın, mecliste legal bir parti değil mi? diye cevap verince olay hemen köpürtüldü. Yine bunlar HDP ile gizli anlaşma içindeler dendi. İktidara gelirlerse HDP'li bakan getirecekler diye yorumlar yapıldı. Halbuki bu sözün bağlamı neydi bilen var mı acaba? Partiyi bağlar mı sonra bu görüş? Bir de bu ülkedeki vatandaşlar eşit vatandaşlık haklarına sahip değil mi? Nedir bu ötekileştirmek? Her adayın her seçmenin oyuna ihtiyacı yok mu? Neyse, bu konu ayrıca irdelenmesi gereken bir konu.

Hemen İYİ partiye dönüldü, maksat fay hatlarını kaşımak, onlar da nedense bizim olduğumuz yerde onlara yer yok dediler.

Halbuki Meral Akşener yolculuğa Ahlat'tan başlamıştı. Neydi bu çıkışının sebebi? Ne işiniz var meclisteki partiyle, bırakın kim nasıl düşünüyorsa düşünsün. Yorum yapmaya ihtiyaç mı var? Siz başladığınız noktaya bakın, tamam, daha etkili olsun diye böyle bir cevap veriyorsanız, ardına biz tüm vatandaşlarımızın oyuna talibiz söylemini de ekleyin. Hem nedir bu taraflı parti görüntüsü? "Ne mutlu Türküm diyene!" değil mi sloganımız? Fark eder mi vatandaşın kökeni? Kürt kökenli vatandaşların da kendilerini sizin temsil ettiğinizi düşüneceği söylemler geliştirin, biz tüm Türkiye'nin temsilcisiyiz deyin. Bunu ispatlayın ki, birinci parti olun. Ben başbakan adayıyım diyorsanız birinci parti olmak zorundasınız! Niye kendinizi sınırlıyorsunuz? Bu söylemlerle toplumun belli bir kesimini dışlamış olursunuz ki, bence bu bir parti söylemi için yapılabilecek en büyük hata! Bu naçizane eleştirimdir. Sırası gelmişken belirteyim istedim.

Bir de her zaman olduğu gibi aday mısınız diye yine soruyorlar Kılıçdaroğlu'na. Herkes nedense çok merak ediyor bu konuyu. Kemal Kılıçdaroğlu tabii ki ben hazırım diyor. Ne desin yani? Hayır mı desin? Hemen tamam işte, adaylığını açıkladı diye manşet! Ardından ama altılı masanın kararı esastır desin dursun, artık sözlerin gerisiyle kimse ilgilenmiyor. Anlıyorum, iktidar tarafı çok istiyor o aday olsun diye, dişlerine göre bir aday olarak görüyorlar sanırım.

Herhalde sakin ve ılımlı kişiliği, belki de inanç farkı iktidarı bir rakip olarak cezbediyor. Meydanlarda bas bas bağırarak yine aşağılayacaklar belki de bunu planlıyorlar, onun için istiyorlar herhalde. Eyt, Bay Kemal! Kimdir Bay Kemal biliyor musunuz siz! diye başlayacaklar meydanlarda iftiralara. Mitinglerde köpürte köpürte gündeme getirilen bu söylemlerin faydası olacak zannediyorlar belki de. Gerçi artık pek ağza alamıyorlar Bay Kemal söylemini.

Tüm bu yapılanların amacı nedir peki?

Maksat bir şekilde çeşitli dünya görüşleri olmasına rağmen bir araya gelmeyi başarabilmiş olan altılı masa arasında fitne çıkarmak! Bu ittifaktan, bu birlikten doğan perde arkasındaki korku rüzgarları belli oluyor. Ne kadar gizlemeye çalışıyor olsalar da belli oluyor. Ne yapsak da dağıtabilsek şu masayı, bir şekilde devirebilsek keşke şu masayı! Her fırsatı değerlendirmeye çalışıyorlar. Neler neler dediler.

Bu kadar söylem yanlış anladıkları için yapılıyor olamazlar. Öyle ördek Hasan hikayesi gibi değil yani yapılanlar. Yanlış anlama değil konu. Doğru anlıyorlar ve yanlış anlatıyorlar, bilerek çarpıtıyorlar.

Bu yapılanların tek bir adı var benim sözlüğümde, benim bildiğim bu yapılanlara araya fitne sokmak denir!

Maksat saf yurdum insanının aklına fitne tohumları ekmek. Yapmaya çalıştıkları bu. Başka bir izahı yok yapılanların. Korku dağları kükrüyor. Çareyi de fitnede fesatta görüyorlar.

Tüm bu fitne fesat ne uğruna peki? İktidar! İktidarda kalma arzusu. Ne tatlı şeymiş şu iktidar!

Zaten yirmi yıldır iktidardasın. Başka bir amacın vardıysa bile bu süre bu ülkeyi dönüştürmek için yeterinden fazla bir süre. Demek ki olmuyor, tutmuyor bu maya. Ya da sen beceremiyorsun. Diğer bir seçenek de belki de maya bozuk. Ne yaparsan yap zaten tutmayacak. Ne diye daha zorluyorsun? Kanırta kanırta olan bu işte, etrafında toplanmış bir yolsuzluk çetesi, bir de belli bir taraftar kitle. Daha ötesi ne kadar istesen de olmaz. Çünkü zamanında doğru maya çalınmış bu millete. Ne yapsan fayda etmez!

Adam İngiltere'de benden bu kadar dedi ve çekildi. Evet kötü yönetiyordu. Bildiği için tamam dedi. Almanya'da da Merkel sessiz sedasız görevi devretmişti. O kötü yönetmiyordu ki. Ama yeter dedi. Sessiz sedasız kenara çekildi. Hiçbirinde bizdeki gibi iktidar sevdası yok.

İnanın anlamakta zorluk çekiyorum, ne sevdaymış şu iktidar sevdası!

Ama korku rüzgarları, iktidar sevdasıyla karışık korku! Çare en baştakinden en alttakine hepsinin ağzında bir fitne söylemi. Bu mudur yani çözüm? Fitne, öyle mi? İşe yarayacak mı sanıyorsunuz? 

Nereden geliyor bu iktidar sevdası, niye böyle davranıyorlar anlayabiliyorum aslında.

Çünkü herkes bir köşe tutmuş, konumlarını kaybetmekten korkuyorlar.

Çünkü geldikleri konumları hemen hiçbiri hakketmiyorlar ve bunun farkındalar.

Köşe başlarındakiler olası bir iktidar değişikliğinde başlarına gelebilecekleri biliyorlar. Öyle yargılanacaklar falan diye tehdit söylemleri değil bu dediğim, yanlış anlaşılmasın.

Benim dediğim konumlarını kaybedecekler, gözden düşecekler diyorum ben. Eski kazançlarını elde edemeyecekler. Bundan korkuyorlar.

Zaten bir takım kanun dışı ilişkiler içerisinde olanlar çoktan dünyalıklarını ayırmışlardır bir köşeye. Belki de yurtdışında kimler ne hazırlıklar yapmışlardır. İşler ciddiye binerse gemiyi ilk terk eden olmaya hazırdır hepsi. Batan gemiyi ilk kim terk eder hepiniz biliyorsunuzdur. Yargı yakalayabilirse cezası neyse sorar zaten. Orasına benim diyecek sözüm yok.

İktidar yanlılarındaki bu korku ortamı şimdilik son debelenmelerle kendini gün yüzüne çıkartıyor. O yüzden de ne yapsak da karşı taraftakileri gözden düşürsek, dağıtsak derdine düşmüşler. Ama kendi aralarında da bir kaynama, köpürtü gün yüzüne çıkmaya başladı. Yakında daha da belli olur neler oluyor iktidar kadroları içinde, kokusu çıkar gün yüzüne.

Fitne! Ne kadar kötü bir kavram. Fitnenin kardeşi de iftira! Allah yakışan iftiradan korusun derler.

Bu tarz düşünce içinde olanları engelleyecek bir çare de yok. Ne yapsan boş. Fitne, iftira günahtır desen de boş. Görünüşe baksan güya senden benden daha inançlıdırlar. Kendileri de gayet iyi bilirler neyin günah, neyin sevap olduğunu. Ama konu iktidar sahibi olmak, iktidarın nimetlerinden nemalanmak olunca günah falan hak getire, dillerinden fitne eksik olmaz, hatta iftira. Çünkü iktidara yakın olmak başka bir şey. Pınarın başı. Uğruna tüm sahip olunan değerlerden vaz geçilebilir. Yazık! Söyleyecek daha fazla söz bulamıyorum.

Peki nedir buna çare? Ne yapacağız? Nasıl tepki vermeliyiz bu fitne söylemine?

Yapılanları görmezden, duymazdan gelip işimize baksak bir çözüm olabilir mi?

Diyelim böyle yaptık, duymazdan geldik. Bu fitne söylemlerine kananları ne yapacağız? Sonuçta insanlar önlerine sandık konduğunda oy verecekler. Dolduruşa gelmiş, yanlış algı edinmiş birini ikna etmek kolay değil.

Sokrates'in yaşadığı günlerde de değiliz ki. Günümüzde herkes oy kullanma hakkına sahip. O zamanların demokrasisinde oy vermek sadece devlet sorunları üzerine düşünen belirli bir zümrenin hakkıymış. Allah'tan şimdi herkes oy kullanabiliyor.

Gerçi şu anda da herkesin oy verme hakkı yok. Oy vermek için yaş sınırı var biliyorsunuz. Kimileri için birtakım sınırlandırmalar da var. Belki de bu sınırları ve sınırlandırmaların tümünü kaldırmak lazım.

Eğer konu demokrasi ise, her vatandaşın oy verme hakkı olmalı bence, yaşı ne olursa olsun. İsterse seçim gününden bir gün önce doğmuş olsun. Vatandaşsa oy verir! Kural bu olmalı belki de.

Bu konuyu etraflıca düşünmek lazım.

Mesela çocuklar için okullarda veli düzeni var, devlet önünde de var. Veliler çocukları temsil ediyorlarsa, çocuklar yerine de oy verebilmeli belki de. Olamaz mı? Madem birçok konuda devlet önünde ebeveynler çocuklarını temsil ediyorlar, sandıkta da çocuklarını temsil edebilirler. Tımarhanedekiler veya ağır hasta olanlar, belli bir yaşın üzerinde olanlar için de bu düzen geçerli olabilir bence. Sonuçta kanunlar önünde hepsinden sorumlu bir vekil oluyor. Vatandaş olan herkes oy kullanabilmeli!  Gerçekte demokrasi, halkın mutlak egemenliği demek! Çocuklar halk değil mi? Kısıtlananlar halk değil mi?

Neyse, sonra düşünürüz bu konuları. Belki daha derinlemesine irdeleriz bir gün. Biz konumuza dönelim.

Eğer duymazdan geleceksek yapılanları, en azından bu arada kendi yapmamız gerekenleri yapmazsak, yani yeterince iyi hazırlanıp halka tek tek, açık bir dille planlarımızı anlatmazsak, kendi kendimize bir hayal dünyasında kala kalırız. Sonu yine hüzün olur.

Yani aslında suskunluk çok da işe yaramaz. Ama cevap vermeye çalışsak da halka ulaşım yollarının hemen hepsi tıkalı. Sesimizi duyurabilmek o kadar da kolay değil.

Tarafsız denebilecek ulusal kanallar hemen hemen hiç yok denebilecek kadar az. Kanalların çoğu ya iktidar ya da muhalefet tarafından paylaşılmış durumda. Herkes kendi mahallesine ulaşabiliyor kendi kanallarından. Tarafsız denebilecek kanallarda yapılan tartışma programları ise bana bir gösteri gibi geliyor. Bu programlarda muhalefet yanlısı görünen yüzler ne kadar başarılı yorumlar yapabiliyorlar, ben tam olarak emin değilim.

Bu programlardaki çoğu tartışma konusu polemik düzeyiyle sınırlı kalıyor. Yani yine taraflar program sonunda kendi görüşleri ile programı sonlandırıyorlar.

İzleyiciler de sadece bir münazara izledikleriyle kalıyorlar.

Münazara kültürü diye daha önce yazmıştım. Bazen faydalıdır münazara, ama baştan konu belli olduğu için herhangi bir konuda izleyenleri iknaya yaramaz.

Günün sonunda daha çok münazara yapanların göstermiş oldukları performans değerlendirilir. Bu konusunu iyi savundu, bu kötü savundu düzeyinde kalır netice. Savunulan konunun aslı böyleymiş diye kimse bilgi peşinde değildir münazaralarda.

Yine bir gösteri izlenir. Ha dizi izlemişsiniz, ha tartışma programı, çok bir farkı yok benim gözümde. Biraz da ateşli bir tartışma olursa değme keyfime, filmin heyecanlı bir sahnesi sanki.

Peki, bu kadar yerdim, kızmayın. Bence çözüm nedir onu da söyleyeceğim.

Gerçi daha ne kadar anlatayım?

•Nerede programınız?

•Tek tek, tane tane niye anlatmıyorsunuz neyi nasıl yapacağınızı?

•Neyi bekliyorsunuz?

•Söylenen her cümle içinden cımbızla bir takım konuları çekip anlamaya çalışmak zorunda mıyız?

•Niye daha açık söylemiyorsunuz ne diyorsanız?

Çok vakit kalmadı, son anda açıklarız, halk da anlar diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.

Karşınızda bunca yıl halkla iyi iletişim kurmasını bilen biri var. Dili laf yapıyor. Meydanlarda emin olun, sizden daha iyi vaat dağıtacak gücü de var. Devletin tüm imkanları elinde, dağıtacak çok havuç var heybesinde. Heybenin ağzını biraz gevşetmeye bakar, insanlar nedense havuç seviyorlar. Unutuverirler düne kadar çektikleri zorlukları, dağıtılan havucu kâr sayarlar. Yine oyları toplar.

Siz de oturur kalırsınız yerinize, düşünür durursunuz, neyi yanlış yaptık yine diye. Hadi kıpırdanın biraz, zaman yok.

İşte bunu diyorum uzun süredir. Daha ne diyeyim?

Bu kadar ağır kanlı olmanın kimseye faydası yok! Benden söylemesi.

Moskova'dan herkese sevgi ve saygılar


Google Ads