logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
stratejisiyaset

Kazanacak Aday Kimdir?

İşte benim de paradoksal diye tanımladığım "kazanacak aday" olayının paradoksal kısmı bu yaşamakta olduğumuz "an" ile ilişkili. An itibariyle geleceğe gidip gelemeyeceğimiz için günü geldiğinde kimin kazanıp kimin kazanamayacağını da şu an bilebilmemiz mümkün değil. Yapabildiğimiz ise anket firmalarının belirli bir toplum kesimi üzerinde yaptıkları araştırmalara bakmak.

Araştırmacı Yazar Deniz BURSALIOĞLU
Araştırmacı Yazar Deniz BURSALIOĞLU

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 28.10.2022
  • Süre : 4 dk
  • 124 kez okundu

Çok uzun bir süredir televizyonlardaki tartışma programlarında bu sorunun cevabı tartışılıp duruyor. 

Kazanacak aday! Kimdir bu muhalefetin kazanacak adayı? Bir türlü kesinleşemedi kimin kazanacağı. Bir türlü karar verilemiyor. Herkes merak ediyor, en başta da iktidar bir merak içinde. Kim, kim, kim? Kim bu aday? Üstelik şartlardan biri de KAZANACAK olması.!

Aslında bana göre bu paradoksal bir durum. Yani bir anlamda geleceğe bir göz atmanız gerekiyor kimin kazanacağını bilebilmek için. Sonuçta eğer kazanacak diyorsanız, demek ki olay gelecekte gerçekleşecek!

Bildiğiniz gibi zaman ilginç bir kavram. Akıp gidiyor, durduramıyoruz, kontrolümüz altında değil.

Zaman üzerine geçenlerde bir yazı da yazmıştım, merak edenler aşağıdaki linkten bir göz atabilir.

https://strasam.org/ekonomi/mikroekonomi-ve-makroekonomi/bazi-seyler-zaman-ister-1268

Einstein'a göre zaman yavaşlayabiliyor, hatta belki de durabiliyor aslında. Ama durduğunu görmek için ışık olmak lazım formüllere göre. Şimdi durup dururken ışık olmayalım diye kimse nasıl bir his olduğunu öğrenmek istemiyor anlaşılan. Işık olmak, ışıklar içinde yatsın diyor kimileri. Ben de bazen diyorum gerçi. Durup dururken ışık olmak derken o anlamda yani.

Deneylerle de ispatlanmış Einstein'ın bu teorisi, evet şimdilik mikro mikro saliseler düzeyinde olsa da, zamanın hızımıza göre değiştiği gözlemlenebilmiş durumda.  

Ancak zamanı geriye sarmak kesinlikle mümkün değil, bırakın bunu yapabileceğimiz yöntemi, henüz zamanı geriye sarabilmenin ne bir formülünü bulabilmiş bilim insanları, ne de kavramsal olarak bir teorisini üretebilmişler. 

Paradoksu var ama, büyükbaba paradoksu. İnternetten merak eden bulup okuyabilir. Dede paradoksu da deniyor.

Zaman yolculuğu gibi filmlerin senaristleri ya bir zaman makinası hayal edip etrafında dönen ışıklar düşünmüşler, ya dünyanın dönüş yönünün tersine uçan araçlar hayal etmişler (ne alakası varsa!?), ya da çok fazla para harcamadan birtakım sesler çıkartan bir araç hayal edip, güya aracın kapıları açılınca içindekileri zaman sayacının gösterdiği tarihe götürmüşler filmlerde. 

Yani film dünyası hayal dünyası, seyretmekten hepimiz zevk alsak da, sonuçta yalan dünya.

Gerçek dünyada ise zamanın bir geçmiş olan kısmı var, bir de gelecek olan kısmı.  

Bir de "an" dediğimiz bir kesimi var ki, bu "an" dediğimiz kesimin tam olarak süresi nedir, hatta süresinin birimi nedir hiçbirimiz bilmiyoruz. Yani ne saniye ne dakika ne başka bir birim. An işte. Yine sonsuz kısalıkta bir süre. (Geçenlerde sonsuzluk üzerine de bir yazım olmuştu, sonsuzluk da ilginç bir kavram) 

Nedense Planck zaman için de olabilecek en kısa süreyi hesaplayamamış. Olabilecek en kısa mesafeyi hesaplamış, en düşük enerji seviyesini de hesaplamış, ama zaman konusunda nedense bir sabiti yok?

Zaman sürekli bir yapıda olarak düşünülüyor hesaplarda, madde gibi, enerji gibi, ışık gibi tane tane değil.

Yani "an" için olabilecek en kısa süreyi bilemiyoruz. Ama "an" yine çok önemli bir kavram, keskin bıçak gibi, bir tarafı geçmiş, bir tarafı da gelecek. Bıçağın keskin tarafı ise işte yaşadığımız şu an!

İşte benim de paradoksal diye tanımladığım "kazanacak aday" olayının paradoksal kısmı bu yaşamakta olduğumuz "an" ile ilişkili. An itibariyle geleceğe gidip gelemeyeceğimiz için günü geldiğinde kimin kazanıp kimin kazanamayacağını da şu an bilebilmemiz mümkün değil. 

Yapabildiğimiz ise anket firmalarının belirli bir toplum kesimi üzerinde yaptıkları araştırmalara bakmak. 

Bu anketler zaten sınırlı bir topluluk üzerinde yapıldıkları için belli bir hata oranı içeriyorlar. Ayrıca anket yapıldığı an itibariyle artık anket sonucu geçmiş zamanı ilgilendiriyor. Yani sonuç o ya da bu aday için sadece anket yapanın görebileceği an itibariyle "kazanan aday" demek, ya da daha sonra anket sonucuna bakanlar için o ya da bu aday "kazanmış" diyebilecekleri bir sonuç. Ama biz anket sonucuna dayanarak gelecekte o ya da bu adayın kazanabileceğini tahmin ediyoruz. 

Yani paradoks dediğim "kazanacak aday" sözcüğünün içindeki kesinlik tonlamasından ötürü. Halbuki gelecekte olacak bir şeyin kesinliği yoktur.

Biraz devreler yandı galiba değil mi? 

Hadi biraz daha yansın, yapılan anketin aynısını tekrar yaptığımız zaman ise "an" dediğimiz zaman kesimi artık zamanda ilerlemiş olduğu için sonuç farklı çıkacaktır. Yani yeni anketin kazanan adayı değişebilir de, değişmeyebilir de.  Aday değişmese de aldığı oran şartlara bağlı olarak değişebilecektir. Yani kimin kazanıp kimin kaybedeceği dünden bugüne, her an değişiklik gösterecektir. Yani anket sonuçları da gelecekte kazanabilecek aday için sadece bir tahmin içeriyor, tamam biraz kitabına uygun, hatta bilimsel bile diyebileceğimiz dayanakları olan bir tahmin, ama sonuçta sadece tahmin! Kesinlik içermiyor. Kazanacak dediğin zaman ise artık tahmin yok bu söylemde! Kesinlik içeriyor kazanacak söylemi. İşte paradoks tam da burada! 

Politik olarak belki bir amacı vardır bu söylemin, belki de birileri birilerine mesaj vermeye çalışıyordur, orasını ben bilmem. Ama yazının başından beri anlatmaya çalıştığım gibi KAZANACAK ADAY diye bir şey olmaz! Bugünden bilemeyiz kimin kazanacağını.

Gelecekteki seçim gününde kim bilir şartlar nasıl olacak?

O gün geldiğinde gerçekten acaba kim kazanacak?

İnsan merak ediyor değil mi?

Evet, herkesin içinde meraktan kaynaklanan bir heyecan var. Bu heyecanın içine korkular ve tedirginlikler de karışıyor. Kimi ya reis kaybederse diye tedirginlik içinde, kimi de ya yine hezimet olursa, bu sefer de kazanamazsak diye bir korku içinde. 

Gün geçtikçe de bu huzursuzluk ve korkular artıyor. Herkes diken üstünde. 

Muhalefet açısından durum daha da zor! Çünkü bir yandan yarın seçimde kimin aday olacağı bile halen daha belirlenmemiş. 

Üstelik ne doğru dürüst bir program ortaya konulabilmiş, ne de tüm sorunlara değinen ortak bir bildiri. 

Zaman geçtikçe tedirginlik iyiden iyiye artıyor. 

İnsanın içinden haykırmak geliyor, hadi artık! Anlaşın aranızda bir an önce, neyi paylaşamıyorsunuz? Ülke elden gidiyor, farkında değil misiniz diye avazı çıktığı kadar bağırmak istiyor. 

Ne yapacaksanız anlatın artık diye herkes sabırsızlanıyor. Daha açıp okuyacağız, algılamaya çalışacağız, anlamaya çalışacağız ne düşünmüşsünüz diye. Anlayıp kavradıktan sonra düşündüklerinizi, belki de ne diyor bunlar ya diye tepki vereceğiz. Dönüp düzeltmek zorunda kalacaksınız toplumun benimsemediği konuları belki.

Üstelik sizinkisi sadece vaat olacak, iktidar çoktan harekete geçti, bol keseden dağıtmaya başladı bile. Sizin o şansınız da yok. 

Sizin ana seçmeniniz üstelik daha çok şehirlerde yaşayan, mavi yakalı diyebileceğimiz, okuduğunu, duyduğunu üç aşağı beş yukarı anlayabilen seçmen! O yüzden doğru dürüst bir şeyler ortaya koymak zorundasınız. Salla pati yapamazsınız yaptıklarınızı. Öyle yaparsanız sonra çok başınız ağrır.

Zaman kalmadı artık, çok azaldı. An sürekli ilerliyor zamanda ve geçmişte kalıyor geçen zaman, dönüp geriye yapılan hataları düzeltmek mümkün değil. O yüzden hata yapma lüksünüz de yok!

Seçim gününe kalan süre ise her saniye azalıyor. İnsanları paniğe sürüklemenin bir anlamı yok sanırım. Panik halindeki bir insanın neye nasıl tepki vereceği belli olmaz. O yüzden planlı programlı ilerlemek lazım, tane tane neyi nasıl yapacaksanız söyleyin artık.

Bir de şu paradoksal tanımdan vaz geçin derim ben. Kazanacak aday! Ne saçma bir söylem.

Kimsenin bilmesi mümkün değil, yarın kim kazanacak kim kaybedecek. 

En azından söylem değiştirin, seçime yakın mantıklı bir sürede toplumun en çok teveccüh göstereceği kişi geniş çaplı birkaç anket yapılarak belirlenecektir deyin.

O süreye kadar ise biz kendi aramızda programımızı yapıyoruz, şu şu konularda da aramızda anlaşmaya vardık, buyurun, bu konularda ey sayın vatandaşlar, bir diyeceğiniz varsa geri bildirimde bulunun lütfen diye anlaşmaya vardığınız konuları peyderpey açıklayın en azından.

Biliyorum, her yuvarlak masa toplantısı sonrası bir bildiri yayınlanıyor, ama o bildirilerden hiç bir şey insanların aklında kalmıyor. 

Belki daha akılda kalıcı yöntemlerle anlatmalısınız. Ne bileyim, belki görsel olarak anlatılabilir, belki de kısa görsel spotlar halinde. Kamu spotları benzeri, herkesin anlayabileceği şekilde. Kanallarda sürekli reklam gibi dönsün dursun, insanların aklına yazılsın. 

Bu arada da biz diğer ortak konuları kararlaştırmaya devam ediyoruz diyerek topluma karşı açık ve kararlı olun. Yani birbirinize karşı çekişme halinde olduğunuz görüntüsü vermeyin. Özellikle de basın ya da sosyal medya üzerinden birbirinize mesaj iletmeyi artık bırakın! Bir derdiniz varsa açıkça aranızda kendiniz konuşun. Bu iletişim kanallarını kurun artık aranızda. Yeterince süre oldu artık o masa kurulalı.

Kısacası birlik olun, zaman birlik zamanı, iki elin birbirine sımsıkı tutunması gibi, sımsıkı tutunun ki birbirinize, toplum da görsün, sağlam bir ekip geliyor, nihayet her şey düzelecek desin. Toplumun ümidisiniz, ümitleri kırmayın.

Moskova'dan herkese sevgi ve saygılarımla.


Google Ads