logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
stratejisiyaset

İslamic Governance - İslami Yönetişim, Hak ve Hürriyet Hareketi

Harvard\'tan sınıf arkadaşım şöyle bir mesaj attı: “Bugüne kadar Amerika’da, Almanya’da, Hollanda’da, İngiltere’de hep Batılı yönetim ve yönetişim örnekleri gördün. Şimdi doğuya da yönel. Brunei Darüsselam üniversitesinde “İslami Yönetişim” programı var.

Doç. Dr. Selahattin ATEŞ
Doç. Dr. Selahattin ATEŞ

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 19.10.2021
  • Süre : 4 dk
  • 527 kez okundu

Sabah Güneşi ve Yükselişi

Ağustos ayının son dilimi ve Eylül ayının ilk günleri sabah ışığını beklemek, seyretmek ve yükselişini izlemekle geçiyor. Bu yeni hayat akışından şikayetçi değilim. Hatta memnunum. Taze bir emekli için yeni bir başlangıç ve farklı bir aksiyon.

Harvard’dan Daru’s-Selam’a

Bu yeni yaşam tarzımın on yıl öncesine uzanan bir geçmişi var. Harvard Kennedy School’da “Senior Managers in Government” programındaki sınıf arkadaşlarımdan biri, Brunei’de, o dönemin Savunma Müsteşarıydı. Bana bir doğum günü sürprizi yaptı. Life Long Education yaklaşımı, Harvard’ın duvarlarını süslediği gibi içeriğe de sirayet etmiş ki, bana kendisi şöyle bir mesaj attı: “Bugüne kadar Amerika’da, Almanya’da, Hollanda’da, İngiltere’de hep Batılı yönetim ve yönetişim örnekleri gördün. Şimdi doğuya da yönel. Brunei Darüsselam üniversitesinde “İslami Yönetişim” programı var. Eğer sabah 9’da başlayan bu programa sen saat farkı nedeniyle 03:30’da kalkıp, katılabilirsen seni de yazdırdım.”

53. yaşıma adım atarken bu güzel hediyeyi tabii ki reddetmek istemedim. Güneş yeniden benim için doğudan yükselmeye başlamış gibiydi. Sadece Brunei’den değil, Tokyo, Londra, Doha, Kuala Lumpur gibi başkentlerden öğrenciler vardı bu programa katılan. Sabah çayı ve kahvesinin eşliğinde çok güzel bir program doğrusu.

Sınıf Kuralları

Seminerin, öncelikle sınıf kurallarının en başında “ifade özgürlüğüne” vurgu yapılması oldukça hoşuma gitti. Bu kuralların, başkalarının “güvenli olma ve mahremiyet haklarını” da içermesini son derece önemli buluyorum. Böylece güvenilir ortam ve güvenli bir formatta; açık, özgür ve birbirine karşı saygılı olan bireylerin katıldığı bir tartışma alanı sağlanıyor. Katılımcıların, diğer katılımcıların haklarını ihlal etmemesi esas alınmış durumda. Bu kapsamda; dinlerken mikrofonun kapalı olması, konuşmadan önce izin istemek, zoom üzerinde kamera ve ışık ayarı, sınıftaymış gibi giyinmek, başka konulara odaklanmama gibi talepler söz konusu. Nazik bir dil ve yaklaşım son derece önemli.

“Good Governance”: İyi Yönetişim

Stratejik Yönetim, Kalite Yönetimi, Performans Yönetimi, İnovasyon ve İyi Yönetişim gibi akla dayanan yönetim modelleri on yıllardır ilgi ve çalışma alanlarım arasında yer alıyor. Bu süreçte kitap ve makaleler yazdım, yazılmasına katkı sağladım, yeni projeler yürüttüm.

“Good Governance” ya da “İyi Yönetişim”, Dünya Bankasının (DB) 1980’li yıllarda yönetim ve siyaset bilimi dünyasına hediye ettiği bir kavram. Çünkü DB verdiği hibe ve kredilerin boşa gitmesi üzerine, bir mali kontrol ve yönetim aracı olarak bu sistemi geliştirme ihtiyacı duymuştur. 3. Dünya ülkelerine yukarıdan bir baskılama aracı olarak iyi yönetişim gerekliliklerini kullanmıştır. Daha sonra ise OECD, BM ve AB gibi uluslararası örgütlerin de etkisiyle, iyi yönetişim konusu özellikle siyasi kurumsal yapıların siyasi ve idari reformlarının vazgeçilmezi haline gelmiştir.

Böylece mali olarak bütçe açığı, örgütlerde performans açığı ve halk ile güven açığı kapatılmak istenmiştir. İlk zamanlar şeffaflık, hesap verilebilirlik ve hukukun üstünlüğü yanında karar alma süreçlerine halkın katılımı da önemsenmiştir.

Şimdi birtakım ilkeler daha eklenmiş. Görüldüğü üzere, iyi yönetişim yetkiyi sorumlulukla harmanlayan bir yaklaşım. Bu model doğru işi doğru yapmak için siyasa belirleme, üretme ve sunma aşamaları ile değerlendirme ve kontrol süreçlerine halkı katarak, yöneten-yönetilen ayrımını de en aza indirmeyi ve böylece verimliliği ve etkililiği artırmayı hedefliyor.

“Islamic Governance” Modeli

Seminerden anladığım kadarıyla, batı kaynaklı iyi yönetişim anlayışının Müslüman ulusların yaşadığı ülkelerde gelişmesi ve bu çerçevede bu tür ülkelerin yönetim sistemlerinde yeni bir anlayışın ortaya konması amaçlanıyor. Üstelik bunun bir model haline getirilmesi müthiş bir cesaret. Nitekim programı sunan Profesör Emin Abdülaziz bu cesareti göstermiş. Yazılı bir model oluşturmuş. Adını da İslami Yönetişim modeli, “Islamic Governance Model” olarak koymuş.

Program bitmek üzere, hemen etkilendiğim alanları belirteyim. Elbette modelin bizim gibi Batı tarzı eğitim almış insanlarda bazı yönlerini anlamakta güçlük oluşturacak ya da alışılmadık yönleri söz konusu.  Nitekim katılımcıların adlandırmasıyla “tevhid” ve “İslami Yönetişim” diye ön kabullerden söz ediyor.  Bazı zayıf yönleri olmakla birlikte şeffaflık, hesap verilebilirlik ve hukukun üstünlüğü ve halkın karar alma süreçlerine katılımını içeren bir model her halükârda desteklenmelidir.

Gördüğüm kadarıyla artık literatürde yeni bir kavram ve model var. Bu, Batı ve Doğu eksenli her iki modeli karşılaştırmaya da geliştirmeye de imkân veren bir süreç olması açısından önemli. Somut bir metin bulunuyor, isteyen doğrulayabilir, isteyen de yanlışlayabilir. Bilimsellik de yanlışlanabilirlik üzerine kurulu değil midir? (Bilim felsefesi kuramına, Klasik Pozivisit söylemin eseri olan ve 19 yüzyılın bilim paradigmasına egemen olan doğrulanabilirlik ölçütünü, siyah bir kuğu ile yıkan Karl  Popper, bunun yerine bir önermenin bilimsel olabilmesi için yanlışlanabilirlik ölçütünü getirmişti. Özellikle “doğrunabilirlik” üzerine kurulu klasik bilim tasavvurlarına ciddi eleştiriler yöneltip, yanlışlanabilirlik kriterini getirmesi, doğa/pozitif ilimlerdeki önermelerle sosyal/beşerî/tinsel ilimlerdeki önermelerdeki değerlendirmelerin farklılığına değinmesi önemlidir. Bu nedenle ben önermelerin tutarlı veya tutarsız olarak değerlendirmesini daha uygun buluyorum).

İslami Rejim Var mı?

Prof. Emin ne Kur’an da ne de Hadislerde bir İslami rejimden bahsedilmediğinde ısrarlı. Hem Habeşistan hem de Medine hicretlerindeki temel felsefe “ÖZGÜRLÜK” ve “DOSTANE YAKLAŞIM” a ulaşmak. Bir başka ifade ile siyasal ve sosyal baskıdan ve düşmanca tutumdan kurtulmak. Bugünkü mülteci ve göç hareketini de böyle yorumlamak açısından bu önemli geldi bana.

Neden kaçan mültecilerin çoğu Müslüman ve sığındıkları ya da sığınmak istedikleri hedef ülkelerin büyük çoğunluğu Batılı ülkeler? İşte temel sorun bu bence, tıpkı Medine ve Habeşistan’a iltica edenler gibi modern muhacirler de istikrarsızlık ve baskıdan kaçıyorlar… Nereye?  Özgürlük sağlayan ve dostane yaklaşım gösteren gayri Müslüm ülkelere… Hz. Ali deyimiyle, devletin dini adalettir. Adalet ve arkadaşlık gösteren yerler ise mağdurlara yeni yurt.

Modelin Temel Dinamikleri

İslami yönetişim, İslam’ın temeli olan Kuran ve Sünneti esas almakla birlikte, bu iki temel kaynakta İslami bir rejimden söz edilmediğinden, genel akli ilkeler ve tecrübeler doğrultusunda oluşturulmuş bir model olarak gözüküyor. Dolayısıyla etkileri bireysel, sosyal ve yönetişim düzeyinde somut sonuçlar doğuruyor. Bu seviyelerdeki sonuçlar, gizli bileşen dediği, tevhid faktörü yanında hukukilik, etik değerler ve kültür etkileri üzerinden somut olarak modelleştirilmiş.

Modelde temel bileşenlerden sayılan ŞEFKAT (Compassion), HAKKANİYET (Equity) ve ADALET (Justice) ölçütleri önem sırasına göre yazılmış.  Adalet, eşik noktası, kırmızı çizgi olarak duruyor. Hakkaniyet da son derece önemli, pozitif ayrımcılık ister, dokunulmazlık haklarının ötesinde bir empati ve değer oluşturma gerektirir. Şefkat ise insanlığın kemale erdiği bir durumdur ve erdemli bir yaklaşımı kaçınılmaz kılar. ŞEFKAT, HAKKANİYET ve ADALET somut ölçütleri oluşturulduğuna, model uygulanabilir ve ölçülebilir hale geleceğinden, somutlaştırılabilir.  Uygulama alanı bulabilir.

Siyasal İslam Başarısız Oldu

Bu başlığa katılmayanlar, birçok yerde siyasal İslam’ın iktidar olmasını başarıya örnek gösterebilirler. Aslında burada hükümet olmak-iktidar olmak ikileminden daha önde bir sorunsal bulunmaktadır: Adaletle hükmeden bir iktidar olmak… Bu bağlamda da yukarıda bahsedilen adalet, hakkaniyet, şefkat ilkelerinin ne derece gerçekleştiğini ve uygulamada ne olduğunu ayrıntılı şekilde incelemek gerekir. Nitekim öyle görünüyor ki, tüm Dünyada yaşanılan örnekler sonucunda varılan uzlaşma, Siyasal İslam’ın muhalefetteki başarısını iktidara geldikten sonra sürdüremediği yönünde. Hatta çok açık bir biçimde söylersek, başarısız olduğu görülüyor. O kadar ki, başarı saydıkları iktidara gelebilmeyi de kaybettiler. Kalanlar da her seçimde eleniyor. Hem de halkın güveni ile birlikte.

Birçok araştırmacı, ganimet üzerine büyüyen siyasal İslamcıların bu başarısızlığını yapısal buluyor. Açık ya da gizli, içten ya da dıştan artan sayıda insanlar, Batıya doğru yürüyen mülteci ve göçmenlerin kaos, hukuksuzluk, hizipçilik, kayırmacılık ve yoksulluk sarmalından kurtulmak için halkın çoğunluğu Müslüman olan ülkelerden, halkın çoğunluğu gayrı Müslüm olan ülkelere geçtiğini hayretle izliyor. Çünkü şefkat, hakkaniyet ve adalet ölçütleri ve “Emin Muhammed” uygulaması içeren İslami gelenek, nasıl büyük bir güvensizlik ve korku iklimine dönüşebilir?  Sorusu yanıtsız kalıyor. Öyle gözüküyor ki, İyi Yönetişim kurban edildi.

Lawrence'in Dar’ül Harbi

Uygulamaların çoğu İslam tarihinde ganimet için başkaldıran bedevilere söylenen  “İslam oldular ve fakat kamil bir Müslüman olamadılar” ilahi tehdidine takıldı.  Zira, Yüce kitapta ganimet için Müslüman olduk diyen Bedevilere, “sizin imanınız tamam olmadı, sadece İslam (teslim) oldunuz” denmişti. Öyle gözüküyor ki, amaç için her aracı meşru gören bir yaklaşımın sürdürülebilir bir kalkınma, barış ve huzur getirmesi mümkün değil. Temel sorun, bir yüzüne tokat atana öteki yüzünü gösteren şefkatli ve fedakâr Hristiyanların Roma zırhına bürünüp, kılıcını kuşanınca ne kadar zalim olması ile benzerlik içinde sanki. Yalnız burada bir fark var gibi gözüküyor. Şöyle ki, bugünkü Batı Dünyasının işgalci ve sömürgeci yüzü kendisi dışındaki halk ve devletlere yönelirken, Müslüman ülkelerde bu ceberut ve hasmane tutum, iktidar savaşları ve yıkıcı klan politikaları nedeniyle sadece kendi halkına yönelmiş görünüyor. Kaldı ki, amaçtaki istikamet bozukluğu daha da büyük bir sorun. Belki de Müslüman vatandaşlar için en büyük tehdit, Lawrence ’in yönlendirmesi sonucu uygulamaya konan “Dar’ül Harp” anlayışından kaynaklanıyor. Çünkü, bu anlayış, sadece Şerif Hüseyin’i Osmanlı Türklerine düşman etmekle kalmadı, iktidar nimetleri için kendi gibi düşünmeyen Müslümanları ilk hedef ve düşman haline getirdi. Haçlı Seferleri gelse, Lawrence’in Dar’ül Harpçileri için bir önemi olmazdı. Asıl önemli olan bu çarpık düşüncenin ürettiği “en yakın ganimet” … Bunun için 100 yıllık Afganistan tarihine bakmak yeterlidir.

Dostane Toplum/Hak ve Özgürlük

İnanç insanı bilge yapar, düşman değil. Belki de bu nedenle, İslami yönetişimi mümkün kılan şefkat, hakkaniyet ve adalet, kendisiyle ve diğer insanlarla barışık bir yapıyı mümkün kılabilir. 

Yazılı Anayasalar uzlaşı belgeleridir. Buna herkes uymalıdır. Devlet herkesin inançlarını, özgürce yaşamasına imkân vermeli, halkına dostane yaklaşmalıdır. Din bireylere inmiş, devletlere inmemiştir. Devletin dini adalet ve sağladığı huzurdur. Medine’ye peygamber tam da bu nedenle hicret etmiştir. Avrupa’da var olan hukukun yönetimidir. Krallıklarda bile, bile diyoruz çünkü monarşi sistemi üzerinde devam ediyorlar ama demokrasinin de en sağlam şekilde uygulandığı ülkelerden olmaya devam ediyorlar.  Ve insanlar selam ve tebessümle dostane iklim oluşturmuşlar. Batılı ülkelerin tercih nedeni bu.  İslam ülkesi olduğunu iddia eden yerlerde ise şefkat ve hakkaniyet esas olmakla birlikte, asıl kırmızı çizgi olan adalet zedelendiğinde, mülteci ve göçmenler oluşmaktadır. Hedef ülkeler ise büyük ölçüde Batılı ülkelerdir.

Öyle gözüküyor ki, kuvvetler ayrımı ve denge ve fren sistemi adaletin siyasallaşarak baskı sistemi oluşmasını engellemektedir. Berlin molozları arasında kalan Almanlar yerdeki ölmüş at etini yerken, o aşağılanma ile yeni bir sistem kurmak için düşünmeye başlar. Conrad Adenauer bir söyleşide: "Bir daha (gökten) İsa bile gelse tüm yetkiyi bir kişi ve yanındakilere verecek kadar aptal olmayacaktık".

Demokrasi hukukun üstün olduğu bir rejimse, herkesin umut yeşerttiği bir ortam oluşur. Prof. Emin çok açık belirtti: “Ne Kur’an’da ne de hadislerde bir rejim emri, diktesi, tavsiyesi ve iması yok. Hatta dört halife devri seçimle işbaşına gelen İslami yönetişim örnekleri ile dolu. Müslümanlar için özgür bir ortam ve dostane yaklaşım temeldir. Medine anlaşması bunu sadece Müslümanlara, Hristiyan ve Yahudilere değil, tüm insanlara eşit bir biçimde sağlamıştır.”

Baskıcı rejimlerin yerini hak ve özgürlüğün HERKESE sağlandığı hukukun yönetimi almalı, adalet sıfır noktası kabul edilmelidir. Bunun altı ceberut yönetimdir. Tirandır. Mümkün olduğunca hakkaniyet sağlayan, pozitif ayrımcılık gerektiren sosyal adalet anlayışı yerleştirilmelidir.  Şefkat ve merhamet ise İslami Yönetişimin zirvesidir. Bir ülke kendi içinde hukukun koruduğu barış içindeyse, kalkınma bu güven ortamından hemen filizlenir.


Google Ads