Site İçi Arama

siyaset

Siyasetin Ahlak Üzerine Etkileri ve Politik Yozlaşmalar

Unutmayalım ki Milletin menfaatleri kişilerin şahsi menfaatlerinden çok daha önemlidir. Şahsi menfaatler üzerine inşa edilmiş politikalar yüzünden yıkılan bir yapının altında milletin tamamının kalacağını bilinmeli, idrak edilmelidir. “Ülkeye sadakat, her zaman; hükümete sadakat ise hak ettiği zamandır.” (Mark Twain)

İngiltere’nin eski Dış İşleri Bakanlarından John Morley, “Siyasetle ahlakı ayıranlar ikisinden de bir şey anlamamış” diyor.

Dünyada ilk seçimlerin tarihi antik Yunana kadar uzanmaktadır. Tarihte değişik dönemlerde seçimler yapılsa da bu seçimler monarşinin gölgesi altında yapılmış ve hiçbir zaman halkın tamamının söz sahibi olduğu demokratik bir seçim olmamıştır.

Tarihçiler İtalya’nın kuzeyinde bulunan Venedik Cumhuriyeti’nden bahsetseler de bu devlet hiçbir zaman mutlak bir cumhuriyet rejimi ile yönetilmemiştir. Romalılarda da Senato soylular arasında seçimle gelmiş ancak halkın seçme ve seçilme hakkı hiç olmamıştır. Mutlak anlamda, 1789 Fransız ihtilalinden sonra Cumhuriyet rejimini ilk benimseyen ülke Fransa’dır. Aynı dönemlerde kurulan ABD de Cumhuriyet rejimini uygulayan ilk ülkelerdir. Fransız ihtilalinin etkileri ile birçok ülke Cumhuriyet rejimini benimsemeye ve uygulamaya başlamıştır. Birçok ülke krallıklarını muhafaza etse de Kralın yetkilerini kısıtlayarak yönetimde halkın iradesini hâkim kılmıştır.

Aslına bakarsanız Türk Tarihinde adı cumhuriyet olmasa da demokrasinin uygulanması daha da eskilere dayanır. Hanların, Hakanların, Kağanların ve Beylerin seçiminde halkın tamamının olmasa da halkın kanaat önderlerinin ve ileri gelenlerinin tercihleri önemli rol oynamıştır. Selçukluda başlangıçta durum böyle olsa da devletin yapısı büyüyüp saltanatın belli ailelerin eline geçmesinden sonra, halkın yönetimdeki etkinliği tamamen bitmiş ve halk sarayın tebaası durumuna düşmüştür. Sultanın danışmanları ve denetçileri bile Sultanın onayı ile saraya girebilmişlerdir.

Osmanlıda da durum farklı değildir. Selçuklunun yıkılması ile kurulan Osmanlı devletinin Beylik döneminde Osman Bey, Orhan Bey, 1. Murat ve Yıldırım Beyazıt Beyliğin ileri gelenleri tarafından seçilerek Bey unvanını almışlardır. Fetret Devrinden sonra Padişahlık babadan oğula geçmiş ve çoğu zaman liyakatsiz kişiler padişah olmuş, en sonunda da koskoca imparatorluk yıkılmıştır. Osmanlı İmparatorluğunda ilk gerçek anlamda seçim 1. Meşrutiyetin ilanı ile birlikte, 23 Aralık 1876 tarihinde başlamış ve ancak 1877 Yılının Mart ayında tamamlanabilmiştir. 93 Harbi diye bildiğimiz 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi bahane edilerek kapatılan meclisten sonra 2. Meşrutiyetin ilanını ile birlikte ikinci seçim, 1908 yılının Kasım ve Aralık aylarında yapılmıştır. Ermeni ve Rumların itirazı sonucu seçim süresi bir ay daha uzatılarak, 1909 yılının ocak ayında ancak tamamlanabilmiştir. 

Burada da dikkat edilmesi gereken en önemli husus seçmen olma şartlarıydı. Taşrada seçmen olabilmek için, idari meclis üyesi olmak, Osmanlı vatandaşı olmak, 25 yaşında ve erkek olmak ve emlak sahibi olmak gibi şartlar vardı. İstanbul’da seçmen olmak için ise idari meclis üyesi olma şartı yoktu. Yukarıdakilere ilave, İstanbul’da en az 2 yıl oturmak ve asker ise en az teğmen rütbesinde olmak şartı vardı.

Görüldüğü gibi sade vatandaşın ne seçme ne de seçilme hakkı vardı. Meclis üyesi olmak ayrı bir konu, emlak sahibi olmak ise özellikle feodalitenin hâkim olduğu bugünkü Doğu ve Güneydoğuda emlak sahibi olan toprak ağalarından başka hiç kimsenin oy kullanma hakkı yoktu. 

Kasım 1919 ayında, aynı yöntemle işgal yıllarında yeniden bir seçim yapılmış, seçilen Meclis-i Mebusan üyelerinin İstanbul’da ilk toplantısını gerçekleştirdiği 16 Mart 1920’de ilk toplantıda İngilizler tarafından tutuklanıp sürgüne gönderilmesinin ardından, 21 Nisan 1920 tarihinde Mustafa Kemal Paşanın daveti ile Erzurum ve Sivas kongrelerinde belirlenen Temsil Heyeti üyeleri Ankara’ya gelerek 23 Nisan 1920 tarihinde TBMM’sini açtılar. 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyetin ilanından sonra da ülkemizde yapılan seçimler Milletin Kayıtsız Şartsız Egemenliği ilkesine uygun olarak yapılmıştır. 5 Aralık 1934 tarihinde ise birçok Avrupa ülkesinden daha önce olmak üzere, Türk Kadınına seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.

Şimdi önümüzde yine bir seçim var. Milletin mutlak iradesi ile yapılacak bu seçimlerin öncelikle ülkemize ve milletimize hayırlı olmasını dilerim.

YSK’nın açıklamalarına göre 36 parti seçime girecektir. Milletvekili seçimleri ile birlikte halkın iradesi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi de yapılacaktır. Ülkemizde seçmen davranışları incelendiğinde, belli bir ideolojisi olsun ya da olmasın hemen her partinin kemikleşmiş bir seçmen kitlesi vardır. Bu kemikleşmiş kitle ülkenin durumu ve partilerin programı ne olursa olsun atadan, dededen gelme geleneklerini sürdürerek, hep aynı partiye oy verirler. Son yıllarda bu durum öyle bir hal almış ki, halk kutuplara ayrılmış ve neredeyse birbirini düşman gibi görmeye başlamıştır. Elbette bu vahim durumda siyasilerin payı çok büyüktür. Politikacılar, iktidarda kalmak uğruna sorun çözmek yerine halkın duygularını sömürmeyi tercih etmişlerdir.

ABD’li Psikolog Stanley Miligram; “Sorumluluk duygusunun ortadan kalkması, otoriteye boyun eğmenin en önemli sonucudur” demektedir. Millî ve manevi duyguları sömürülen ve en önemlisi cahil bırakılarak düşünme yeteneği elinden alınan halk, kendi sorumluğunu unutmuş ve her şeyi siyasilerden bekler hale gelmiştir. Bu bağlamda, insanlara eğitim ve bilgi sağlanmadığı, barış ve düzenin sağlanmasının kendi çıkarları için çok önemli olduğu öğretilmediği için Türkiye’deki siyaset, nefretin sistematik bir organizasyonu halini almıştır.

İktidar uğruna öyle yalanlar söylenmiş ki yalanın ortaya çıkartılması için yapılan her türlü girişim ihanetle ilişkilendirilmiş ve bu alanda çalışanlar vatan haini ilan edilmiştir. Öyle ki yıllar önce Adolf Hitler bile “Eğer bir yalanı yeterince uzun, yeterince gürültülü ve yeterince sık söylerseniz, insanlar inanır. İnsanları, bir yalana inandırmanın sırrı, yalanı sürekli tekrar etmektir. Sadece tekrar, tekrar ve tekrar söyleyin” diyerek siyasetin nasıl çirkinleştirilebileceğini gözler önüne sermişti.

Aslına bakarsanız ahlak bakımından yanlış olan bir şey politika açısından da doğru olmaz. Bu hususu 19. yy. İngiliz Politikacı E. Gladstone aynen bu sözler ile yıllar önce ifade etmiş. İnsanların kandırılarak oy toplama sistemi üzerine kurulan siyasi yapıda, insanları kandıran politikacılar kadar kandırılmaya hazır olan insanların da sorumlu olduğu kesindir. Bir oyun yazarı ve romancı olan Oscar Wild de; “Hayatın sırrı, çok çok fena kandırılmanın zevkini takdir etmektir.” demektedir. İnsanların çoğu kendisini geliştirmeyerek, sadece politikacıların ağzına bakıp, içinde bulunduğu şartları bile araştırmadan, adaletsizliğe, yoksulluğa, gelir dağılımındaki dengesizliğe haklı gerekçeler uydurup söylenen her yalanı doğru kabul ederek, sefalet içinde yaşamanın zevkini tatmaktadır. Kendileri bu zevki tadarken içinde yaşadıkları topluma da aynı zevki yaşatmaktan sanırım mutlu olmaktadırlar.

İnsanların büyük bir çoğunluğunun siyasi alanda kendini ifade edememesi, siyasetin belli bir kesimin elinde kalarak kişisel çıkarlara alet edilmesi, nihayetinde yozlaşmaya neden olabilir. Rüşvet, zimmet, siyasal kayırmacılık, adam kayırmacılığı yapmak, hizmeti sadece kendi yandaşlarına götürmek, kamu ihalelerini sadece belli kesimlere vermek, lobicilik, rant peşinde koşmak, yandaşlarının gönlünü yapmak ve politik oyunlar çevirmem gibi ahlakın reddettiği hususları meşru kabul etmek, politikanın ve bu politikalara alet olan toplumun maalesef yozlaşmasının bir sonucu olarak ortaya çıkabilir. Bu yozlaşmanın sonucunda, çoğunluğumuz Müslüman olduğumuz halde, Hz. Muhammed’in İslam ahlakının özünü teşkil eden “Ben güzel ahlakı tamamlamak için geldim” sözü ile ne kadar uyumlu olduğumuzu sorgulamamız gerekmiyor mu?

Hz. Ali; “Memurlarınızı seçerken zalim yöneticilere hizmet etmemiş ve devletin suçlarından ve zulümlerinden sorumlu olmamış bulunmalarına dikkat ediniz.” diyor. Millet seçimini yaparken, milleti kendi hizmetine adayan devlet adamı yerine, kendisini milletine adayan politikacıyı ve devlet adamını seçmeye dikkat etmek zorundadır inancındayım.

Unutmayalım ki Milletin menfaatleri kişilerin şahsi menfaatlerinden çok daha önemlidir. Şahsi menfaatler üzerine inşa edilmiş politikalar yüzünden yıkılan bir yapının altında milletin tamamının kalacağını bilinmeli, idrak edilmelidir.

“Ülkeye sadakat, her zaman; hükümete sadakat ise hak ettiği zamandır.” (Mark Twain)

Araştırmacı Yazar Mustafa BALCI
Araştırmacı Yazar Mustafa BALCI
Tüm Makaleler

  • 15.03.2023
  • Süre : 6 dk
  • 821 kez okundu

Google Ads