logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
stratejisiyaset

Sened-i İttifak’tan Saltanatın Kaldırılmasına, Cumhuriyet Yolculuğumuz

Monarşi, en öz ifadesiyle tek kişinin yönetimi anlamına gelir. İktidarın tek kişiye ait olduğu düzen olup; tarih boyunca krallık, padişahlık, sultanlık gibi çeşitli isimlendirmelerle ifade edilmiştir.

Dr. Hüseyin FAZLA
Dr. Hüseyin FAZLA

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 02.11.2021
  • Süre : 4 dk
  • 373 kez okundu

Monarşi, en öz ifadesiyle tek kişinin yönetimi anlamına gelir. İktidarın tek kişiye ait olduğu düzen olup; tarih boyunca krallık, padişahlık, sultanlık gibi çeşitli isimlendirmelerle ifade edilmiştir. Fransızca monarchie ‘kraliyet’ sözcüğünden siyaset bilimi kavramları arasına girmiş alıntı bir sözcüktür.
Tek bir birey tarafından hükmedilen bir yönetim sistemidir. Genel anlamda monarşi, özünde devlet başkanlığı görevinin miras ya da hanedanlık ardıllığı yoluyla doldurulduğu kurumdur. Hanedanlık, güçlü olan bir kişi veya bir akraba topluluğu tarafından zorla elde edilebilir, bir toplumu yönetme hakkı güç sahiplerince zapt edilebilir. 
Günümüzde halen bazı ülkelerde devam etmekte olan anayasal monarşiler, çoğunlukla zaman içerisinde cumhuriyet ve demokrasi kavramlarıyla belirli oranda uyumlu bir yapıya evrilmiştir. Bu tür anayasal monarşilerin rolü sembolik hale gelmiş olup, ‘egemenlik’ yetkisine sahip olmalarına izin verilmemektedir. Bu cihetle, anayasal monarşilerin doğrudan siyasal önemi kalmamıştır. Sadece, geleneksel olarak yerlerini korumaya devam etmektedirler. Bu manada, kral veya kraliçelerden sadece törensel rollerini yerlerine getirmeleri beklenmektedir. Bugün bu tür monarşilerden ziyade mutlak monarşi kavramı üzerinde durmak istiyoruz.
Mutlak monarşiler; bir siyasal iktidarı tekeli altına alan, bu yüzden de tam manasıyla egemenliğin tek kişide toplandığı monarşilerdir. Monarşik mutlakıyetçiliğin klasik temeli veya meşruiyetinin felsefesi, Tanrı’ya dayanır. Yani monark veya kralın Tanrı tarafından ‘seçilmiş kişi’ olduğu, dolayısıyla Tanrı’nın yeryüzündeki otoritesi olarak Tanrı adına milletini veya halkını yönettiği savıyla monark ülkesini ‘çift kılıçla’ yönetir. 
Arapça ‘mutlak’ sözcüğünden türemiş olan mutlakıyete dayalı yönetim sisteminde, kral veya padişah ‘salıverilmiş (dokunulamaz manasında), kayıt ve şarttan bağımsız’ bir şahıstır. Esasında nihai anlam, talik sözcüğüyle birlikte düşünüldüğünde her türlü kuraldan, hesap sormadan ve hatta sorumluluktan ‘azat edilmiş’ en tepe yönetici olarak kralın adeta ‘tanrısal’ bir yetkiyle donatılmış olması faraziyesi, mutlak monarşik sistemlerin özünü oluşturur. Yönetim, sınırlanmamış iktidara sahip olma anlamında ‘mutlak’tır. Günümüzde sadece Brunei, Katar, Suudi Arabistan ve Vatikan gibi bir avuç devletin yönetiminde mutlak monarşik sistemin kuralları işletilmektedir.
Dizginsiz, sınırlanmamış iktidar, mutlak manada bir monarkın, kralın elinde olabileceği gibi, üstün yasama biçimindeki bir parlamentonun kolektif kullanımı manasında da olabilir. Veya seçimle geçici süreliğine kendisine teslim edilmiş iktidar gücünü kalıcı hale getiren bir devlet başkanı da ‘mutlak monark’ haline gelebilir, tüm erkleri kendi tekelinde toplayabilir. 
Modern anlamda, diktatörlük ve özellikle totalitarizmden mutlak monarşi farklıdır. Mutlakıyetçi sistemlerde genellikle kitleler siyasetin dışına itilmiştir. Siyasi iktidarın belirlenmesinde kitlelerin söz hakkına sahip olması arzu edilmez. Totalitarizmde ise toplumsal ve kişisel var oluşun her yönünün siyasallaştırılması yoluyla ‘bütüncül bir iktidar’ inşa edilir. 
Mutlakıyetçi yönetim, egemenliğin tartışılamaz ve bölünemez olduğu savıyla, rasyonel ve teolojik açıdan iktidarın tek kişide olması gerektiği kabulüyle yönetir. Günümüzdeki modern düşünce yapısında kendisini bulan “egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” ifadesinin yerine, “egemenlik kayıtsız şartsız mutlak monarkındır” anlayışı üzerine, mutlakıyetçi sistemler kendi siyaset felsefelerini kurgular. 
Bodin ve Hobbes’ın ‘bölünmüş iktidar’ korkuları, düzen ve toplumsal istikrarın devamı adına, bu rasyonalist düşünürleri mutlakiyetçi teorileri desteklemeye itmiştir. Onların gözünde bölünmüş egemenlik ya da tartışılabilir iktidar, bu nedenle, kaos ve düzensizliğe davetiye anlamına gelmekteydi. Bu arada, Hobbes’un gündeme getirdiği ‘toplumsal sözleşme’ kuramını daha da ileriye götüren Locke ise kralların tanrısal hakları olduğunu görüşünü reddederek, yönetenlerin yetkilerini ancak yönetilenlerin rızasıyla elde edebileceklerini savunmuştur. Locke gibi Rousseau da mülkiyet hakkını ‘yurttaş haklarının en kutsalı’ olarak görmüş, mülkiyet hakkını sadece kraliyet kurumuna tanıyan klasik görüşün yıkılmasında özgün bir rol oynamıştır.
Tarihsel akış içerisinde, İngiliz monarşisine başkaldırmaları sonucunda halkın egemenliğini somutlaştırarak modern manada cumhuriyet sistemine geçen ilk ülke ABD’dir. Amerikalılar, devletin başına geçecek kişinin halk tarafından ve belli bir süre için seçilmesini, yetkilerinin yine halkın seçtiği parlamento ile paylaşılmasını ve yargı kurumlarıyla denetlenmesini yönetim sistemlerinin temeline oturtmuşlardır. 
Fransızlar ise 1789 ihtilaliyle birlikte, Montesquieu’nun güçler ayrımı ilkesini benimsemiş, hatta İngiltere benzeri bir meşrutiyet sistemini başlangıçta düşünmüşlerdir. Ancak kralın eski sistemi canlandırma teşebbüsleri 1792’de beraberinde cumhuriyet rejimini getirmiştir. Bununla birlikte, Fransa mutlakıyet-cumhuriyet sarmalında 1871 yılına kadar gidip gelmiş, sonrasında gerçek manada cumhuriyet rejimi ülkede hayat bulabilmiştir. Esasında, demokrasi ve insan hakları mücadelesinin doruğa çıktığı 19. Yüzyıl Avrupa’sında, 1815 Viyana Kongresinde ‘tarafsız cumhuriyet’ haline getirilen İsviçre haricinde, herhangi bir cumhuriyet rejiminden söz etmek mümkün değildir. 
Osmanlı Devleti’nde bu yönde ilk hadise, 7 Ekim 1808 tarihinde, II Mahmut döneminde, tarihimizde “Sened-i İttifak” diye isimlendirilen ve Osmanlı’da benzeri daha önce görülmeyen bir metin kaleme alınmıştır. Bu senedin birinci maddesi, “padişahın şahsının ve saltanatının devletin esası olduğuna ve bunun senedi imzalayanların taahhüt ve güvencesi altında bulunduğuna” dairdir. Osmanlı Devleti’nde ilk defa, egemenlik miras yoluyla değil bu senedin imzalanmasına yol açan ayanların iradesine (çok az da olsa kısmî millet iradesi) tabi olmuştur. Bu metin, padişaha hükümranlık hakkı tanıması yönüyle Türk tarihinde önemli bir kırılma olmuştur. Bir yönüyle bu belge, İngiliz tarihindeki Magna Carta’ya (1215) benzetilebilir.
Sonraki yıllarda, içerideki şartların oluşmasına paralel dışardan zorlama ile ilan edilen iki ferman Osmanlı Devleti’nin anayasal ve meşruti monarşi yolculuğunda belirleyici olmuştur. 1839 Tanzimat Fermanı ile hukuk alanındaki önemli sorunlara çare bulunurken, 1856 Islahat Fermanı ile temel insan hakları Osmanlı toplumuna tanınmıştır. Sonrasında Osmanlı aydınları için, Fransızların 1789 ihtilalini yaparken benimsedikleri bir anlayışa benzer şekilde, ‘demokratik bir monarşi’ sisteminin devamı için düşünülür olmuştur. İstenilen şey, yurttaşlara siyasal hakların verilmesi, temsili bir meşruti monarşiye geçisin sağlanması idi. Temel düşünce, “İslam esaslarına dayalı bir devlette, sadece belirli siyasal haklara sahip” halkın, kendi temsilcileri aracılığıyla padişahın yönetim yetkisine ortak olması idi. 
Osmanlı aydınlarının bu yöndeki düşünceleri bile ilk etapta kabul görmemiştir. Abdülaziz (1861-1876) ve II. Abdülhamit (1876-1909) bu tür yaklaşımlara şiddetle tepki göstermiş, iktidarlarını halkla paylaşmaya yanaşmaktan kaçınmışlardır. Abdülhamit döneminde hazırlanarak yürürlüğe giren Osmanlı’nın ilk ve son anayasası “Kanuni Esasi” ile mutlak monarşi yerine anayasalı monarşi sistemine geçiş yapılmıştır. Meşrutiyetin de temelleri bu dönemde atılmıştır. 19 Mart 1877’de açılan meclis, padişah tarafından 1878’de kapatılmış olmasına rağmen, Türk toplumunun meşrutiyetle tanışması, cumhuriyete evrilen yolu açması yönüyle demokrasi tarihimiz açısından önemli bir mihenk taşıdır. 30 yıllık bir saltanat sonrasında, gelişen şartların etkisi ve genç aydınların baskısıyla, II. Abdülhamit, 1908’de ikinci kez meşrutiyet ilan etmek zorunda kalmıştır. 31 Mart ayaklanması sonrasında parlamento kararı ile tahtından indirilen II. Abdülhamit sonrasında 1909’da anayasa değişikliğine gidilerek, siyasal partilerin devri başlamıştır. Balkan Savaşının doğurduğu bozgun havasından yararlanan İttihatçılar, 23 Ocak 1913 tarihinde gerçekleştirdikleri Babıâli baskınıyla, hükümet darbesi yaparak iktidarı ele geçirmişlerdir. Özetle, 1908 sonrasından yıkılışına kadar, padişahlık sisteminin pek hükmünün kalmadığı, esas gücün İttihatçılara ve Büyük Savaş sonrasında padişahın etrafını saran çıkar zümrelerine geçtiğini söylememiz pek yanlış olmayacaktır.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanan 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi sonrasında Osmanlı’nın geri kalan topraklarını paylaşan İtilaf devletleri karşısında Osmanlı Saltanatı hiçbir şekilde varlık gösterememiştir. Üstelik, Türk Ulusunun kurtuluş mücadelesinde ‘ikiliğin’ ortaya çıkmasını beslemiştir. Mustafa Kemal Paşa liderliğinde başlatılan Türk Ulusunun istiklal mücadelesinde, özellikle 16 Mart 1920 tarihinde Meclis-i Mebusan’ın kapanmasıyla birlikte Padişahlık makamı da anlamını bir ölçüde tamamen yitirmiştir.
23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi ile egemenliğin fiili olarak halka dayandığı yeni bir sistem, parlamenter yönetim sistemi de facto hayata geçirilmiştir. Bu kurucu meclisin yaptığı 1921 anayasası, bir devlet başkanlığı makamını bilerek öngörmemişti. Yeni devletin başı yoktu, zira ‘padişah’ ve ‘meclis’ egemenliği paylaşılıyor olarak kabul ediliyordu. Bakanları doğrudan Meclis seçiyordu. TBMM başkanı sıfatıyla Atatürk o dönemde bir devlet başkanından beklenen tüm yetki ve sorumlulukları kullanarak görev yapıyordu. 
9 Eylül 1922 tarihinde Yunanların İzmir’i kesin terkinden sonra 11 Ekim’de imzalanan Mudanya Mütarekesini takiben, bu “çifte egemenlik” durumuna son verilme ihtiyacı iyice ortaya çıkmıştı. Neticede Birinci TBMM kararıyla, 1 Kasım 1922 tarihinde ‘Saltanat’ kaldırılmış, Türkiye’nin Cumhuriyet rejimine geçişinin önü açılmıştır. 
Atatürk bu tarihi olayı Nutuk’ta şöyle anlatır: “28 Ekim 1922’de Lozan’da toplanacak olan Barış Konferansı’na davet edildik. İtilaf Devletleri hâlâ İstanbul’daki hükümeti tanımak istiyor ve onu da bizimle birlikte konferansa davet ediyordu. Bu birlikte davet edilme durumu, kişisel saltanatın kaldırılması işini kesin olarak sonuçlandırdı
17 Kasım’da Atatürk’e ulaştırılan telgrafın ilk cümlesi şöyledir: “Vahdeddin Efendi bu gece saraydan ayrılmıştır”. General Harrington imzalı yazıda “… Zat-ı Şahane İngiltere’nin koruyuculuğuna sığınarak bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul’dan ayrılmıştır.” Son padişah Vahdeddin’in ülkeyi terk etmesiyle birlikte, böylece Türkiye’de meşruti ‘mutlakıyet’ dönemi mutlak bir şekilde kapanmıştır.
29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilmiştir. Cumhuriyet rejiminin özünü, demokrasi kültürü oluşturur. İktidar sınırlıdır. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. İktidarın asli sahibi olan Millet’i sınırlayan hiçbir şey olamaz. Bu anlayışın temelinde, insanların özgür ve eşit haklarla doğduğunu ve yaşaması gerektiği kabulü vardır. Bunun anlamı, devlet sınırları dahilinde, devlet başkanı dahil hiçbir şahsın, kendisini yurttaşların üzerine çıkaracak ayrıcalıklara sahip olmaması, bu tür imtiyazlı hakların kimseye verilmemesi demektir. Serbest seçim esasıyla iktidarın geçici süreliğine devlet başkanına, anayasal kurallar çerçevesinde halk tarafından emanet edilmesini öngören muasır bir yönetim anlayışıdır. Seçimler ve çoğulculuk, iktidarın sınırlanmasına yol açar ki bu da sistemin otokratik bir rejime, totalitarizme veya diktatörlüğe dönüşmesini engeller. 
İktidar emanetini halktan geçici süreliğine alanlar; Fransız Jakobenlerinin yaptığı gibi, kendilerini halk adına her şeyi yapmaya muktedir görme hastalığına yakalanabilir. İktidar hastalığı, muhalif olan herkesi giyotine veya elektrikli sandalyeye gönderen otoriter-diktatoryal bir rejime dönüşmemelidir. Halkın temsilcileri olan parlamentonun yerini bir avuç iktidar seçkini almaya kalkışamamalıdır. Tarih, Jakobenleri affetmeyen sayısız örnekle doludur. Modern anlayışta, halkını egemen kılmayan, demokrasinin içini boşaltan iktidarların hakimiyeti er ya da geç hükümsüz kalmaktadır. Zira hakiki hüküm ve hakimiyet kayıtsız, şartsız milletindir. 

Faydalanılan Kaynaklar

Çetin H. (1998). Cumhuriyetimizin 75 Yılının Bilimsel Olarak Değerlendirilmesi. Güzel H.C. (Editör). Cumhuriyet 1. Cilt içinde (s.11-28). Yeni Türkiye 98/23-24.
Duverger M. (1977). Batı’nı İki Yüzü, (Çev. Eroğul C. ve Sağlam F.), Doğan Yayınevi, Ankara.
Hart M.H. (2019). Dünyaya Yön Veren En Etkin 100, (Çev. Üstüntaş N.), Güney Kitap 1.Baskı, İstanbul.
Heywood A. (2018). Siyasetin ve Uluslararası İlişkilerin Temel Kavramları, (Çev.Bakırcı F.), BB101 Yayınları, 4. Baskı, Ankara.
Kutan M.R. (1998). Demokratik Bir Cumhuriyete Doğru. Güzel H.C. (Editör). Cumhuriyet 1. Cilt içinde (s.31-35). Yeni Türkiye 98/23-24.
Öndeş O. (2012). Vahdeddin’in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor, Timaş Yayınları, 1. Baskı, İstanbul.


Google Ads