logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
stratejisiyaset

Siyasette Sanal Gerçekliğin İnşası

Cumhuriyet, devlet başkanlığının irsî olarak intikal etmediği devlet şekli ve monarşi de devlet başkanlığının irsî olarak intikal ettiği devlet şekli olarak tanımlanabilir. Görüldüğü gibi bu tanımlara göre, cumhuriyet ile monarşi birbirinin karşıt kavramlarıdır. Bu tanımlarda demokrasiye atıf yoktur.

Dr. Özkan LEBLEBİCİ
Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 01.05.2022
  • Süre : 6 dk
  • 261 kez okundu

Cumhuriyet ve Monorşi’nin Farkı:

Demokrasi en genel anlamıyla halkın kendini yönetebildiği sitemin adıdır. Tarihsel süreçte birçok kavram setini bünyesine alarak geniş bir içerik kazanmıştır. Bir toprak parçası üzerinde en büyük siyasal örgütlenmeyi ifade eden devleti oluşturan üç temel unsur; halk, toprak ve egemenliktir. Demokrasi bu üç unsurdan özellikle egemenliğin kullanımı ile ilgilidir. Egemenliğin kullanım şekli, aynı zamanda yönetim biçimlerini belirler. Egemenlik meşruiyetini halktan alıyorsa, yani egemenlik halka aitse, bu yönetim şeklinin adı cumhuriyettir. Ancak bir rejimin cumhuriyet olması, onun demokratik olduğunu göstermez. Yönetim şeklinin monarşi ya da cumhuriyet olmasının demokrasi ile bağlantısı teorik olarak da pratik olarak da yoktur. Kemal Gözler bunu şöyle ifade etmektedir; “Kanımızca cumhuriyet, devlet başkanlığının irsî olarak intikal etmediği devlet şekli ve monarşi de devlet başkanlığının irsî olarak intikal ettiği devlet şekli olarak tanımlanabilir. Görüldüğü gibi bu tanımlara göre, cumhuriyet ile monarşi birbirinin karşıt kavramlarıdır. Bu tanımlarda demokrasiye atıf yoktur. Cumhuriyetlerin ve monarşilerin demokratik olup olmadığı ayrı bir sorundur.”(1).

Demokrasiyi Nasıl Anlamalıyız?

Demokrasinin normatif yönüne bakıldığında “halkın halk tarafından halk için yönetimi” olarak değerlendirmek gerekir. Ancak bu ideal duruma ulaşmak kolay değildir. Uygulamada ise demokrasinin varlığı şu ölçütlerle tanımlanabilir; “(1) Etkin siyasal makamlar seçimle işbaşına gelmelidir. (2) Seçimler düzenli aralıklar ile tekrarlanmalıdır. (3) Seçimler serbest, adil olmalı ve genel oy ilkesi uygulanmalıdır. (4) Seçimlere birden fazla siyasal parti katılabilmelidir. (5) Muhalefetin iktidar olabilme şansı olmalıdır. (6) Ülkede temel kamu hakları güvence altına alınmış olmalıdır.”(2). Bu ölçütlerin şekil niteliği dikkate alındığında, demokrasinin içerik olarak taşıdığı ölçütler de akla gelebilir. Çeşitli kaynaklarda farklı içeriklere vurgu yapılsa da; insan hak ve hürriyetlerinin korunması, kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı erki, hukuk devleti, alternatif enformasyon ve laiklik gibi kavramların, demokrasinin günümüzdeki içeriğinin temellerini oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Platon, Devlet adlı eserinde, demokrasinin şekilsel özelliklerinin onun kolaylıkla bozulmasına neden olabileceği tehlikesine dikkat çekmiştir. Demokrasinin günümüzde kazanmış olduğu içerik, şekilsel alandaki olası tehditleri ortadan kaldırabilmektedir. Ancak bunun için içerikte bulunan kavramların hepsinin ayrı ayrı ve birlikte çok önemli olduğunu vurgulamamız gerekir. Burada özellikle alternatif enformasyon üzerinden bir değerlendirme yapmaya çalışacağım. Cumhuriyet, yönetimin meşruiyeti halka dayandığından akla hitap ederken, monarşide birliğin sağlanması, semboller üzerinden duygulara dayalı olarak gerçekleşir (3).

Egemenlik Kavramı:

Bunu algılaması biraz güç olsa da şöyle ifade etmek mümkündür. Egemenlik tektir ve bölünmez, paylaşılmaz. Cumhuriyet rejiminde halk egemenliği temsil yetkisini bir hükümete seçimle devreder. Hükümeti oluşturan kişiler, meşruiyetini halktan aldığı için, halkın çıkarlarına uygun hareket etmek zorundadır. Bir iktidar baskı ve zor kullanmaya yöneldiğinde meşruiyetini kaybetmeye başlar. Halk seçimlerde başka bir iktidara meşruiyet zemininde egemenliği temsil yetkisi verir. Burada vurgulanması gereken konu, egemenliği temsil yetkisinin, egemenliği kullanma yetkisinden farklı olduğudur.

Monarşide ise, hükümdar egemenliğin sahibi ve kullanıcısıdır. Meşruiyetini geldiği soydan alır. Halkın bunu yasal olarak kabul etmesini beklemek doğru değildir. Çünkü egemenliğin sahipliği yasadan çok inanca dayanır. Dolayısıyla monarşide birliğin semboller üzerinden ve duygularla gerçekleştiği söylenebilir. Aslında bu söylemi bir adım ileri götürebiliriz. Adı konmamış bile olsa, tek kişinin yönetimin bütün süreçlerine (planlama, teşkilatlandırma, koordinasyon, yöneltme, denetim) hâkim olduğu ve yönetilenler tarafından bunun (zora dayalı ya da gönüllü) kabul edildiği bir sistemde, bu tek kişinin iktidarının yasadan çok duygu ve sembollere dayalı olarak sürdüğünü söylemek yanlış olmayacaktır.

Akla Dayalı Bir Sistem:

Akla dayalı bir sistemin başarısı için, aklın yönetime yansıması esas olmalıdır. Bu iki şekilde olur:

  1. Egemenliği temsil yetkisini veren halkın neden oy verdiğini duygulardan bağışık olarak bilmesi gerekir,
  2. Yönetim sürecinde de halkın yönetimi etkileyebilme gücünün ve mekanizmalarının bulunması gerekir.

Bunun için de yapılacak seçimlerde sandık başına giden halkın her konuda alternatif bilgi kaynaklarına özgür ve bilinçli olarak ulaşabilmesi beklenir. Demokratik yöntemlerden yararlanarak iktidara gelen bütün otokratik yönetimler, öncelikle halkın bilgiye erişimini kontrol etmek isterler. Rus tanklarını Berlin sokaklarında görene kadar Almanların Rusları yendiklerine inandıkları söylenir. Otokratik yönetimler, politikalarının sorgulanmasını istemezler. Bu iki nedenden kaynaklanabilir; ya iktidar gücü bir gurup çıkar çevresi tarafından kullanılmaktadır ve bu düzenin sürdürülmesi gerekmektedir ya da liderin gerçeklikle olan bağı bir şekilde kopmuştur. Her iki durumda da politik söylem, yeni bir sanal gerçeklik inşası ve inşa edilen sanal gerçekliğin desteklenmesi için kullanılır.

Sanal Gerçeklik İnşası:

Tek kişinin yönetiminde politik söylem, öncelikle bir meşruiyet oluşturma üzerine kuruludur. Yukarıda bahsettiğimiz şekilde, eğer yönetim şekli monarşi ise, zaten meşruiyet kaynağı bellidir. Ancak cumhuriyet rejiminde otokratikleşen bir yönetim, akla ve hukuka dayanan bir meşruiyetten inanca dayanan bir meşruiyete geçiş yapmak zorundadır. Çünkü hiçbir halk baskı ve kötü yönetimi gönüllü olarak kabul etmez. Bu aşamada birliğe ilişkin bir inanç oluşturulmaya çalışılır. Türkiye'de siyaset biliminde karşılığı olmayan "milli irade" söylemi böyle bir çabanın ürünüdür. Seçimler hiçbir zaman bir toplumun tamamının iradesini yansıtmaz. Seçimler sadece milli egemenliği temsil yetkisinin yürütme boyutunu belirler. Çünkü milli egemenliğin kullanımı, yasama, yürütme ve yargı erkleri eliyle gerçekleşir. Milli irade söylemi, inanca dayalı meşruiyet oluşturma çabasının ilk adımıdır. Bu aynı zamanda siyasetin nesnel gerçeklikten kopmaya başladığı noktadır.

İktidarları en çok zorlayan konulardan biri, halkın alternatif enformasyona bağlı olarak, gerçek bilgiye erişiminin olmasıdır. Bu nedenle iktidarların medya ile ilişkileri, akademik çalışmalara konu olacak kadar geniş ve önemli bir konudur. Elbette medyanın da sorumlulukları ve uymak zorunda olduğu etik kuralları vardır. Özellikle kamu politikası süreçlerinde medya, halkın kamusal bir sorun hakkında farkındalığının artırılmasını sağlayarak, bu konuda üretilen kamu politikasının uygulamasının başarısına olumlu yönde katkı sağlar. Ancak siyasi iktidarlar, kamu politikası sürecinin başlangıcı olan "kamusal bir sorunun tespiti" konusunda her zaman kamu yararına hareket etmeyebilir. Oysa kamu yararı her kamusal faaliyetin ruhunu oluşturan bir kavramdır (4).

Böyle bir durumda medya, halkın alternatif kaynaklardan haber alma hakkını gözetmek durumundadır. Elbette her medya kuruluşu farklı siyasi görüşleri destekleyebilir, nesnel gerçekliğin sadece bir boyutunu yansıtma politikası izleyebilir. Ama nesnel gerçekliğin çarpıtılması, insanlara sanal bir cennet sunulması medyanın "kamu görevi" yapma sorumluluğu ile uyuşmamaktadır. Siyasi iktidar-medya ilişkilerinde medya patronlarının bir takım haksız çıkarlar için kendilerini siyasi iktidara yakın olarak konumlandırmaları, çok sık rastlanan olgulardandır. Burada nesnel gerçekliğin bir boyutunu sunmak ile, halkı aldatmak arasında oldukça kalın bir çizgi vardır.

Türkiye’de Seçime Doğru:

Bu tespitlerden sonra Türkiye üzerine değerlendirmemize başlayabiliriz. Türkiye, "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi" uygulanmaya başlandıktan sonra yapılacak ilk seçimlere yaklaşmaktadır. Seçimlerin 2023 yılının Haziran ayında yapılacağı yönündeki siyasi iktidar söylemine rağmen, 2022 yılında baskın bir erken seçim ya da 2023 ilkbaharında erken seçim ihtimalleri ise siyasi çevrelerde tartışılmaktadır. Anayasanın 101. Maddesinde Cumhurbaşkanının en fazla iki defa seçilebileceği hükmü bulunmaktadır. 2017 yılında yapılan değişikliklerde bu maddeye dokunulmamış olması, maddenin yürürlükte kalmasını sağlamıştır. Mevcut Cumhurbaşkanı'nın yeniden aday olabilmesi, sadece TBMM'nin seçimlerin yenilenmesi kararı almasına bağlıdır. Bu nedenle seçimin siyasi iktidarın söyleminde yer aldığı tarihten önce yapılması, R.Tayyip Erdoğan'ın yeniden aday olabilmesi için hukuki bir zorunluluktur. Ancak seçimin zamanında yapılması tercih edildiğinde mevcut Cumhurbaşkanı'nın adaylığına hangi yargı kurumunun karşı çıkabileceği, cevabı olmayan bir soru gibi durmaktadır. Elbette seçimlerle ilgili tek sorun bu değildir.

Seçime doğru yol alırken, Türkiye'deki alternatif enformasyon konusunda büyük sorunlar olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Halkın doğru ve tarafsız bilgiye erişimi neredeyse olanaksız hale getirilmektedir. Ekonomik bir krizin içinde olan ülkede alım gücünün düşmesi ve yüksek enflasyon, daha önce yaşanan krizlerle kıyaslandığında siyasi iktidarın oylarında beklendiği oranda büyük düşüşlere yol açmıyor görünmektedir. İşte tam da sorgulanması gereken olgu budur. AKP iktidarının çok başarılı olduğu konuların başında kendi kitlesini konsolide etmek olduğunu söyleyebiliriz. Bu başarının en önemli bileşeni, kendi seçmen kitlesinin taraftarlaştırılmasıdır. (Siyaset ve taraftarlık konusundaki yazım için (5) linkine bakabilirsiniz.) Taraftarlaştırılan kitleyi nesnel gerçekliği algılamaktan uzak tutacak bir medya düzeni ve siyasi iktidarın söz konusu kitle üzerinde kendi sanal gerçekliğini yaratan siyasi söylem, AKP'nin kitlesini konsolide etmede kullandığı stratejinin diğer bileşenleri olarak görünmektedir.

Post-Truth (Gerçek Ötesi) Ne Demektir?

Burada bir kavramdan söz etmekte fayda vardır. Dünyada 2016 yılının en önemli kavramı olarak kabul edilen "Post-Truth" (Gerçek Ötesi) kavramı, nesnel gerçekliğin medya ve siyasi söylemle dönüştürülmesi ve sanal gerçeklik inşasını açıklayan bir kavramdır. Postmodern çağda bireyin gerçekliği anlamlandırmadaki dönüşümünün siyasi etkileri konumuzun özünü oluşturmaktadır. Çelik bu durumu şöyle ifade etmektedir; "Eğer birey örneğin siyaset alanında postmodern dönemin aşırı ayrıntılı ve karmaşık niteliğinde kime güveneceği konusunda rasyonel bir tavır alamayarak, bir biçimde özdeşlik kurduğu bir uzmana hak ve yetkilerini devrediyorsa, mutlak gerçeklik veya mutlak doğruluk tartışmaları anlamını kaybetmektedir"(6).

Diğer bir ifadeyle artık birey, kendi adına düşünmesi için güvendiği bir figürün yarattığı sanal gerçekliğe olan inançla tavır almakta ve hareket etmektedir. İnanç, bilginin olduğu yerde son bulur. Bilmek, nesnel gerçekliğin bütün boyutlarıyla kabulüyle olur. Nesnel gerçekliği çarpıttığınızda ya da bütün boyutlarının algılanmasını engellediğinizde, inanç da varlığını sürdürecektir. Sanal gerçeklik inşasında olan da aslında budur. Birey, inandıklarını doğru kabul eder. Bireyin doğru kabul ettiği sanal gerçekliğin karşısına nesnel gerçekliği çıkarma çabası ise, çoğunlukla sanal gerçekliğin koruma duvarlarına çarpar ve sonuçsuz kalır. Burada anlatmaya çalıştığım konu, hiç kimseye ne yapması gerektiğini hatırlatmak değil, rasyonel bir analiz çabası olarak görülmelidir.

Yanlışlanabilme Üzerine:

Medyada bir şekilde kolaylıkla yanlışlanabilecek söylemlerin siyasi iktidar tarafından sıklıkla dile getirilmesi, aslında halkın bütünü için yanıltma amaçlı bir söylem olarak görülmemelidir. Türkiye'nin ekonomik büyüklükte aşağılara düşerken ilk on ekonomi içerisinde yer almasının kısa ve orta vadede imkansızlığını bilmemek mümkün değildir. Ancak siyasi söylem, tam da kendi kitlesinin sanal gerçeklik algısına uygun bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Böylelikle yaşadığı nesnel gerçeklik ortamındaki sorunların yakın zamanda ortadan kalkacağına inanan bir kitlenin siyasi tavır ve tercihleri konsolide edilmiş olmaktadır. Elbette bu inanç, nesnel gerçeklikle bağdaşmayan kavram setleriyle de desteklenmektedir. Kitlenin karşısında bütün kötülüklerin kaynağı olduğuna inanılan bloklar oluşturulmaktadır. Dış güçler, faiz lobisi, terörist destekçisi gibi içeriği doldurulmaya muhtaç kavramlar, zaten inanmaya hazır kitleyi daha fazla bir arada tutmakta ve çözülmeyi yavaşlatmakta/durdurmaktadır. Mevcut medya düzeninde siyasi söylemin yanlışlanabileceği iletişim araçları kontrol altına alınmakta ve devlet bir baskı aygıtına dönüştürülerek nesnel gerçekliğin farkında olan kitlenin eylemsizleştirilmesi sağlanmaktadır. Demokrasilerin başarı ile sürdürülebilmesi için halkta demokrasi bilincinin yerleşmiş olması, ahlaki düzeyde olgun bir toplumsal yapının var olması ve insanların alternatif bilgi kaynaklarından nesnel gerçekliğin farklı boyutlarını öğrenebilme imkanlarının bulunması gerekmektedir. Aksi halde seçimler aynı rengin tonları arasında bir seçime dönüşür. Aynı siyasi hareketin farklı fraksiyonları (bölüngüleri) vatandaşa alternatif olarak sunulabilmektedir. Oysa hiçbir sorun, kendisini yaratan bakış açısıyla çözülemez.

Sonuç:

Yaklaşan seçimler konusunda umudumu muhafaza etmekle birlikte, muhalefetin işinin sanıldığı kadar kolay olmadığını düşünenlerdenim. Seçim daha da yaklaştıkça güvenlikçi politikaların da desteği ile, elindeki kitleyi konsolide etme başarısını gösteren siyasi iktidarın seçimden istediğini alarak çıkması ihtimal dahilindedir. İnancı bilgiye dönüştürecek mekanizmalar bulunmadığı sürece, siyasi iktidar bu yarışta avantajlı görünmektedir. Muhalefet açısından geniş halk kitlelerini nesnel gerçeklikle buluşturmada sorun yaşanabilir, ancak bu asla mazeret olmamalı, umutsuzluğa düşürmemelidir. Muhalefet için Kartacalı komutan Hannibal'ın meşhur sözü ile bir hatırlatma yapmak isterim.

"Ya yol bulacağız ya da yol yapacağız"

Dipnotlar:

(1) Kemal Gözler, “Cumhuriyet ve Monarşi”, Türkiye Günlüğü, Sayı 53, Kasım-Aralık 1998, s.27-34. (www.anayasa.gen.tr/cumhuriyet.htm; 1.5.2004).

(2) Kemal Gözler, a.g.e.

(3) Kemal Gözler, a.g.e.

(4) https://www.blogger.com/blog/post/edit

/6437777967896832870/4849115083371842449

(5) https://strasam.org/stratejisiyaset/siyaset-bilimi/siyaset-ve-taraftarlik-534

(6) Nuriye Çelik, "Post-Truth Çağında Gerçekliğin Sosyal İnşasına Sosyolojik Bir Bakış", Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, (C.20, S.79), Temmuz 2021, s. 1540-1555, www.esoder.org


Google Ads