logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
stratejisiyaset

Kifayetsiz ve Muhteris Derebeylerin Siyasi Sorumluluğu Kime Aittir?

İsterseniz, “kontrol ve denetleme gücü bu kadar yüksek olan ve icra makamı olarak halkına hizmet etmesi beklenen devlet gücünün, kendi yanlışlarını görmemesi mümkün olabilir mi?” sorusunu bir düşünelim...

Dr. Hüseyin FAZLA
Dr. Hüseyin FAZLA

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 30.12.2021
  • Süre : 6 dk
  • 484 kez okundu

Genel kabule göre, demokrasi idealinin iki temel ilkesi vardır: Bunlardan birincisi özgürlük, ikincisi ise eşitliktir. Diğer özgürlükler, bu iki temel ilke etrafında şekillenmektedir. Bu yazımızda birinci ilke üzerinde duracağız.

Siyaset bilimine göre özgürlükler, genel manada pozitif, negatif ve aktif statü hakları olmak üzere, üç kategori altında toplanmıştır.

Birey penceresinden baktığımızda, bunlardan en önemlisi negatif statü hakları olarak karşımıza çıkmaktadır. Negatif statü hakkının literatürdeki anlamı, “kişinin devlet tarafından aşılamayacak ve dokunulamayacak özel alanını ve sınırlarını çizen vicdan özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, konut dokunulmazlığı gibi devlete sadece ‘vatandaşına’ karışmama ödevi yükleyen özgürlüklerdir. Devlet bu alana ne kadar girmezse, bireyler açısından o kadar iyi bir ‘devlet’ mekanizmasının varlığından söz edilebilir.

Pozitif statü hakları ise, vatandaşa devletten olumlu bir davranış, bir hizmet ve yardım isteme imkanlarını tanıyan özgürlükleri içerir.

Aktif statü hakları ise referandum, seçme ve seçilme yollarıyla vatandaşa devlet yönetiminde söz sahibi olma ve kararlara katılma yetkisini veren siyasi haklara işaret eder.

Eşitlik ilkesi ise bahse konu özgürlüklerin, bir ülkenin sınırları dahilinde yaşayan her vatandaşa eşit olarak tanınmasını zorunlu bir ödev olarak ülkeyi yönetenlere yüklemiştir.

Demokrasiye dayalı bir ‘halk yönetiminin’ varlığından söz edebilmek için, demokrasi idealinin temel ilkelerinden özgürlük ilkesinin vazgeçilmez şartlarından birisi olan, halkın yönetime katılması, yönetimde söz sahibi olmasıdır.

Demokrasinin ideal bir sistem olarak uygulandığı ülkelerde, halk, yönetime doğrudan seçtiği temsilcileri vasıtasıyla ancak sadece seçim mekanizması ile dahil olurken, aynı zamanda, sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla dolaylı olarak ve sürekli bir biçimde ‘kesintisiz’ dahil olma hakkına sahiptir.

Bir ülkede, halk adına iktidara gelen kişiler veya gruplar, modern manada siyasi partiler kurmak suretiyle, bu partilere halkın verdiği oy oranlarına göre iktidar hakkını geçici süreliğine emanetlerine alabilirler. Modern bir demokraside, siyasi partiler, tek başlarına veya koalisyon sistemleriyle geçici süreliğine hükümet kurma, ülkeyi yönetme sorumluluğu ve görevini üstlenirler. Bunlara dair tüm kurallar, her ülkenin kendi anayasasında tanımlanmış olmasına rağmen, genel hatlarıyla tüm demokrasilerde, başkanlık veya parlamenter sistem eliyle, benzer kurallar çerçevesinde devlet yönetimi; hükümet denen ‘lokomotif’ tarafından seçilmişlerin onayıyla ve dolaylı kontrolünde gerçekleştirilir. Anayasaya uygun bir yönetim veya icraat olup-olmadığı ise yargıçlar eliyle kontrol edilir ve uygun mekanizmalarla denetlenir.

Bir ülkede, iktidara gelen ve hükümeti kuran seçilmişler, anayasal yetkiler ve tanımlamalar çerçevesinde, bütün gücü elleri altında toplama eğilimine sahip olabilirler. Özellikle muğlak bırakılan yetki kullanımında, seçilmişler kendi siyasi çıkar ve beklentilerine göre, parti lehine ve bazen de kendi öz çıkarına göre, karar verme hakkını kendilerinde bulabilirler. Öte yandan, devlet mekanizmasındaki icracı güç konumundaki bürokrasinin veya atanmışların varlığı, eğer seçilmişler-atanmışlar uyumu sağlanamazsa, devlet çarkının dönüşünü sekteye uğratabilir, hatta seçilmiş-atanmış çatışması tüm sistemi kilitleyebilir. Türkiye Cumhuriyeti yakın tarihinden bu konuya yönelik sayısız örnek verilebilir.

Antik dönemde devlet, vergi toplama ve su kanallarının idaresi aracılığı ile gücünü gösterir, gerektiğinde halkın eli silah tutanlarını geçici süreliğine askere çağırır, tehdit ortadan kalktığında halkın normal hayatlarına kaldıkları yerden devam etmelerini sağlardı. Modern zamanların devletinin vatandaşlarıyla olan ilişkisi bir hayli gelişmiş ve yaygınlaşmış ağlar üzerinden gerçekleşmektedir. Doğumdan ölüme kadar bir bireyin yaşam alanı, devletin kontrolündeki bu ağlar ve sistemler tarafından çevrilmiştir. Otoyol ağları, hava yolu ulaşımı, demiryolları bağlantıları, finans ağları, bankacılık sistemi, medya kurumları, eğitim kurumları, internet ve internetle birbirine bağlanmış sistemler/ağlar, askerlik sistemi, güvenlik ağları, kamera sistemleri, sağlık sistemi, mezarlık yönetimi, güvenlik bağlantıları, sosyal güvenlik kurumu, eğitim sistemi, bürokratik hizmetler, iletişim platformları vb. çok sayıda yönetsel ağ ve sistem artık günümüz insanını çepeçevre kuşatmış durumdadır. Özellikle internet uygulamaları olmadan, örneğin e-devlet sistemi kullanılmadan, herhangi bir Türk vatandaşının günlük yaşantısını sürdürebilme imkânı neredeyse kalmamıştır. Bir bakıma büyük kolaylıklar sunan bu tür hizmetler, bunları kullanmaya alışkın olmayanlar (özellikle yaşları ilerlemiş olanlar) için başkalarına bağımlılığı beraberinde getirmekte, ayrıca bireyler açısından özgürlük kaybı ve sıkışmışlık (kameralar tarafından izlenilmesi, her yere kayıt olunması, telefon konuşmalarının takibi, sosyal medyada izlenilmesi, kişi mahremiyetinin neredeyse yok olması vb.) duygusuna yol açabilmektedir. Toplumsal sözleşme ile devlet kurulurken kabul edilen ‘gönüllü kölelik’ artık bireyler yönüyle ‘gönülsüz köleliğe’ dönüşmüştür.

Burada gelmek istediğimiz nokta, atanmışlar-seçilmişler ikileminde “devlet gerçekten kim tarafından yönetilmektedir?” sorusu bir yana, devletin bu derece tüm bireylerin her şeyini kontrol edebilir bir noktada olması, demokrasi açısından ne derece doğru olabilir? sorusuna dikkat çekmektir. Esas amacımız ise, “kontrol ve denetleme gücü bu kadar yüksek olan ve icra makamı olarak halkına hizmet etmesi beklenen devlet gücünün, kendi yanlışlarını görmemesi mümkün olabilir mi?” sorusunu gündeme taşımaktır. Neticede, ister seçilmişler tarafından yönetilsin isterse atanmışlar tarafından yönetilsin, vatandaşına ‘nefes alma’ ve ‘sesini duyurma’ imkânı vermeyen herhangi bir hükümet sistemi, ne derece demokratik olabilir veya vatandaşının yararına görülebilir? Özgürlüğünü yitiren bir birey için ‘devlet’ ne derece değerli bir aygıttır?

Temel hak ve özgürlükler bir yandan devlet tarafından bu derece yakın markaja alınıyorsa, öte yandan bu ağlar sayesinde bireyin her hareketi izlenebiliyorsa, birey “büyük göz” tarafından devamlı denetim altında tutuluyorsa, böylesine yaygın bir kuşatma altında hak ve özgürlüklerin, özellikle negatif statü haklarının varlığından söz etmenin imkânı var mıdır? Devlet veya kamu otoriteleri, bireyleri doğal hakları olan özgürlükleri her an ortadan kaldırabilecek veya önemli sınırlamalara tabi tutabilecek imkânlara ve teknik yeteneklere sahiptirler. Böylesine gelişmiş bir teknolojik dünyada, kişilere ‘çip’ takılmasının gündeme geldiği bir ortamda hem bireysel özgürlüklerimizi koruma hem de doğal olarak sahip olmamız gereken demokratik değerleri güçlendirme adına “devlet gücünün denetlenmesi ve kontrolü” nasıl olabilir? sorusuna anlamlı bir cevap bulunması, çağımız bireyinin ‘oynama alanını’ belirleyebilecek ve herkes tarafından yaşanan ‘cendereye sokulma’ durumundan bireyleri kurtarabilecek argümanları beraberinde getirebilecektir.

Günümüzde, “tüketici haklarını koruma” adı altında, alışverişte veya ticari faaliyetlerimizde, kendimizi koruyacak birtakım hak arama mekanizmalarını devreye sokabiliyoruz. Bir şekilde bir ürün, üretici/satıcı firmanın tanıtım kataloğunda yer verdiği standartlarını ve özelliklerini karşılayamıyorsa, fiyat-kalite dengesi bizi tatmin etmiyorsa, ortada bir sorun var demektir. Bu sorunu aşmak için, tanımlanmış mekanizmaları kullanarak, birey olarak sesimizi yükseltebiliyoruz ve firma karşısında hak arayabiliyoruz. Hatta çoğunlukla birey olarak ‘beyanımız’ yeterli görülebiliyor. Zaten, ticari firmalar da kendi “marka değerlerini korumak, ticari itibarlarına leke gelmesinin önüne geçmek” için, çoğunlukla müşteri olarak gördükleri bireylerin bu türden hak arama taleplerini olumlu bir yaklaşımla ele almaktadır. Hatta firma giderleri hanesine tüketici haklarını karşılamaya yönelik bir ‘zarar’ kalemi bile eklemeyi gerekli görmektedirler.

Peki devlet katında buna benzer bir hak arama imkânı var mıdır? Eğer seçilmişler yani siyasiler tarafından iletişim kanalları açık tutulursa ve ‘tekrar seçilebilme’ başarısında halkın günlük yaşamındaki sıkıntıların giderilmesinin bir etkisi olduğuna dair siyaset dünyasında bir anlayış birliği ve “çıkar” oluşmuşsa, bu durumda, tüketici haklarına benzer şekilde, bireysel özgürlüğe dönük hakların da devlete karşı korunabilmesi söz konusu olabilecektir. İdeal demokrasilerde, halkın bürokrasi veya atanmışlar üzerindeki denetim gücünün tesis edilebilmesi, ancak kendi seçtiği ‘seçilmişler’ ve yansız işleyen hukuk kuralları üzerinden olabilir. Bu açıdan başlıca yapılması gerekenler, devletin ölçeğini küçültmek, halkın siyasetçilere ulaşımının önündeki engelleri temizlemek ve siyasetin ticarileşmesine engel olmaktır.

Seçilmişlerin ve atanmışların, bir başka deyişle bürokrasinin ve politikanın demokratikleşebilmesi için, tüm devlet kademelerinde hesap verilebilirliği sağlamak, yönetişim ilkelerinden yararlanmak, temel meselelerde halka çeşitli medya platformları kanalıyla görüşlerini iletme fırsatı vermek, e-devlet uygulamalarını birey yönüyle ölçülebilir ve takip edilebilir kılmak, ana akım medya kuruluşlarında çeşitliliği sağlamak, sistemde yer alan her devlet görevlisinin liyakat ilkesine göre işe alımını ve verimli-etkin bir şekilde çalışmasını temin edecek şeffaf ve adaletli bir insan kaynakları sistemi kurmak, sivil toplum kuruluşlarını güçlendirmek, sivil toplumun sesini duyurabilmesine olanak tanımak, bağımsız-etkin ve tarafsız işleyen bir yargı mekanizmasını kurabilmek vb. gerekmektedir.

Günümüz Türkiye’sinde, bir bakıma geçmişin seçilmişler-atanmışlar ikilemi ortadan kalkmıştır. Bugün iktidar, devletin üst kademesindeki tüm yöneticileri, hatta kamu iktisadi teşebbüsleri olarak görülebilecek bazı kurum ve kuruluşların yönetim kurullarını, genel müdürlerini vb. seçme ve atama tekeline sahiptir. Neredeyse tüm yöneticilerin tek merkezden seçildikleri bilinmektedir. Bu durumda, seçilmiş-atanmış tüm yöneticilerin, ister istemez “siyasal sorumluluğa” sahip olması vatandaşın beklentisi haline gelmektedir. Bunun istisnai durumu, iktidar partisine mensup olmayan bazı belediyelerdeki yönetimler olabilir. Burada bile iktidar mekanizmasının dolaylı gücü, iktidardan bağımsız bir “âdem-i merkezî yönetimin” tam manasıyla hayata geçirilmesine izin vermeyen bir devlet kurgusuna ve işleyişine egemen bir konuma sahiptir.

Zaman zaman seçilmişlerin bile, bir bakıma atanmışlar gibi davrandıklarına, seçilmiş olma özelliklerini bir kenara bıraktıklarına, bürokrat özelliğine bürünmeyi tercih ettiklerine şahit oluyoruz. Bundan kurtulmanın yolu, bizzat iktidar erkine sahip seçilmişlerin, gerçekten seçilmiş olmayı kendileri açısından öncelikli bir özellik haline getirmeleri durumunda, gerçek manada demokratik bir yönetimin inşasına için gerekli iklim kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Bugünün Türkiye’sinde, atanmışların ve seçilmişlerin tek merkezden ‘seçildiği’ veya görevlendirildiği algısı yalın bir hakikat olduğuna göre, bu durumda, devlet mekanizmasında yanlış yapanlara karşı hakiki şikâyet mercii, sadece cumhurbaşkanlığı makamıdır diyebiliriz. Bir anlamda, seçen ve şikâyet edilen mercii aynıdır. Bu bir ikilemdir, Türk siyasetinin ve devlet hayatının içine düştüğü çelişkidir. Birey açısından bu çelişkili durum, anlaşılmazlığa ve kafa karışıklığına neden olmaktadır. Kendisinin Cumhurbaşkanı tarafından seçildiğini bilen veya bu iddia ile bulunduğu kurum ve kuruluşu yöneten ‘yetkililer’, sahip oldukları tüm erk ve gücü bazen ‘hunharca’ kullanmakta ancak siyasal sorumluluktan kaçınmayı bir marifet saymaktadırlar. Çünkü, siyasal sorumluluk tek bir kişiye, Cumhurbaşkanı makamına yüklenmektedir. Bu durum, devletin birçok kademesinde ‘derebeylik’ sisteminin hayat bulmasına yol açarken, bu derebeylerinin yanlışları ise siyaseten sorumlu olan Cumhurbaşkanının hanesine yazılmaktadır.

Bu ortamda, vatandaş için özgürlükler bağlamında tek hak arama mevkii, cumhurbaşkanlığı makamına erişmek ve bunun için de bu makama yakın kişilerle irtibata geçmektir. Ancak, cumhurbaşkanının etrafındaki kişiler (devlet mekanizmasındaki tüm yöneticiler) zaten görevlerini layıkıyla yapıyor olsa, Türkiye Cumhuriyeti’nin en üst makamındaki kişiye ulaşmayı gerektirecek bir hak ihlalinin olması söz konusu olabilir mi? Sorun burada başlamakta, çözüme giden yoldaki ‘çözümsüzlük’ burada düğümlenmektedir.

Neticede, Türkiye Cumhuriyeti yönetim sisteminde, bireylerin Cumhurbaşkanına ulaşması da sorunlarını çözmek için sesini duyurabilmesi de sorunludur! Belki, Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER) vatandaşlarımıza hak arama imkânı vermek için bir şeydir ama acaba demokratik bir ülke için her şey midir? Vatandaşın sorunlarını çözme noktasında, Cumhurbaşkanını meşgul etmeyen bir çözüm tarzı geliştirmek ve gerçekten sorunları çözecek bir sistem geliştirmek acaba mümkün değil midir?

Sadece siyasilerin ‘siyasi sorumluluk’ duymalarının sağlanması, Cumhurbaşkanı’nın devreye girmesine gerek kalmadan, oto-kontrol mekanizması olarak Türk halkına inmelerine ihtiyaç vardır. Halkın inlemelerini ve sızlanmalarını bindiği takside, fırıncıda, berberde, özellikle de sosyal medyada duymaması, görmemesi bir devletteki bir yönetici (seçilmiş ve/veya atanmış) için mümkün müdür? Velev ki gözünü, kulağını ve en önemlisi vicdanını kapamamış olsun!

Halk CİMER’de sırasını beklerken, koskoca devlet gücünün, ‘güçsüz’ vatandaşının sesini duymak için biraz empati yapması ve sağduyu göstermesi, gerçekten bu kadar zor mudur? Kaf dağından inip, halka değer vermek, kendisini seçen halka karşı olmasa da en azından kendisini o makama oturmaya layık gören Cumhurbaşkanı’na göstermesi gereken bir saygı, bir değer değil midir? Yoksa, hatırlı/itibarlı birisi görüp, Cumhurbaşkanı’na ‘hata yapanı’ raporlayıncaya kadar, bir devlet makamını veya kamu iktisadi teşebbüsünün tepe yönetimini zapt etme, sırtını cumhurbaşkanına dayama iddiasıyla ‘derebeyliğini’ devam ettirme hakkının ‘kifayetsiz muhterislere’ verilmesinin kime ne yararı vardır? Halka zararı olduğu kesin…


Google Ads