logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
stratejisiyaset

Sınırları Çizmek

Tarif edeceğimiz işi yeterince detaylı tarif edelim, herkesin yapacağı işin sınırlarını iyi çizelim, çalışanlara taşıyabileceklerinden daha fazla sorumluluk yüklemeyelim, bir de asıl sorumluluğun bizde olduğunu unutmayalım!

S

Sorumluluk Paylaşımı:

Bir arkadaşımın bir zamanlar sürekli söylediği sözlerdir, ben de bu sözlerin altına imzamı atarım:

"Tarif edeceğimiz işi yeterince detaylı tarif edelim, herkesin yapacağı işin sınırlarını iyi çizelim, çalışanlara taşıyabileceklerinden daha fazla sorumluluk yüklemeyelim, bir de asıl sorumluluğun bizde olduğunu unutmayalım!"

Biz mühendisler hepimiz belli bir eğitim seviyesinde yetiştik. Üniversitelerde sistematik düşünmeyi öğrendik, yaptığımız işin ciddiyetini biliyoruz ve mesleğimizde yeterli altyapımız bazen zamanla, bazen de tecrübeyle oluşuyor.

İnşaat gibi yapılan iş insan hayatıyla doğrudan ilgili olunca, disiplin ve işi bilen kişilerin, bilgi ve tecrübe sahibi kadroların sorumluluğu taşıması çok önemli oluyor.

Ancak daha önce de yazmıştım, maalesef sahalarda kullandığımız iş gücü yeterince eğitimli değil.

Usta-Çırak İlişkisi ve Sağladığı Eğitim Fırsatları:

Eski zamanlardaki birçok işte olduğu gibi usta çırak ilişkisi şantiyelerde de var, ama inşaat işleri diğer işler gibi süreklilik içermediğinden, belki sadece belli işlerde işe yarıyor. Genellikle çalışanlar o anki iş durumuna göre artıyor ya da azalıyor, ihtiyaca göre iş gücü sürekli değişiyor. Hem çırak dediğinin genelde yaşı küçük olur, zihni işi öğrenmek için zinde olur, burada genellikle güçlü kuvvetli iş gücü gerekiyor. Sadece verilen işi yapması yeterli. Bu yüzden kimin ne yapması gerektiğini ne zaman yapması gerektiğini önceden belirleyip doğru kişiyi görevlendirmek zamanında işi teslim edebilmek için esastır. Yani planlama ve disiplin! Tıpkı askeriyedeki gibi.

Bir de herkesin yapabildiği işin bir sınırı var, herkes farklı yaratılmış, farklı eğitim almış, aklı yettiğince, kabiliyeti kadar, gücü yettiğince iş yapabiliyor. Şantiyelerde bunu bilerek iş paylaşımı yapmak zorunda kalıyoruz. Hemen hemen herkesi tanımak zorundayız. Kim neyi ne kadar yapabilir, önceden tartmış olmamız gerekiyor. Çok büyük şantiyelerde bunu yapabilmek çok mümkün değil, o yüzden de işin yapım aşamasında çok iyi kontrol edilmesi öne çıkıyor, işi yapan yetersizse ya hemen değişecek ya da o işe takviye iş gücü konacak, plana sadık kalınmalı. Yoksa zamanında yetişmez.

İnsanlar Eşittir ama Yetenekleri, Yapabildikleri Eşit Değildir:

Bu arada konu karışmasın diye bu aşamada belirteyim, evet, hepimiz eşitiz, ama bu eşitlik temel insan hakları anlamındaki eşitlik, yaşam kalitesi herkese eşit olmalı. Hepimiz bunu eşit olarak hak ediyoruz. Yapabildiklerimizin eşit olmaması, doğal olarak sorumluluklarımızın da eşit olmaması kaliteli bir yaşamı hak etmediğimiz anlamına gelmez, bunu sağlamak devletin en öncelikli görevidir. Diğer durumlardaki çerçeveyi bazen doğa, bazen toplum çizmiş zaten, her şeyde eşitlik olamıyor maalesef. Doğa bile eşit davranmamış zaten, hepimiz farklı farklı karaktere, yapıya, akla ve kabiliyete sahibiz.

Hatta cinsiyet eşitliği diyoruz, ama söylenen yine temel insan hakları ve sorumluluklarımız anlamında, yoksa hepimiz biliyoruz doğanın bizlere biçtiği görevleri.

Konumuza dönersek, sınırların çizilmesi, çerçevenin önceden belirlenmesi her yaptığımız işte öncelikli olarak planlanması gereken bir aşama. Kimin ne yapacağını, nereye kadar yapacağını bileceksin, sınırlar olmazsa detaylar içinde boğulursun, yapılan işte karmaşa yaşanır ve bu durum işin bütününe yansır.

İş Dağılımının Önemi:

Sonuçta çizilen çerçeve içinde artık sorumluluğu dağıtabilirsin, bu sorumluluk herkesin taşıyabileceği kadar olmalı. Bilgisi, becerisi kadar olmalı, daha fazla değil.

Evet, dağıttığın sorumluluk senin sorumluluğunu azaltmaz, ama istenen işin doğru yapılmasını sağlar, her şeye tek başına yetişemezsin. Basit bir işte de bu böyledir, daha karmaşık, büyük boyutlu işlerde de.

Peki içinde yaşadığımız toplumun sınırları, çerçevesi nedir? Çerçeveyi belirleyebilmek için sanırım önce ülke olarak amacımız nedir, bunu belirlememiz gerekiyor. Sadece yaşamak mı mesela?

Evet, insan gibi yaşamak, refah içinde, huzur içinde yaşamak; inançla, halimize şükrederek, sevgiyle. Bu bir amaç. Gelecek nesillerimize de aynı yaşamı garanti etmek, bu da bir amaç. Sanırım hepimizin ortak fikri budur. 

Zaten sokakta kime sorsanız kendince bu cevabı verir, ya da çok benzeri bir cevap alırsınız.

Planlamanın Faydası:

Bir de planlama çok önemli dedik. Peki bu amaçları gerçekleştirmek için planımız var mı, varsa nedir? Herhangi bir plan yapılmış mıdır sizce? Kendi başımıza gerçekleştiremeyeceğimize göre bu kutsal amacı, sanırım plan ortak bir plan olmalı. Birlikte olmazsak gerçekleştiremeyiz.

O zaman plandaki iş bölümümüz nasıl olmalı? Görev dağılımı, sorumluluklar nasıl olmalı? Bize düşen sorumluluk nedir? Kendimize çizdiğimiz sınırlar nedir? Nereye kadar biz sorumlu olmalıyız, nereye kadar sorumluluğumuzu devretmeliyiz? Yoksa hiçbir sorumluluk almadan başka birilerine mi devredeceğiz sorumluluklarımızı? Hadi diyelim böyle düşünüyoruz, evet, birileri yapsın ne yapılacaksa. Bu durumda sorumluluk verdiğimiz kişiye çizdiğimiz sınırlar ne olacak? Yoksa bir sınır çizmeye gerek yok mu diyorsunuz?

Çok soru oldu. Hepsi derin konular, anlıyorum, cevaplar da o kadar kolay değil. Ama gerçekte cevaplanması gereken sorular, bir gelecek hayalimiz varsa, önce bu soruların cevaplarını bulmamız lazım. En azından üzerinde düşünmeliyiz. Aksi takdirde bence koyunlardan farkımız kalmıyor. Çobanın insafına kalıyoruz.

Aslında bazı cevaplar tarihimizde var. Geçmiş zamanda başta bir kağan, bir kral, bir padişah, bir bey olmuş ve hepsi yapabildiğince bizi bir yere getirmiş. Hepimiz tarihimizle gurur duyuyoruz.

Devlet Yönetimi:

Ama çağ değişti, artık bir kişinin aklı yetmiyor devlet yönetimine. Çok fazla konu var. Kararlar alınmalı ve vakit yetmiyor, kontrol yetmiyor, planlama tutmuyor, hepsini yaşıyoruz.

Diğer yönden de teknolojiyle birlikte artık çok hızlı yaşıyoruz. Eskiden olduğu gibi atlı haberciyle bir hafta sonra almıyoruz bilgileri, ya da haber güverciniyle küçücük notlar halinde, garantisi olmadan. Dumanla haberleşme de çok eskilerde kaldı. Tuşa basınca anında herkesin her şeyden haberi oluyor günümüzde. Bu anlamda hızlı karar vermek önemli.

Zaten ana motivasyon hızlı karar söylemiydi sistem değişikliğinde. Parlamenter sistemde kararlar zor alınıyor, zaman kaybı oluyor deniyordu. Bürokrasi ayaklara pranga oluyordu.

Bu sistemi de test ettik, memnun olan varmı? Olanlar muhtemelen bu sistem sayesinde kendine fayda edinmiş olanlardır, çok büyük bir çoğunluk zor durumda, durumun vahametinin ancak farkına varıyorlar, lanet okuyanı bile duyuyoruz artık.

Peki ne yapacağız hem hızlı karar almalıyız hem de bir kişiyle olmuyor. Bürokrasi ayaklara pranga, ama fazla serbestlik çok fazla yalpalamaya sebep oluyor. Adalet ve hukuk artık ayaklar altında. Kimseye güven kalmamış, toplumsal yozlaşma, fırsatçılık, kanunsuz uygulamalar, haksız kazançlar. Yanlış kararlar, sığınmacı problemi, ekonomik durum. Dış politika hataları ve yapılan çark etmeler, hangisini sayayım. Üstü kapanmaya çalışılan yağma ve yolsuzluklara girmeyeceğim bile. Kurt puslu havayı severmiş. Kurt görünümlü çakallar sarmış her yanı.

Nasıl yapalım, ne yapalım?

Modern dünyada her ülke kendince çeşit çeşit sistem kurmuş. Uzmanları hepsini incelemiştir. Birçoğunda ortak akıl ile kararların alınması esas.  Aynı bilgisayarlarda olduğu gibi birden çok çekirdek gibi düşünün. Başkanlık sistemi olanlarda ise başkanın eli ayağı sıkıca prangalarla bağlanmış. Sistem kendi kendine işliyor.

Bu iki alternatif dışındakilerin durumu ortada. Ya ülkesini sonuçları belli olmayan bir savaşa sürüklüyorlar, ya da ülkeleri yaşam savaşı veriyor, halkları aç sefil durumda.

Benim aklıma tek bir çözüm geliyor, ortak akıl. Hızlı karar alınabilecek bir sistem ile ortak akılla şeffaf bir şekilde alınmalı kararlar, Teknolojiden faydalanılarak anında herkesin yönetime dahli sağlanmalı. Herkesin sorumluluk sınırları ve işlerinin çerçevesi iyice çizilmeli. Kontrol mekanizmaları güncellenmeli. Herşey planlanmalı, uzun süreli planlar yapılmalı, en az yüz yıllık.

Ancak bu şekilde geleceğimizi garanti altına alabiliriz, bu günümüzü insanca yaşayabiliriz.

Tüm bunlar için ise eğitimli kadrolara, bilime ve bilim ordusuna ihtiyacımız var.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk yolu göstermiş zamanında.

"Yurdumuzu dünyanın en mamur ve medeni memleketleri seviyesine çıkartacağız. Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkartacağız."

"Toplumu gerçek amacına, gerçek mutluluğuna ulaştırmak için iki orduya gerek vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri ulusun geleceğini yoğuran bilim ordusudur."

“Geleceğin güvencesi sağlam temellere dayalı bir eğitime, eğitim ise öğretmene dayalıdır.”

Bu dediklerini bunca yıldır biliyoruz, ama duyabilmiş miyiz, özümseyebilmiş miyiz ne kadarını anlamışız ne kadarını kabul etmişiz ne kadarına katılmışız, ne kadarına en azından kendi kendimize, içimizden, doğru söylüyor ya diyebilmişiz?

Özeleştiri Yapalım:

Bu sorularım son yirmi yılın sorgulaması için değildir. Gazi'nin Samsun'a çıkışının üzerinden 100 yılı aşkın süre geçti. Kendisinin yapabildikleri, yapamadıkları, aklının yetebildiği, ülkeyi getirdiği aşama belli. Sadece bizde değil, tüm dünyada takdir görüyor. Ben bana da hayatım boyunca yol gösterici olmuş olan o müthiş şahsiyetin ebedi huzura ulaşması sonrasını soruyorum.

Onun vizyonuna sahip olamayan ardından gelen kadroların o günün şartlarında yapabildiklerini de tarih yazıyor. O günün şartları diyorum, zira ikinci dünya savaşı yılları, bizi savaşa bulaştırmamak bile büyük başarı. Onlar da akılları yettiğince ülke için hizmet etmişler, bunu anlayabiliyorum. Ama yeterli olamamış ki, halen daha düze çıkamadık. Ardından gelen kadrolar neyi bir türlü paylaşamamışlarsa, önce bizi 50’li yıllara, ardından da 80’li yıllara sürüklemişler, bugünküler de bugünlere sürüklediler.

Sanırım sorunumuz biraz farklı, halen daha tarihimizin alışkanlıkları değişmemiş genlerimizde, hep bir lider arayışı içindeyiz. Parlamenter sistem de olsa, şimdiki de olsa hep bir lider peşindeyiz.

Türk halkı olarak sorumluluğun bizde olduğunun farkında değiliz ya da belki de hiç sorumluluk istemiyoruz.

Hep ben yapmayayım da biri gelsin yapsın diyoruz. Sanırım böyle düşünüyoruz ki, o yüzden de bırakalım bir kişi halletsin diye yönetim sistemimizi bile kendimiz olabilecek sonuçları düşünmeden değiştirdik.

Kimimiz yeterince çaba göstermeyip değişmesine izin verdi, kimimiz allem edip, kallem edip değişmesini sağladı. Şimdi de sonuçlarına hep birlikte katlanıyoruz.

Neyse, biz yine sınırlarımızın içine dönelim, fazla dağılmayalım.

Sonuç:

Evet, eskiden overlokçular olurdu, şimdi de vardır her halde. Kumaşın kenarlarını işlerler, iplik atmasın diye kumaşın kenarlarını dikerlerdi. Basit bir makinadır aslında, ama evlerimizdeki dikiş makinaları yapamaz nedense overlok makinasının yaptığını. Ayrı bir iştir overlokçuluk. Belki şimdi her türlü dikiş yapan makina çıkmıştır, ne de olsa yapan yapıyor, her gün yeni bir ürün çıkarıyorlar. Biz halen daha çok geriden takip ediyoruz.

Aynı overlokçunun yaptığı gibi her işte sınırları belirlemek önemlidir.

Her işin, her sorumluluğun sınırlarını belirlersek, işler düzgün yürür. Başımız ağrımaz, rahat ederiz. Birlikte güzel bir gelecek kurarız, dediğim gibi birlikte, ancak ortak akıl ile.

Asıl önemlisi ise güzel bir gelecek istiyorsak sorumluluğun her zaman bizde olduğunu asla unutmamak!

Moskova'dan sevgi ve saygılar


Reklam

reklam