logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
stratejisiyaset

Türkiye’de Seçim sistemi doğru mu?

Anadolu'nun küçük şehirlerinde listeye dahil edilen isimler biraz da çevrelerinde tanınmış, oy potansiyeli olan kişiler olabiliyorlar. Yani listeye konulan kişilerin her halükârda çevresinde bilinen kişiler olmasına özen gösteriliyor. Ama özellikle büyük şehirlerde listelere girebilmenin tek yolu genel başkanın bildiği, tercih ettiği kişi olmaktan geçiyor.

Şu çizmeyi aşma hikâyesini bilir misiniz? 

Hani şu meşhur hikâye: 

19. Yüzyılda Fransız ressamlardan Delacroix Paris'te bir resim sergisi açar. Sergiyi gezen birinin büyük şövalye tablosu önünde kendi kendine söylendiğini fark eder. Merakla yanına yanaştığında ise adamın kendi kendine olmaz ki böyle diye hayıflandığını işitir ve sorar; nedir bu olmaz böyle dediğiniz beyefendi diye. Adam da bu çizmenin boğumları böyle olmaz ki beyefendi diyerek, bir yandan da bilgiç bir tavırla hayıflanmaya devam eder. Delacroix adama bunu nasıl bildiğini sorduğunda ise "ben kırk yıllık kunduracıyım, çizme dikerim" cevabını alır. Bunun üzerine Delacroix hemen tuvalini ve boyalarını getirerek resmi kunduracının tarif ettiği şekilde düzeltir. 

Ama kunduracı pantolona da söz etmeye kalkınca, biraz da kunduracının o bilgiç tavrına dayanamayıp; beyefendi der, siz kunduracısınız, çizmeyi aşmayın lütfen. 

İşte bu anlamlı sözün hikayesi böyledir. Bu söz anlamlıdır, çünkü gerçekten başımıza ne geliyorsa aslında çizmeyi aşan kunduracılar yüzünden geliyor.

Geçen günkü yazımda benim de kendimce seçim yöntemi konusunda bir fikrim olduğunu söylemiştim. O yazının konusu seçim olmadığı için bu konu hakkındaki fikirlerimi daha sonra yazarım demiştim. Arayı fazla açmadan bugün hemen bahsedeyim istedim bu konudaki fikirlerimden.

Liyakat diyoruz, aslında yine Arapçadan dilimize geçmiş bir sözcük, layık olmaktan geliyor, yakışmakla ilişkili bir sözcük. Ehil olan, uygun. Bence kullandığımız anlamı tam olarak, yani kavram olarak tam oturmuyor. Olması gerekenden biraz eksik bir anlamı var bu sözün gibi geliyor bana. İşin yapana yakışması belki önemlidir, ama aslında liyakat deyince asıl anlaşılan işi bilenin yapmasıdır. Ehil olan, yani uygun olan da tam karşılığı değil gibi. Neye göre uygun? 

Liyakat deyince benim anladığım işin bilen kişiye emanet edilmesinin gerekli olduğudur. Bilgi liyakatte daha öncelikli olmalıdır. O yüzden keşke bilgi ile ilişkili bir terim olsaymış bu kavramın adı. 

Tabi liyakat aynı zamanda biraz da tecrübe demektir, yani Türkçesiyle denenmişlik, sınanmışlık. 

Dil bilimciler bu konuyu iyice düşünüp belki bir gün "liyakat" kavramı için "bilgili olmak" ve "bildiğini iddia edenin sınanmış olması" ile ilişkili belki "bir bilen" benzeri daha uygun bir terim bulurlar.

Konumuz dil bilgisi değil tabii ki, benimkisi sadece dilimizdeki bu kadar çok Arapça, Farsça veya Batı dillerinden alınmış sözcük olmasına kendimce verdiğim bir tepki. 

Dilin sadeleştirilmesi konusunda özellikle son yıllarda gözlemlediğim boş vermişliğe bir tepki sadece. 

Yapacak çok bir şey de yok doğrusu, anlatmak istediğim bir kavram için bazen ben kendim o an aklıma hangi sözcük geliyorsa onu kullanıyorum, aslında biraz düşününce daha uygun Türkçe bir sözcük de bulabiliyorum, ama o an anlatmak istediğim kavram için genellikle hepimiz o an aklımıza ne gelirse o sözcüklerle konuşuruz. 

Çoğu zaman da gerçekten Türkçe bir sözcük olmuyor o kavram için. Yine de mümkün olduğunca Türkçe sözcükler kullanmaya dikkat etmemiz lazım sanırım. Şu an bile bu cümlelerde kullandığım sözcüklerin yarısından fazlası yabancı dillerden geçme sözcükler.

Neyse, konumuz seçim yöntemi olduğuna göre gelelim benim aklımdan geçenlere.

Konuya çizmeyi aşmak ve liyakat ile başladım çünkü benim aklımdan geçen seçim yönteminde de bu fikirler biraz öne çıkıyor.

Herkes bilgisi olduğu konularda, ilgi duyduğu şeyler için, para kazandığı, hayatını idame ettiği ve meslek olarak yaptığı işe uygun çevre ediniyor, çevresindeki insanları çok daha iyi tanıyor. 

Seçimlerde, özellikle de milletvekili ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde biz vatandaşlar sandığa oy atarken bir yandan da aslında bizleri temsil eden vekiller seçmiş oluyoruz. 

Ama seçim kanunundaki anlamsız kurallar gereği bu seçtiğimiz vekilleri aslında tanımıyoruz. 

Onlar bizlerin vekilleri değiller. Onlar parti genel başkanlarının seçerek listelere koydukları ve seçim zamanı bizlere buyurun bu kişileri seçin diye aslında biraz da dayattıkları kişiler oluyorlar. 

Aslında bu konu uzun zamandır eleştirilir, ama gücü elinde tutanlar, ancak bu şekilde güç elde ettikleri için bu konuya bir türlü el atmazlar. Hep bu konu sözde kalır.

Evet, özellikle Anadolu'nun küçük şehirlerinde listeye dahil edilen isimler biraz da çevrelerinde tanınmış, oy potansiyeli olan kişiler olabiliyorlar. 

Yani listeye konulan kişilerin her halükârda çevresinde bilinen kişiler olmasına özen gösteriliyor. 

Ama özellikle büyük şehirlerde listelere girebilmenin tek yolu genel başkanın bildiği, tercih ettiği kişi olmaktan geçiyor. 

Bu işin bir okulu da yok. Siyasal bilgiler fakültelerinden mezun olanlar devlet kadrolarında belli bir konuma gelebiliyorlar, ama siyaset için özel bir okulda okumanız gerekmiyor. Önüne gelen siyasetçi olabiliyor. Yeter ki doğru kanallardan gerekli ilişkilere sahip olabilsin. 

Kimileri için meslek olmuş siyaset. Halbuki o makamlar hizmet makamlarıdır. 

Bizde ise kimileri için hayatlarını idame ettirme makamları olmuş siyaset makamları.

Peki biraz daha açık konuş, ne demek istiyorsun diye soracak olursanız, ben de çok emin olamıyorum aklımdan geçenlerden.

Ama emin olduğum bir şey varsa, bu iş biraz da sosyolojik bir olay. Büyük bir sahnede oynanan bir oyun gibi adeta. 

Kimileri makarna bulgur dağıtıyor ve karşılığında oy alabiliyor. Ya da iki çuval kömüre oy satın alabilenler bile var bu ülkede.

Kimileri belli bir gruba hükmedebiliyorlar ve adeta ağa kimi istiyorsa ona oy veriliyor. Oy verme odasına iple girildiği bile oluyor, hangi partiye oy verilecekse seçim kağıdının ucundan iple ölçülerek oraya damga vuran seçmenler var bu ülkede.

Dini konulara hiç girmek istemiyorum, ama camilerde bile propaganda yapıldığını gördü bu ülke. Oy karşılığında cennette peygamber yanında yer dağıtanlar bile oldu.

Bu yöntemler sayısı çok az olan belli bir kesim için tekil olaylardır diyebilirsiniz. Belki de gerçekten önemli bir etkisi yoktur verilen oylarda. 

Demokrasi insanlığın çağımızda düşünülebildiği en iyi seçim yöntemi. Çoğunluk kimi istiyorsa o ülkeyi yönetir. Bunda bir çekince yok, ama seçimlerdeki ayak oyunları da hiç hoşuma gitmiyor. İnsanların takım tutar gibi parti tutmaları bana hiç adil değilmiş gibi geliyor.

Peki sen ne öneriyorsun, nasıl olmasını istiyorsun diyeceksiniz. 

Devlet yönetiminde liyakat ne kadar önemliyse belki de bu kadroları seçen seçmenin de liyakatı o kadar önemlidir. Bilmiyorum. Belki seçim düzeninin liyakat esaslarına göre bir elden geçirilmesinde fayda olabilir.

En azından araya bir delege kadrosu sokulabilir gibi geliyor bana. Her mahalleden mesela üçer delege seçilse ve o delegeler milletvekillerini seçseler! Ya da meslek kuruluşları esasında delegeler seçilse. Her mahallede ev hanımları aralarında üç delege seçseler mesela, o üç ev hanımı da o seçim bölgesinden kimi istiyorlarsa onu milletvekili seçmek için oy kullansalar. Her elli altmış kişi mesleğine göre, çevresine göre, bildiği insanlar arasından üçer delege seçse ve bu delegeler bir sonraki aşamada milletvekillerini seçseler.

Hatta bir kişi gerekiyorsa mesleği konusunda delege seçerken de oy kullansa, mahallesi için de delege seçerken oy kullansa, ne bileyim, üyesi olduğu başka ne organizasyon varsa o organizasyondan da delege seçimlerine katılabilse.

Sonra da ne kadar delege varsa onların oylarına göre daha üst yönetim kadroları seçilse.

Dediğim gibi ben kendim de emin değilim bu dediğime. Sadece beyin jimnastiği yapıyorum.

Herhangi bir konuda referandum yapalım dedikleri zaman bile hemen birtakım itirazlar yükseliyor. Temel insan hakları konusunda referandum olmaz diyorlar. Evet böyle itirazlarda bulunanlar haklılar. İnsan hakları konusunda referandum olmaz. 

Ama niye olmaz? Toplumun ferasetine güvenilmez mi? Ondan mı olmaz? Ne yani, toplumun çoğunluğu ne diyorsa o doğru değil midir?

Referandum her konuda yapılmaz dendiğine göre bazı konularda toplumun seçimi doğru olmaz diye düşünüyor bu itiraz edenler. 

O zaman aynı toplumun ülke yönetimini seçmesine niye olur veriyorlar. Bence bazı konularda toplumun ortak görüşü uygun olmuyorsa, yönetim kadrolarının seçimi de böyle konulara girer. Bir bilenin yönetim kadrolarını seçmesi belki de daha doğru bir yöntemdir.

Bu dediğimin bir benzeri bugün Amerika'da uygulanıyor. Amerika'da başkanı ve başkan yardımcısını seçmenler direk olarak seçmezler. Başkanlık seçimlerinde verilen oylar eyaletlerin seçici kurulu üyeleri için verilir. Bu seçici kurul üyeleri aralarında ikinci bir seçim ile başkanı ve başkan yardımcısını seçerler.

Bence bu dediğimin iyice bir düşünülmesinde fayda var. 

Şahsen ben her seçimdeki ayak oyunlarından, seçmen avından, gönül almak için söylenen yalanlardan, makarna bulgura satılan oylardan, siyasetçilerin boş vaatlerinden ve bilinçsiz verilen oylardan çok sıkıldım.

Tamam herkes oy kullansın, ama en azından bildiğini seçsin, doğru seçimi yapacağına emin olduğu delegeleri seçsin.

Bırakın üst yönetim kadroları bu işlere biraz daha aşina olanlar tarafından seçilsin.

Benimkisi sadece bir öneri. Sonuçta egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.

Moskova'dan herkese sevgi ve saygılarımla


Google Ads