logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
stratejisiyaset

Parlamenter Sistem Tartışmaları Arasında Siyaset

Günümüzde yaşanan siyasi tartışmaları doğru değerlendirebilmek için kavramların içeriğinin yeterince anlaşılmış olmasına ihtiyaç bulunmaktadır.

Dr. Özkan LEBLEBİCİ
Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 27.01.2022
  • Süre : 6 dk
  • 282 kez okundu

Günümüzde yaşanan siyasi tartışmaları doğru değerlendirebilmek için kavramların içeriğinin yeterince anlaşılmış olmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Kavramların yerine oturmadığı tartışmalarda siyasi görüş farklılıkları, gerçekleri çarpıtabilecek ölçüde karşı karşıya gelebilmektedir. Bu kapsamda devleti bir çatı kavram olarak kabul edebiliriz. Devlet belirli toprak parçası üzerinde örgütlenmiş siyasi bir yapıdır. Halk, toprak ve egemenlik, devlet adını verdiğimiz siyasal örgütün üç temel unsurunu teşkil etmektedir. Bu üç unsurdan biri olan egemenlik, diğer iki unsura göre çok farklı biçimlerde ortaya çıkabilmektedir. Zira devlete bakış açısının aşkıncı ya da araçsal olarak değişmesi, devletin siyasal örgütlenme biçimini ve egemenliğin yapısını değiştirebilmektedir. Aşkıncı devlet anlayışı, devleti kutsallaştırarak onu asli işlevlerinden ziyade, kendi varlığını önceleyen bir yapıya dönüştürür. Araçsal devlet anlayışı ise, aşkıncı anlayışa göre diğer kutupta, devleti sadece zorunlulukların gereği olarak ortaya çıkmış bir yapı olarak ele alır.  Metin Heper’in “Türkiye’de Devlet Geleneği” adlı eseri, 3.Selim’den günümüze, devlete bakış açısındaki değişimleri ele almaktadır. Devletin işlevleri açısından bakıldığında ideal olan yaklaşımın bu işlevler arasındaki dengeyi en akılcı biçimde gözeten ve iki kutup arasındaki bir yaklaşımın uygun olduğunu söyleyebiliriz. Cem Eroğul “Devlet Nedir?” adlı eserinde devletin üç temel işlevinden bahseder; 1. Devletin egemen sınıfın çıkarlarına ilişkin işlevleri, 2. Devletin kendi örgütsel yapısına ilişkin işlevleri, 3. Devletin halkın çıkarlarına ilişkin işlevleri. Bu üç alandaki işlevlerin dengesi, devletin etkinliğinin de anahtarıdır. Buradan yola çıkarak özgün bir tanım da ortaya koymak mümkündür; devlet, kendisini var eden unsurların ve işlevlerin dengeli birlikteliğidir. Denge kavramını olumlama amaçlı kullanmadığımı belirtmek isterim. Dengenin nerede ve nasıl kurulduğu siyaset biliminin konusudur. Burada denge kavramı için bir virgül koyalım ve ileride ele almak üzere bir diğer kavrama, devletin asli unsurlarından olan egemenlik kavramına geçelim.

Yazında egemenliğin tek tanımı yoktur. Egemenlik kısaca kural koyma, güç kullanma tekeli olarak adlandırılabilir. Egemenlik aynı zamanda devletin ülkesi (toprak unsuru)  ve halkı üzerindeki yetkileri olarak da tanımlanabilir. Egemenlik kavramını siyaset bilimine katan düşünür, Jean Bodin’dir (1530-1596). Bodin’e göre, devletin temel niteliği egemenlikle donatılmış olmasıdır. Buradan yola çıkarak egemenliğin bölünmezliğine ve devredilemezliğine vurgu yapan Bodin, egemenliğin bölünmesinin feodal yapılara yola açacağı ve devleti yıkacağını savunur.[1] 13. Yüzyıldan itibaren feodalitenin güç kaybetmeye ve merkezi krallıkların güç kazanmaya başladığı dikkate alındığında, Bodin’in görüşleriyle zamanın ruhunu yansıttığını söyleyebiliriz. Egemen olan ölümlü iken, egemenlik süreklidir. Bu süreçte burjuvazinin de güç kazandığı ve kendine daha yüksek güvenceler temin edebilecek bir egemenin varlığına olan ihtiyacın tedricen arttığını da belirtmek gerekir. Egemenliğin tanımını yapan Bodin, bunun sınırlarını belirtirken de burjuvazinin haklarını savunan bir tutum sergiler.[2] Bu tutum egemenin erkinin sınırsız olmamasını savunmayı gerektirmektedir.

Ancak egemen gücün sınırlandırılması tarih boyunca düşünürlerin üzerinde tartıştığı bir konudur. 1215 yılında Magna Carta, Kralın yetkilerinin bir kısmından vazgeçtiği ve yetkilerinin sınırlandırılmasını kabul ettiği bir anlaşmadır. Bu yönüyle anayasaların geliştirilmesine zemin hazırlayan bir olay olarak kabul edilir. Anayasalar devletin işleyişi ve teşkilatına ilişkin esasları içeren metin olmasından önce egemen gücü sınırlandıran metinlerdir. Türk Anayasa tarihi açısından bakıldığında 1808 yılında II: Mahmut tarafından imzalanan Sened-i İttifak da benzer nitelikte bir metindir ve bu yönüyle Türkiye’de anayasa süreçlerinin incelenmesi konusunda bir başlangıç noktası olarak kabul edilir. Avrupa’daki gelişme çizgisine bakıldığında, egemen gücün bireysel hak ve özgürlükler yönünde sürekli olarak sınırlandırıldığı bir sürecin söz konusu olduğu görülür. Bu gelişmenin bir aşamasında (özellikle 17. Yüzyılda ve devamında) egemenliğin kullanılmasında da büyük değişiklikler yaşanır. Krallar ya egemenliği sınırlı yetkilerle halk adına kullanmaya başlar, ya da halkın oluşturduğu meclisler lehine egemen erkinden feragat eder. Yani ilk devletli toplumların görüldüğü zamanlarda tanrıda bulunan ve onun yeryüzündeki temsilcisi olan krallar tarafından temsil edilen egemenlik, zaman içerisinde ete kemiğe bürünerek ait olduğu yere, halka teslim edilmek zorunda kalınmıştır. Ancak egemen gücün sınırlarının ne olması gerektiği, egemenliğin temsil sorunu ile birlikte tartışılmaya devam etmiştir. Konunun bağlamından uzaklaşmamak adına tarihsel gelişmeyi sınırlandırmakta fayda vardır.

Günümüzde gelinen aşamada, egemenliğin temsil yetkisi, sınırsız, sorumsuz ve kontrolsüz bir yetki değildir. Bu yetkinin Anayasa ve yasalara uygun olarak kullanılması da yeterli değildir. Hukuka ve demokrasinin genel kabul gören gereklerine de uygun olarak kullanılması esastır. Burada demokrasinin de tarihsel süreçte, farklı kavram setlerini de bünyesine katarak gelişen bir kavram olduğunu vurgulamamız gerekir. Yani devlet dediğimiz siyasi yapıyı yöneten siyasal iktidarın sınırları belirlenmiş bir çerçevede görev yapması esastır. Matematik problemlerinde gördüğümüz türden bir betimleme ile konuyu açıklamaya çalışalım. A şehrinden B şehrine giden 4 farklı güzergâh olsun. Bu güzergâhların her biri bir politika yaklaşımını temsil etsin. Siz B şehrine gitmek için bilet aldığınızda otobüs firmasının ve şoförün sonuçta sizi nereye götüreceğini bilirsiniz. Ama ne firma ne de şoför, sizi C şehrine götürmeye kalkamaz. Bunu denemeye kalktığını anladığınız anda, otobüsü durdurup iner, gideceğiniz istikamete giden bir araca binmeye çalışırsınız. Elbette maddi ve manevi zararların tazmini için de mahkemeye başvurursunuz. Dolayısıyla, halkın seçimle verdiği yetki, sınırları belirli olan bir yetkidir. Siyasal iktidar, kamu hizmeti sunumunda farklı politikalar uygulayabilir. Ancak anayasaya, yasalara ve hukuka uygun hareket etmek bir politik tercih değil zorunluluktur.

Diğer iktidar türlerinden temel farkı, etki alanın bütün ülke sınırlarını kapsaması ve güç kullanma tekeline sahip olmasıdır. Ancak siyasal iktidar ne kadar az güç kullanımına ihtiyaç duyarsa, yönetimin meşruiyeti o kadar fazla olur.[3] Yani iktidarın güç kullanımı ile meşruiyet arasında ters orantılı bir ilişkinin varlığından söz edebiliriz. Elbette konuştuğumuz meşruiyet, kendisini dini inançla var eden meşruiyet değil, kaynağını halktan alan meşruiyettir. Bu, toplumsal düzenin sağlanması ve otoritenin muhafazasının gerekli kıldığı hallerde güç kullanılmasını olumsuzlayan bir ifade değildir. Ancak anayasada yer alan bireysel hak ve özgürlüklerin kullanımına karşı, ideolojik bir tavırla güç kullanan bir siyasal iktidar, kendi meşruiyet sorunsalını kendisi yaratır. Siyasal iktidarı sınırlayan yasal çerçevenin ötesinde, başka denetim mekanizmalarının da bulunması önemlidir.

Özgürlüğü “yasaların izin verdiği her şeyi yapma hakkı”[4] olarak kabul eden Montesquieu, yasaların özgürlüğü güvence altına almak için gerekli bir koşulu olduğunu ama yeterli koşul olamayacağını öngörür. Siyasal iktidarın denetlenmesi için yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirleriyle uyumlu ve birbirlerini denetleyen biçimde işlemesi gerektiğini savunur. Zaman içerisinde bu görüş, modern demokrasinin kavram seti içerisinde yerini alır. Montesquieu İngiltere’deki yasaları incelerken Osmanlı İmparatorluğu ve İtalya’da üç erkin tek bir kişide vücut bulduğunu ve bunun despotik bir yapı olduğunu da ileri sürer. Buraya kadar yazdıklarımdan sonra, konunun fikri tartışma boyutundan çıkarak günümüz tartışmalarına dönmek istiyorum.

Parlamento kelimesinin etimolojik kökenine bakıldığında Fransızcada konuşmak, müzakere etmek kelimesinden türediği görülür. Bugünkü anlamıyla parlamento, “Üyeleri halkoyu ile belirli bir süre için seçilen ve başlıca görevi yasama olan meclis veya meclislerin bütünü”[5] şeklinde tanımlanmaktadır. Parlamento benzeri yapıların tarihi biraz daha geriye gitse de, parlamentoların gerçek anlamda yasama erkini temsil etmesi, 17. Yüzyıl ve sonrasında ortaya çıkan ulus-devlet yapıları ile mümkün olabilmiştir. Bu gelişmede burjuvazinin ilerici rolünü teslim etmek gerekir. Bunun yanında siyasal iktidarlarla parlamentolar arasında yaşanan güç mücadelelerinin tarih sahnesindeki yansıması, siyasal iktidarın hem yasama hem yargı tarafından etkin bir şekilde denetiminin gerekliliğini defalarca ortaya koymuştur. Bu denetimin sağlanması, demokrasi anlayışı kadar yasamanın örgütlenme biçimiyle de ilgilidir. Ancak bir gerçek vardır ki, parlamenter sistemlerde etkin yasama denetimi genellikle iki meclisli yapılarla mümkündür. İki meclisli yapının oluşumu tarihsel koşullara bağlı olarak farklılık gösterse de, bu ülkelerde yasamanın yürütme üzerindeki denetimi etkilidir.

Bu etkinliği yönetim bilimi açısından açıklamak mümkündür. Tek meclisli yapılarda karar alma süreçlerinin hızlandığını ama doğruluğun azaldığını; iki meclisli yapılarda karar alma süreçlerinin yavaşladığını ama doğruluğun arttığını söylemek mümkündür. ABD’de yasama süreci oldukça titiz ve yavaş işleyen bir süreçtir ve bu konuda çok ciddi tartışmalar bulunmaktadır. ABD Anayasasında değişiklik yapmak oldukça zordur. 1920’lerde alkol yasağı Anayasaya (ammendment) ek olarak ilave edilmiş ancak sonrasında bireysel hak ve özgürlüklerin korunması kapsamında bu yasağın Anayasadan çıkması koyulmasından daha zor olmuştur. Ancak ABD’de yürürlüğe giren bir yasanın ardından bir ay sonra yasa metninde düzeltme yapılması beklenen bir durum değildir. Benzer durum iki parlamentolu yapıların hemen hepsi için geçerlidir. Bunun yanında her ülkenin mevzuatında acil durumlarda karar süreçlerini hızlandıran önlemler mevcuttur. Bahse konu ülkelerin yasama süreçlerinin yavaşlığından şikâyet eden vatandaşları değil, hükümetleri mevcuttur. Hiçbir hükümet uygulamak istediği politikaların yavaş işlemesini istemez. Çünkü halkın desteğine olan ihtiyaç, onları bir an önce istediklerini yapmaya zorlar. Burada hızla doğruluk arasında bir çelişki ortaya çıkar. Tek meclisli yapılarda bu çelişkiyi aşmak kolaydır ama bunun bedeli yasamanın yürütmenin tahakkümü altına girmesidir. Yasama meclisinde çoğunluğu sağlayan siyasal iktidarın her istediğini yapmasının önündeki engeller zamanla birer “aşılması gereken prosedür” haline dönüşür. Meclis çoğunluğunu elinde bulunduran siyasal iktidarın önünde onu frenleyebilecek bir güç kalmaz ve devlet, hükümetin politikaları doğrultusunda bir baskı aygıtına dönüşür. Tarihte bunun örnekleri bulunmaktadır.

Türkiye’de 1921 ve 1924 Anayasaları tek meclisli yapıyı öngörüyordu ve Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda anlaşılabilir bir tercihti. 1961 Anayasası ile iki meclisli döneme geçildi. Bu dönemi inceleyenler, 1980 yılının 12 Eylül’ünde yaşanan askeri darbeye kadar devam eden sürecin Türk demokrasi tarihine büyük katkıda bulunduğunu görecektir. 1982 Anayasası ile Senato ortadan kaldırılmış ve tek meclisli döneme geçilmiştir. Bence asıl tartışılması gereken, bu tercihin hangi gerekçelere dayandığıdır. Çünkü 1982 Anayasası ile yasama-yürütme-yargı arasındaki denge yürütme lehine bozulmuştur. 2018 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile oluşturulan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”, 1982 Anayasasının oluşturduğu dengesizliğin uzun dönemli sonucudur. Burada dış belirleyicilik tartışmalarına girmeden yapılabilecek analizin sonucu budur ama dış belirleyici etkenler, gelinen durumu engelleyici değil destekleyici rol oynamıştır.

Son dönemde Millet İttifakı partilerinin önderliğinde başlayan çalışma çerçevesinde, kazanılacak bir seçim sonrası yapılacak değişikliklerle “güçlendirilmiş parlamenter sistem”e dönüş stratejisi tartışılmaktadır. Basına yansıyan değişikliklere bakıldığında, 1982 Anayasasından farklı radikal değişiklikler görülmemektedir. En radikal değişim, meclisin bütçe hakkını güçlendirmek için düzenlenen “Kesin Hesap Komisyonu”dur. Oysa gelişmiş ülkelerdeki uygulamalardan örnek alınacak bir senatonun yasamanın yürütme karşısında denetim görevini yapabilmesini sağlayacak bir yapıyı mümkün kılabileceğini değerlendiriyorum. Buna ilişkin önerim, 100 üyeden oluşan ve partilerin göstereceği belirli yeterliliğe sahip adaylardan oluşan, ülke geneli oy oranına göre belirlenecek ve her hangi bir baraj uygulanmadan seçilecek bir senato oluşturulmasıdır. Milletvekili sayısının ise 400’e düşürülmesi daha uygun olur. Bu değişikliklerle; yasamanın yürütmeyi etkin denetimi sağlanabilecek, yasamanın saygınlığı ve etkinliği artırılacak ve yürütmenin yasamaya karşı sorumlu olduğu bir yapıyı, mümkün olan en fazla görüşün parlamentoda temsili ile sağlamak mümkün olabilecektir.

Üzerinde çalışılan “güçlendirilmiş parlamenter sistem”in yargı ve yürütme konusundaki düzenlemelerini, tartıştığımız konu bağlamının dışında olması nedeniyle ele almıyorum. Parlamenter sistem, parlamentonun etkinliği kadar etkili ve faydalı olabilir. Ülkemizin sosyal yapısı dikkate alındığında, tek meclisli sistemin bir süre sonra yeniden yasama- yürütme arasındaki çatışmalara zemin hazırlayacağını düşünmek için örneği yaşanmış gerekçeler mevcuttur. Elbette bir diğer önemli konu, değişikliğin nasıl yapılabileceğidir. Bu konudaki değerlendirmeleri ilerideki yazılarımıza bırakarak nokta koyuyorum. Aydınlanma düşünürlerinin üzerinde uzlaştıkları konu, “her halk, yönetimi onu nasıl yapıyorsa öyledir” anlayışına dayanan siyasal belirleyiciliktir. Bu kapsamda “bir halkın özgür ve erdemli ya da köle ve yoz olmasının asıl sorumlusu siyasal iktidardır”.[6] Diğer bir ifadeyle tasarlanan sistem uzun vadede istenmeyen sürprizler yaratma potansiyeline her zaman sahiptir. Devletin unsurları ve işlevleri arasındaki denge, ülkede sağlıklı işleyen siyasal süreçler yoluyla kurulabilir. Bu dengenin hangi noktada nasıl oluşacağına da halk karar verebilmelidir. Bu nedenle konunun tartışıldığı süreçlerin daha şeffaf olması, toplumun kendi geleceği hakkında söz söyleyebilmesine fırsat verebilir.

Saygı ve sevgilerimle…

 

[1] Ed. M.A.Ağaoğulları, Sokrates’ten Jakobenlere Batıda Siyasal Düşünceler, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, s. 407-409.

[2] A.k., s. 410.

[3] Ali Öztekin, Siyaset Bilimine Giriş, (10. Basım), Siyasal Kitabevi, Ankara, 2016, s. 34.

[4] Ed. M.A.Ağaoğulları, a.g.e., s. 558.

[5] http://www.lugatim.com/s/parlamento, E.T. 27.01.2022

[6] Ed. M.A.Ağaoğulları, a.g.e., s. 532.


Google Ads